"Askerî Savaş"ın ateşi daha bir yükselirken..

Selâhaddin Çakırgil

Savaş, hele de günümüz dünyasında, her an, her türlü vasıta ve silahlarla dünya çapında, topyekûn olarak zâten sürüyor.. Diplomatik savaş, ekonomik savaş, propaganda savaşı, sinir ssavaşı, kültürel savaş, ideolojik savaş, sosyo-politik savaş, vs. gibi..

Bunlar bilinmiyor değil..

Ama, bu savaşlar yine de tercih olunan savaş türleridir.. Çünkü, tahribatının, uğranılan zararların telafi edilmesi, manevra alanları ve geri dönüş yolları yine de mümkün olabiliyor..

Ayrıca, ülkelerin kendi içinde meydana gelen ve iç-savaş denilen büyük karışıklık ve sosyal buhran durumları vardır ki, o da çok ağır ve acıdır. Çünkü bu durumda, aynı ülkenin insanları, birbirlerini ancak yok ederek, ülkelerinin sükûna kavuşacağına inanır hale gelmiştir.

Bu gibi kapışmalarda, devreye dışardan da yığınla eller uzanır, gizli veya açık.. Çünkü, her devlet ve dış güç de, oradaki o iç-savaşın ve hattâ, kimin neyi, niçin yaptığının bilinemediği, kitleler halinde öldürmelerin bir boğuşma haline dönüştüğü sahnelerin sonucunda bile, kendi dünya görüşlerinin, kendi maslahat ve menfaatlerinin galib gelmesini ister.

İç savaş ve devletler arasındaki askerî savaşta ise, taraflar birbirlerine üstün gelmeyi değil, birbirlerini yok etmeyi asıl hedef olarak belirlerler..

Ve, en hafif geçeni bile, öteki savaş türlerinin en ağır sonuçlarından daha ağır tablolar ortaya çıkarır.. Çünkü, öteki savaş türlerinde, taraflar birbirlerine üstün gelmeyi hedef alırken.. Askerî savaş, tam bir karşılıklı yoketme temeline dayalıdır ve bir çılgınlıktır ki, o çılgınlığın kapısı bir kez açıldı mı, sonucunun nereye, nasıl varacağını kimse baştan kestiremez..

Onun içindir ki, bir hadis-i nebevî rivayetinde, "savaşı istemeyiniz, ama, geldiği zaman da kaçmayınız.." işareti vardır.

*

Elbette, askerî savaşlara girmek kararını veren veya zorunda kalanlardan hiç kimse, daha baştan, kaybedeceğini ve karşı tarafın üstünlüğünü esas alarak mücadeleye atılamaz.. Çünkü, düşmanını kendisinden üstün görerek veya savaşa daha baştan yenik girdiğine inanan bir savaşta, savaşın psikolojik unsuru açısından büyük bir uçurum vardır ki, psikolojik unsura, ruhî donanıma, haklı olduğuna inanılmadan savaşa giren, elinde ne kadar güçlü maddî silahlar olursa olsun, savaşmaya rûhen hazır değildir ve bu gibi güçler, ordular, ülkeler savaşamaz.. Farkında olmadan, kazaen kazanılan savaş durumları istisnadır..

Asıl önemlisi ise, savaştan yenik çıkılsa bile, mağlub tarafın, "Evet, biz yenildik, ama, savaşa girerken haklı idik, şimdi de haklıyız.." diyebilmesidir..

*

Savaş öncelerinde atılan nutuklara fazla itibar etmemek gerek.. Onlar, genelde, tarafların, savaşa sürdükleri askerlerinin moralini üstün tutmak için söylenmiş sözlerdir..

100 yıl öncelerde, bugünlerde, Osmanlı, korkunç Balkan Harbi Bozgunu"na uğramış ve 500 küsur yıldır yaşadığı, asırlarca vatan yaptığı geniş coğrafyalardan korkunç bir yıkılışla geri çekilmek zorunda kalmıştı..

O savaşın yenilgisinin asıl sebebini araştıranlar, ordunun siyasî açıdan parça- bölük olmasını en büyük etken olarak tesbit etmekten kendilerini alamamışlardır. Çünkü, İttihadçı olan ve olmayan subaylar, birbirlerine selâm bile vermediklerinden, birbirlerinin kuyularını kazdıklarından, güç durumda kalan Osmanlı Ordusu"nun yardımına koşmak gerektiğinde, karşıdaki komutanın İttihadçı olup olmadığına göre bir tavır belirledikleri ve karşı ideolojik gruptan olan subayların komutasındaki birliklerin kurtarılması için yardıma gidilmediği gibi acı durumlar yaşanmıştır..

Bu gibi ideolojik hesablaşmaların bugün olmadığını / olmayacağını da kimse garanti edemez, herhalde..

*

Daha sonra, 1914 ortasında patlayan I. Dünya Savaşı"na ise, Osmanlı, elinden çıkan toprakları geri alabileceğinin ümidi ve hayaliyle de girmişti..

Sonucun ne olduğu ortadadır..

Herhalde, çoğu kimse, o savaşın sonunda, sadece o hayal ve ümidlerin değil, eldeki mevcud ülkenin de korunamıyacağını tahmin edemiyordu..

Hele de, Osmanlı"nın artık son demlerinde olduğuna çoğu kimse inanmıyordu.. 600 küsur yıllık, o koskoca "devlet-i ebed-müddet" (sonsuza kadar yaşayacak olan devlet) çöker miydi hiç..

Hattâ dönemin heyecanlı şairlerinden Midhat Cemal şöyle diyordu:

Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hattâ..

Çekmez kürenin sırtı, bu tâbût-i cesîmi.."

Evet, bu vatan ölmezdi ya, farz-ı muhal öleceği düşünülse bile...

Yerküre bu büyük tâbûtu nasıl taşıyabilecekti?

Ama, sonra nelerin- nasıl gerçekleştiği, o muazzam tâbutun nasıl taşındığı görüldü..

*

Suriye Buhranı derinleştikçe bu buhranın nasıl sona ereceği üzerine herkes değişik tahmin ve görüş açıklamalarında bulunuyor, tabiatiyle..

Ve elbette, herkes, kendi durduğu yere ve baktığı açıya göre ve gönlündeki hesablarına uygun gelecek şekilde tahminlerde bulunuyor..

*

İttihadçılıktan, Baasçılığa, ideolojik örgütçülüğün gaddarlığı..

Önce şunu görmek gerekiyor..

Suriye"nin, stratejik açıdan, ne kadar önemli bir yerde ve bu ülkedeki rejimin ne kadar çetrefilli ilişkiler içinde, nasıl dengeler oluş oluşturduğu; 20 aya yakın zamandır devam eden ve onbinlerce insanın öldürülmesi; yüzbinlerin, milyonların yerlerini, yurtlarını terketmesi ve hemen bütün şehirlerin, yerleşim birimlerinin bir harabeye dönüşmesi gibi bir neticenin ortaya çıkmasına rağmen Suriye Baas rejiminin / Esed diktatörlüğünün hâlâ da direnecek güç bulması, ilginç bir durumdur. Halbuki, böyle bir durumun bu kadar uzun süre devam adebileceği, başlangıçta tahmin edilememişti..

Çünkü, 50 yıllık bir diktatörlüğe karşı bir halk ayağa kalkmıştı.. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen"deki büyük halk patlamaları, oradaki diktatörlükleri yere çarptığı gibi, Suriye"deki rejim de gider sanılıyordu..

Diğerlerinde olmayan ve Suriye"de olan bu durumu, herhalde, Baas ideolojisi ve Baas Partisi organizasyonu ile izah etmek gerekiyor..

Çünkü bu Baas Partisi uygulaması, Osmanlı"daki İttihadçı ve T.C döneminde ise, kemalist-laik ideolojik örgütlenmenin arab beldelerindeki versiyonu olup, bu 50 yıllık ideolojik örgütlenmenin de, tıpkı o meş"um örneğindeki gibi acımasız ve kendisi hayatta kalmıyacaksa, her şeyi yakıp yıkacağı ve geride bir küllük bırakmak kararlılığıyla hareket edeceği gözönüne getirilmeliydi.. Nitekim, kemalistler de, taa başından darbeci, ihtilalci cinayet yöntemleriyle gelmişler; gerektikçe, halkın ordusunu halkın üzerine sürmüşler ve hiçbir cinayetten el çekmemişlerdi.. Hattâ, "eğer laiklik tehlikeye girerse, herşeyi yakıp yıkarız.." diye açık açık tehdid yağdıran liderleri bile görülmüştü..

Bu gaddar örnek, Saddam zamanında da, 1968-2003 arasında, 35 yıl boyunca Irak"da tekrarlanmış ve Baas ideolojisine dayalı Baas Partisi örgütlenmesi, Irak halkını korkunç şekilde sindirmiş; 8 yıl süren İran- Irak Savaşı iki taraftan, en az 1 milyondan fazla insanı erittiği halde, Saddam diktatörlüğü sarsılmamıştı.. Çünkü, karşı çıkan, az-biraz başkaldıracağının izlenimini uyandıran sosyal kitleler bile hemen yok ediliyor ve bununla da yetinilmeyip, o kitlelerin yerleşim birimleri de, bombardımanlarla veya buldozerlerle dümdüz ediliyordu.

Ki, İran"da Şah ve Pehlevî Hanedânı"nın diktatörlüğü 57 yıl sürdüğü ve halk kitleleri başkaldırdığı zaman, şehirlerin bombardımanı, topa tutulması teklif edildiği, 100 binden fazla insan öldürüldüğü halde, şehirlerini yerle bir etmeyi göze alamamıştı.. Çünkü, onun rejimi ve gizli polis teşkilatı onca gaddarlığına rağmen, Baas Partisi yapılanması gibi bir örgütlenmeye sahib değildi..

Bu bakımdan, mücadele yöntemleri açısından birbirlerinin takibçisi durumunda olan İttihadçı/ kemalist/ baasçı ve apoist hareketlerin acımasızlığı ve yoketmek veya yok olmak gibi bir metodu benimsedikleri ve bu açıdan aralarındaki benzerlikler unutulmamalıdır..

*

Bu bakımdan, 50 yıllık bir kanlı Baas diktatörlüğünün, tahakküm ettiği halkın içinden geniş kesimlerin kendisine karşı ayağa kalktığı durumuyla karşılaşınca,

onlara karşı yokedici yöntemi uygulamakta tereddüd etmiyeceği açıktı..

Ancaak, Suriye Baas rejimi ve Esed diktatörlüğü, farz-ı muhal, bu iç-savaşın sonunda kazansa bile, bundan sonra nasıl hükûmet edebilir?

*

Bütün uluslararası güç odaklarının parmakları, elbette devrede..

Bu kanlı tablo karşısında, kapitalist-Batı emperyalizminin tavrı ortada.. Onun, Suriye halkı tarafından da, Tunus ve Mısır"da olduğu Suriye"de de İkhwan-ul"Muslimîyn"in veya sair İslamî eğilimli kadroların seçileceği korkusuyla Esed"in iktidarda kalmasını tercih ettiği anlaşılıyor..

Rusya lideri Putin de, aynı hassasiyeti gözettiğini zâten açıkça dile getirdi, 1 ay kadar önce, Tel-Aviv"de..

Çin ise, Ortadoğu"da etkinlik kazanabilmek için Rusya ile birlikte hareket etmesi gerektiğini düşünüyor..

Arab rejimlerinin birbirleriyle anlık dostluklar ve düşmanlıklar kurmaları geleneği ise, zâten biliniyor ve bu rejimlerin, menfaatleri için, yarınlarda nasıl bir tavır geliştireceklerini kestirmek mümkün değildir..

İran ve Irak rejimleri ise, çok daha farklı bir stratejik hesabla, Esed"in iktidarını kurtarmaya çalışıyorlar..

Ama, hangi stratejik gerekçe, bir halkın bir diktatörlük rejimine ayaklanmasına karşı, diktatörlük rejiminin korunması yolundaki bir siyaset için mazeret olabilir? Hattâ, diyelim ki, bir halk, birilerinin anladığı mânâda haklı durumda gözükmese bile, 50 yıllık bir diktatörlüğe karşı ayaklandığında, o halkı kendi maslahat ve stratejik planları için kurban etmeyi göze alabilen bir devlet, hangi yüksek insanî /İslamî değerlerler adına kendisini mazur gösterebilir?

33 sene öncelerde, Şah"a sempati gösterenlere, destek verenlere anlayışla yaklaşmışlar mıydı bu kadrolar? O zaman geriye kalıyor, her devlet gibi o kadroların da bir sıradan devlet anlayışı ile hareket ettiği noktasına geldikleri ve kendi maslahatları için her şeyi göze alabildikleri acı noktası...

Türkiye ise, 900 km.lik bir ortak sınırı ve 100 yıl öncesine kadar da 400 yıllık bir beraberliği bulunan Suriye coğrafyasındaki karışıklıklara, bir devlet olarak sınırlı bir tavır geliştiriyor..

Suriye tarafından Türkiye tarafına kasden veya kazaen düşen top mermilerine misilleme hakkını kullanırken, umulur ki, taraflar bu durumu daha ileri noktalara götürmezler.. Çünkü, öyle bir durumda, bütün emperyalist-şeytanî güç odaklarının topyekûn bir savaşı tahrik ve teşvik edecekleri ve müslüman halkların birbirini boğazlaması ve düşmanlıklarının daha derinleşmesi için fırsat olarak kullanacakları açıktır..

Amerika ve İsrail"in, yani NATO"nun ve de diğerlerinin Türkiye"yi yüreklendirmesi oyununa Tayyîb Erdoğan"ın kapılmaması, serinkanlı kararlar alması; etkili olduğu görülen gücünü kullanırken, inancının çizgisini gözetmesi, başbakanı olduğu rejimin kendisini etkileyici taktiklerle başka yerlere sürüklememesi temenni olunur.

Evet, savaş çılgınlığı kapısından bir kez girildi mi, sonrasında neyin nereye varacağını kimse kestiremez..

O çılgınlık kapısından içeri girilmemesesi için, hak ve haysiyetlerden fedakârlıkta bulunmamak dikkatiyle, temkinli olunması çizgisinden inşaallah uzağa düşülmez.

Suriye halkının başındaki bu korkunç zulüm mekanizmasının da bir an önce parçalanması ümid ve temennisiyle..

haksöz