Ah benim güzel memleketim...

Abdurrahman Dilipak

Derin Gerçekler

Dünyanın en muhteşem ülkesinde yaşıyoruz. Ama ne bu ihtişamın farkındayız, ne de bizi kıskanlar bizi rahat bırakıyor. Evet evet, jeopolitik, jeo Stratejik, TeoPolitik, tarihi açıdan, ekonomik açıdan hangi ülke bizim ülkemizle kıyaslanabilir ki..
Şairin dediği gibi “Altında mıdır, üstünde midir cenneti-i ala / Yek sengine acem mülkü fedadır”
Türkiye yüzyılının 2.sine gireceğiz ya, “Kökü mazide olan bir ati” anlayışı ile bugün yeni bir ihya ve inşa faaliyetine girişmeyeceksek, korkarım gelecek günler geçen günleri aratır.

Bir zamanlar küçük Amerika olma hayallerimiz vardı. Bir dönem Küçük Rusya olmak istedik. Komunist Partisi bile kurduk. Bir dönem Hitler hayranı idik, Hitlerin doğum günü partisine heyet gönderecek kadar. Bıyıklarımızı bile Hitler bıyığı yaptık. Bir dönem Musolini hayranı olduk, “Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar”
Musolininin “terbiye diktatörlüğü”ne hayran kadrolar, öğrencilere Grizet giydirdiler, başımızda şapka, bir gecede “Yavru kurt”lara dönüştük.


Her Türk bir Romüs, Romülüstü sanki, kurt sütü emmiş!?
Etrüskler Türk müydü yoksa?
Neyse, Bir dönem geldi Fransız hayranlığı başladı. Monşerler peydahlandı dört bir yanımızda. Eee, Laik olacaktık ya, Bir de İngiliz masonluğu yanında, Fransız Masonluğu vardı. Türk Rönesansı için batı müziği ile dansetmeyi öğrenmemiz gerekirdi. Ankara Palas ne güne duruyordu.
Hacı Bayramın ezan sesi kısılırken, batı müziğinin sesi yükseltildi. Zaten daha sonra “Allahu ekber” yerine “Tanrı uludur” demeye başladılar.

“Türk’e yeni bir amentü” yazanlar, “Mustafa Kemal'ede Mevlid “yazdılar.
Artık “Kabe Arabın olsun, Çankaya onlara yetiyor”du.


Küçük Fransa mı, Küçük İngiltere mi derken, sanayileşmek için Küçük Almanya’yı yeniden keşfettik. 1950’lere gelirken “Batıya kalkan tren” rotasını Amerika’ya çevirmitiş zaten. Kore şehitleri, Kore gazilerinin arkasında Batının ucuz asker deposu olarak CENTO ve NATO bayrağı çakıldı ülkenin bağrına. Artık AET’nin bir parçası olabilirdik yeniden ama bu hayal hiçbir zaman gerçek olmadı, Keriman Halis’lere rağmen. Oysa onlardan getirdiğimiz yasaları, tercüme ettirip, tercüme hataları ile birlikte, gerekçesiz olarak Meclis'e sevkettirip, müzakeresiz bir biçimde oy birliği ile kabul ettik.

Meclis desen tek adamın ataması ile oluşuyordu. Zaten tek parti var. Adayları tek adam belirliyor. Oy kullananlar da o parti üyeleri. Sandık heyeti de kendi üyeleri. Ama yine de, ne olur ne olmaz diye açık oy gizli tasnif/sayım yapılıyor. Zaten sandığın üzerinde parti bayrağı var. Sandığın başında sırtında mavzeri, ucunda süngü’sü ile “Cenderme” bekliyor. Mahkeme desen, siyasi suçlar, istiklal mahkemelerinde yargılanıyor. Mahkemeler yasaya göre karar vermiyor, kararı yasa sayılıyor. Kariyerden hukukçu da değil. Meclis üyesi siyasi kişiler. Çoğu zaman savcısı da yok. Zaten avukatı da, temyiz’i de yok. Tanık da dinlenmiyor. Genellikle tek celsede bitiyor.

Bugünlere nasıl geldik sanıyorsunuz. 1950’den sonra hepimizi aşıladılar. Hepimize Amerikan süttozu içirdiler, margarin yedirdiler. Basma fistan giymeyecek, zeytin yağlı yemeyecektik. Türküler Türk’ü söylerdi, Şarkılar Şark’ı anlatırdı. Artık Garblı olacaktık. AlaFranga idi her işimiz artık. Biz İstanbul'u Franklardan kurtardık zannederken, Franklar geri döndüler, hem de alkışlarla. On yılda 15 milyon genç yaratılmıştı her yaştan!? Din irtica, dindar mürteci idi artık. “Dinde reform” gerekli idi.

Birileri bizi, sağı-solu ile hepimizi çarptı. Biz de çarpıldık. Domuzlar körfezi çıkartmasında Küba ile Sinop’taki nükleer başlıklar takas edildiğinde bile uyanmadık. Sağ ve sol dernekler aynı tabanca ile tarandığında da uyanmadık. Adnan Oktar, bir yandan TSK’ya Atatürkçülük pazarlıyor, bir yandan Müslümanlara Antisiyonizm, Mehdiyet, anti komünizm pompalıyor, öte yanda kendine bir harem kurup eğleniyordu. Konya'da bir Necla Çarpan vardı. Kadın Uzaylılarla ilişki kurmuş, Mevlana'nın ve Mustafa Kemal'in ruhu ile irtibat kurmuş, Yeni Mesnevi yeni Nutuk yazıyor ve bunlar TSK tarafından silahlı kuvvetler mensuplarına tavsiye ediliyordu.

Bugün Çekiç Güç, BOP diyoruz da, dün, soğuk savaşta TSK elemanlarını ABD’ye gönderip Kontr Gerilla ve Özel Harp eğitimi aldırmadı mı? Bunlar derin devlet yapılanmasını gerçekleştirmediler mi? PKK neydi, F.Gülen hareketi neydi, BÇG neydi, ADD, ÇYDD neydi? Onlara bunu yaparken bize Kalkancı gibi tarikatlar örgütlemediler mi? Birileri de çıkıp “Hafız” demeyi yasaklayan adamı “Hafız“ ilan etmedi mi? Araplarla dalga geçen adamı, “Ehli beyt”ten ilan etmedi mi? Bu millet ne versen yiyor, “Yeşil Kemalizm”, “yeşil Feminizm”, “Yeşil sosyalizm”, “Yeşil Faşizm”.
Renklerden yeşil, biraz minare gölgesi, biraz mehter davulu tozu, milliyetçilik, az biraz popülizm, icabında Liberalizm, göz yaşartacak kadar bol menkıbe, para ve makam da lazım.. Bu “iksir” her zaman işe yarıyor. (Mücerreptir). Kaptagon tüccarını Şeyh ilan etti derin devlet, birileri peşine takıldı. Bekri Mustafa’yı Ayasofya'ya imam tayin et, iyi bir reklamcın varsa ve bir de elektronikçin varsa ve tabi iyi bir terzi, ve iyi bir makyöz. Önce kabe örtüsünden cübbe yapacaksın. Sarığını zemzemle yıkacak gül yağı süreceksin ve hacerül esved ile ovacaksın. Kur’an-ı Kerim okumasını bilmesi şart değil, uzaktan Abdussemed sesi ile gömleğinin altından cep telefonu üzerinden Kur’an-ı Kerim de okutabilirsin. Samiri ile İsrailoğullarını o böğüren altın boğa ile böyle kandırmadı mı? Ne zaman eğilip doğrulacağını kulaklığından ona söylersen bu iş olur. Hutbeyi de promter den okutursun. Lawrance olması gerekmiyor Bekri Mustafa yeter bizimkilere. Sisi’ye, Tuncay Güney’e Emire’ye, Kalkancı’ya”, Fadime’ye dün Tarikat kurgulatırken bir başka Tuncay'a CHP li Kemalistleride peşine takıp “Cumhuriyet mitingleri” yaptırmadılar mı?

O aşılara nasıl ikna ettiler ama bazı müftüler, imamlar aşının farz-ı ayn mı farz-ı kifaye mi olduğunu tartıştı. Anlı şanlı hoca efendilerin ilmi, kerameti, ledünü bu işin içindeki hinliği anlamaya yetmedi. Halkı irşad edemediler ve hala da derin bir sessizlik içindeler. İhanet şebekeleri, Satanist Pedefolikler bütün esbabı cefalarını toplayıp tekrar geliyorlar. Bakalım aynı çukura yine düşecek mi bu bizim kalabalıklar.

Sahi nerde sizin o büyük kurtarıcı adamlarınız?
Büyük hayalleri olan küçük adamların boyu bazı gerçekleri görmeye yetmiyor maalesef.
İstihbarat örgütleri Şabat'ı bile göremiyorlar sanırım.
Bizim bilim adamları, Media, STK’lar, kanaat önderleri, diplomatlar, iş dünyasının geleceği okuyan kahinleri görmüyor musunuz, duymuyor musunuz, hissetmiyor musunuz?
O zaman geçen günleri aratacak bir geleceğe hazır olun.

Selam ve dua ile.