Ağlama Duvarı"nda bir bürokrat... O fotoğrafların hikâyesi!

Hasan Karakaya

Ağlama Duvarı"nda bir bürokrat... O fotoğrafların hikâyesi!

 

CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın, eski Bolu Valisi M. Ali Serindağ ile, hem de "mesai saatleri dahilinde" CHP Genel Merkezi'nde gerçekleştirdiği ve tamamen "siyasî taktikler"in görüşüldüğü "1 saatlik görüşme"yi ortaya çıkaran "yılın haberi"nden sonra, geçen hafta yine "Vakit'in haberi" gündemdeydi...

Son iki haftaki performansımız, bir defa daha gösterdi ki; Vakit, artık "gündemin peşinden giden" değil, "gündem belirleyen" gazete olmuştur... Geçen hafta; bütün televizyonlar, gazeteler ve internet siteleri "Vakit'in haberi"ni kaynak göstererek "haber"ler yaptı, lehte ve aleyhte "yorum"larda bulundu.
Peki, neydi "gündeme bomba gibi düşen" haber?..
BEYAZ ZARFTAKİ 3 FOTOĞRAF
Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün, "Yer Göztepe, zarf beyaz" başlıklı yazısında da ifade ettiği gibi; gündeme bomba gibi düşen olay, "Bir zarftan çıkan 3 ayrı fotoğraf"tı!..
Açık söyleyelim;
"Fotoğraftaki kişi" konusunda bazı "tahmin"lerimiz olsa da, "tereddüt"lerimiz daha çoktu... Bu yüzden de, yayınlayıp-yayınlamama konusunda kararsız kaldık... Çünkü bu fotoğraflar "fotomontaj" olabilirdi... Kartel gazetelerinin sık sık bastığı gibi, "mandepsiye basabilir"dik!.. Birileri, "orijinal" diyerek bu fotoğrafları Vakit'te yayınlatabilir ve bizi zor durumda bırakabilirdi...
İşte bu duygu ve düşüncelerle, fotoğraflar üzerinde, bir hayli "analiz"ler yaptık... "Muhtemel kişi"nin eski ve yeni fotoğraflarını tek tek inceledik!..
Bu incelemeler esnasında, "bir ayrıntı" dikkatimizi çekti... O "ayrıntı"yı yakalayınca, "Tamam" dedik; "Bu, o kişi!"
Ancak yine de "isim vermemeyi" tercih ettik... Çünkü isim verirsek, "kendimizi bağlamış" olurduk... "En iyisi mi" dedik, "Kararı kamuoyu versin!"
Öyle yaptık...
O FOTOĞRAF NİÇİN ÖNEMLİ?
12 Haziran Perşembe günkü Vakit'in sürmanşetinden "3 fotoğraf"ı yayınlayıp, "Ağlama Duvarı'nda bir bürokrat" başlığını kullandık... Sizlerin de dikkatinizi çekmiş olabileceği gibi; haberde ne "isim" vardı, ne de en ufak bir "yorum".
O kadar "titiz" davrandık ki, "Ağlama Duvarı" hakkındaki bilgiyi bile "Ansiklopedi"den aktardık... Evet, Ağlama Duvarı; "Museviler tarafından kutsal sayılan bir dua ve hac yeri"ydi... Demek oluyordu ki; o "duvar"a el süren ve dua eden bir zat, aynı zamanda "Hacı" oluyordu...
"Bürokrat"ımız ise; hem Ağlama Duvarı'na el sürmüş, hem dua etmiş, hem de "Fanatik bir Yahudi" ile hatıra fotoğrafı çektirmişti.
Gördüğünüz gibi; habere hiçbir "yorum" katmadık... "Lehte veya aleyhte bir ifade" de kullanmadık.
Ancak aynı günkü internet siteleri ve ertesi günkü bazı gazeteler, "Ağlama Duvarı'ndaki bürokrat"ın, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ olduğunu ileri sürdüler ve olay üzerine yorumlarda bulundular.
Dediğimiz gibi;
Biz, "çok emin olmadığımız" için "isim" vermemiştik... "Ağlama Duvarı'ndaki bürokrat"ın, Org. İlker Başbuğ olduğunu "İnternet siteleri" ve "gazeteler"den öğrendik!..
Tabiî, olay, "Musevi İnancı"na göre "Hacı" olan kişinin Org. İlker Başbuğ olmasıyla sınırlı kalmadı.
Bazı gazeteler ve yazarlar;
"O fotoğraflar bize de gelmişti ama biz yayınlamadık" demeye başladılar... "Neden yayınlamadıkları"na da şöyle bir kılıf uydurdular:
"Fotoğrafı yayımlamadık ama bunun tartışmasını da yapmamız lazım.
Mesela şu soruyu sormamız:
21'inci yüzyıl Türkiye'sinde, "Böyle bir fotoğrafla insanların yıpratılmasına müsaade edecek miyiz?"
Bu fotoğraftan medet umanlara şunu söylemek isterim:
Orgeneral Başbuğ'un Ağlama Duvarı'nın önünde böyle bir fotoğraf çektirmesinde ne gibi bir sakınca olabilir?
Daha doğrusu sakınca olabilir mi?"
Hemen söyleyelim;
"Dinî mekânları ziyaret" etmenin ve oralarda "hatıra fotoğrafı" çektirmenin elbette hiçbir sakıncası yoktur, olamaz da!..
Ancak, bir "kilise"ye gidip, meselâ "mum yakmak" veya "Hz. İsa/Hz. Meryem" heykelleri önünde "istavroz" çıkarmak ya da "Ağlama Duvarı'na el sürmek" mevzubahis olursa, orada "sahip olunan inanç" sorgulanabilir!..
Hele de o duvar;
Museviler için "hac" mekânı ise!..
Şöyle söyleyelim;
Bir "Müslüman"ın Mekke'ye gidip, "Kâbe"ye el sürmesi neyse, bir "Musevi" için de "Ağlama Duvarı"na el sürüp dua etmek, aynı önemdedir!..
KARADAYI ZİYARET EDEMEMİŞTİ, NİYE?
Kaldı ki;
"Org. İlker Başbuğ" olduğunu internet siteleri ve gazetelerden öğrendiğimiz "bürokrat"ımız, "Ağlama Duvarı"na el sürmek için "Museviler tarafından aranan şart"ı da yerine getirmiş ve o mekâna "şapkalı" olarak gitmiştir!.. Çünkü o mekâna "kippa"sız veya "şapka"sız girmek, hele hele duvara el sürmek "yasak"tır!..
Bir küçük ayrıntı:
Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, bırakın "Ağlama Duvarı'na el sürmeyi" duvarın bulunduğu "avlu"ya girmek için bile "kippa" veya "şapka" takmanın "şart" olduğu söylenince, "Kippalı fotoğraf" vermemek için, mekânın uzağında kalmıştı... Ertuğrul Öztürk, bu olayı "Hürriyet arşivleri"nden öğrenebilir!..
Fotoğraf üzerinde madem "tartışma" yapılacak, tartışalım o zaman!..
Ve soralım:
"Org. İlker Başbuğ" olduğu açıklanan bürokrat, bir "haham" olma ihtimali kuvvetli "fanatik Musevi" ile çektirdiği fotoğrafı; acaba, meselâ bir "imam" ile çektirebilir miydi?..
Evet, evet;
"Bir imam, Org. İlker Başbuğ ile böylesine samimi, böylesine sarmaş-dolaş fotoğraf çektirebilir mi?"
SORULACAK SORU ÇOK!
Şu soruyu da soralım:
"Ağlama Duvarı'ndaki bürokrat" olayı şu açıdan önemli ki; kartel medyası; "nüfusunun yüzde 99'u Müslüman" olan bu ülkede "ilâhî okuyan kız çocukları"nı "ihbar" etmiş, Genelkurmay da, ünlü "27 Nisan Bildirisi"ni yayınlamış, bu "e-muhtıra" ile "ilahî okuyan kız çocukları" hedef alınmıştı!..
"İlâhî okuyan kız çocukları" için internet sitelerinden "muhtıra"ların yayınlandığı bir ülkede, bir "askerî bürokrat"ın Ağlama Duvarı'na gitmesi ve "Musevi ritüelleri"nin gerektirdiği şekilde oraya el sürmesi, elbette "önemli bir olay"dır!.. En azından; "Bu ne perhiz, bu ne turşu?" dedirtecek bir olay!..
GAP Gazeteciler Birliği Genel Başkanı Abidin Kıymaz'ın dediği gibi;
"Bir askerî bürokrat elini Kâbe duvarına attığı zaman bunu 'irtica' olarak sayıp, Ağlama Duvarı'nda ise haber değeri olmayacak kadar düşük görenler, bu çelişkiyi bıraksınlar. Gazeteci, her şeyden önce namuslu olmak zorundadır. Eğer bu görüntülerin tersi olsaydı, o bürokratın hayatı karartılırdı."
Öyle değil mi;
Org. İlker Başbuğ, "Ağlama Duvarı"na değil de "Kâbe'nin duvarı"na el sürseydi!.. O "samimi" pozu "haham"la değil de bir "imam"la vermiş olsaydı, acaba neler olurdu?!?..
"Kartel gazeteleri" o zaman da, "bunun haber değeri yok!" derler ve "sansür" uygularlar mıydı acaba?
NİYE HEYETLE DEĞİL, TEK BAŞINA!
Hasbihalimizi noktalamadan önce, bir soru daha sormak istiyoruz:
"Org. İlker Başbuğ" olduğu iddia edilen zat; bildiğimiz kadarıyla "kalabalık bir heyet"le gitmişti İsrail'e!.. Acaba, "resmî heyet"te bulunan diğer kişiler, "Ağlama Duvarı"na gidip de niye böyle bir "poz" verme gereği duymadılar?.. O poz, "birkaç kişi ile beraber" değil de, niye "tek başına" verildi?..
Bu konu, Türkiye'nin gündeminde daha uzun süre kalacağa benziyor... Bugün, "fotoğrafın hikâyesi"ni anlattık sizlere... Gelecek günlerde, "olayın diğer boyutları"nı da aktarırız inşaallah!..
Son bir söz:
"Aleyhimizde" bir haber olduğunda, haberlerine "Dinci Vakit gazetesi" yaftasıyla başlayan kartel medyası, "yılın ikinci bombası"nı patlatan Vakit'in haberini yorumlarken, niye "Vakit'in adı"nı anmadılar?..
Bu, "yaşlılıktan kaynaklanan bir unutkanlık" mıdır, yoksa "kıskançlık" mı?!?..
Selâm, saygı ve gönül dolusu muhabbetlerimizle...

 

vakit