AK Parti, Başbuğ ve öncekiler

Ahmet Taşgetiren

Gazete, Başbakan'ın, Aktütün olayında Genelkurmay Başkanı Başbuğ'u koruyucu bir tavır sergilemesini bu manşetle yansıtıyordu. Yani "Askerin adamı oldunuz" demeye getiriyordu. Böyle bir mesajın, "Askerle hesaplaşması gereken bir AK Parti" beklentisi için ne anlama geldiği açıktı.
AK Parti iktidarı ile ondan daha fazlasını bekleyen demokrat kamuoyu arasında hep böyle bir mesafe bulundu. Erdoğan'ın çizgisi yeterli görülmedi, daha çoğunu yapabileceği, yapması gerektiği, oysa kendisinin güç odaklarıyla uzlaşmayı tercih ettiği, hatta sistemi değiştirmek yerine sistemle bütünleşip kendi iktidarını kurduğu tezleri işlendi.
Şu sıralar bu tema, bir başka planda yine seslendiriliyor. "Tek Başbuğ mu" soruları, "28 Şubatçılar'a neden dokunulmadı" soruları, "Büyükanıt masum muydu? Şemdinli'de neden korundu, üstelik savcı neden harcandı? E-muhtırada neden sorumlu tutulmadı, üstelik zırhlı araç neden verildi" soruları AK Parti'nin, yıllar yılı "Askerin müdahaleci yaklaşımı" ile birlikte yaşadığı vurgusunu yapıyor.
Başbuğ'un "Beni AK Parti hükümetleri terfi ettirdi yine onlar Genelkurmay Başkanlığı'na getirdi" sözleri de bu çerçevede görülebilir.
Doğru. AK Parti 10 yıldır iktidarda ve bu söylenen süreçten geçerek geldi.
Peki neden olanlar öyle oldu?
Bence bunun çok sade bir cevabı var: AK Parti tüm o süreçte gerçekten iktidar değildi. Birçok şeye tahammül etti. Sarıkız'ları da biliyordu, Eldiven'leri de... Ama müdahale edecek gücü yoktu.
Bir ara Arınç söyledi: "Öyle olaylar yaşadık ki, kan yuttuk kızılcık şerbeti içtik demek zorunda kaldık."
Başbakan Erdoğan'ın "İçimiz kan ağlıyor" dediği günler oldu.
Öyle bir ülke düşünün ki, halktan yüzde 47 oy almış bir iktidar partisi hakkında, anayasa değişikliğine teşebbüs ettiği için kapatma davası açılıyor. (Dengir Mir Mehmet Fırat'ın Neşe Düzel'e verdiği mülakat, Taraf, 28 Kasım 2011)
Öyle bir ülke düşünün ki, cumhurbaşkanı, yabancı ülke cumhurbaşkanları için verdiği resepsiyona, başbakanı ve dışişleri bakanını eşli davet etmiyor. Yıllarca Başbakan bu muameleye boyun eğiyor.
Öyle bir ülke düşünün ki, orada Dışişleri Bakanı'nın eşi, üniversitede başörtülü olarak okuyamadığı için AİHM'ye başvurmak zorunda kalıyor.
Öyle bir ülke düşünün ki, bir subay cumhurbaşkanının eşiyle tokalaşmamak için protokol dizilişini bozuyor.
Tahammül, tahammül, tahammül...
"Ne yapsaydı Başbakan, Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı" diye sormak var tabii ki...
Evet, kaç yıl oldu, fiili anlamda bazı iyileşmeler gerçekleşti ama sistem restorasyonuna gidilemedi. Neden? Belli ki bir yerlerde hareketlilik oluşuyor ve bu bilgiler hükümet adına karar vericileri durduruyor.
Türkiye'nin demokratikleşmesinin "iç dinamikler"le gerçekleştirilemeyeceği, bunun için "dış dinamikler"e, bu arada AB yaptırımlarına ihtiyaç bulunduğu yaklaşımı bütünüyle boş muydu?
Tabii ki iki ileri bir geri yöntemi ile gidiliyor.
Başbakan boşuna "Sırtımızda yumurta küfesi taşıyoruz" anlamına gelecek şeyleri söylemiyor.
Toplumun taleplerini ve eleştirilerini seslendirmesinde kesinlikle yarar var ama Türkiye'nin öyle bir günde demokratikleşemeyeceği de bir vakıa. Türkiye zor ülke deyip duruyoruz. Hâlâ iktidarın ne kadar iktidar olduğu, hâlâ millet iradesinin neyi ne kadar belirleyeceği tartışılıyor ve biz o yüzden yaşananlara sadece "nor-mal-leş-me" diyoruz. Genelkurmay başkanları da nor-mal-le-şi-yor.

bugün