3 ülkeden notlar... Ya da, Bugün’den, Dün’e yolculuk!

Hasan Karakaya

Bazen “yalan”larla avunur insan... Yalanların “gerçek” olduğunu zanneder... Ya da, “beyninde kurduğu dünya”nın “yalan olduğunu bile bile” içinde yaşamaya devam eder!.. İster ki, “büyü” bozulmasın!.. İster ki, o “balon” patlatılmasın!..

Son “Latin Amerika seyahatimiz”de bunu bir defa daha gördüm...“Yalan”ların, nasıl “gerçek” gibi algılandığını; “pire”lerin, nasıl “deve” gibi pazarlandığını, insanların nasıl aldatılıp uyutulduğunu, özellikle Küba’da gördüm...

Dün de yazdığım gibi;

Kolombiya, Küba ve Meksika’yı içine alan “4 günlük Latin Amerika seyahati” ile ilgili “izlenim”lerimi aktarmayı bugüne bıraktım...

Dün, Meksika’dan dönüş yolunda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la uçakta yaptığımız “sohbet”in ayrıntılarını aktarmıştım... Bugün de; yediklerimizi-içtiklerimizi değil, “gördüklerimi” anlatacağım...

HAKAN FİDAN OLAYI

Öncelikle şunu söyleyeyim:

Kolombiya’ya giderken uçakta yaptığımız ve 10 Şubat Salı günkü Akit’te de yayınlanan sohbetimiz esnasında; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın,“MİT Müsteşarlığı’ndan istifa eden Hakan Fidan”la ilgili çarpıcı bir sözü vardı...

Özetle dedi ki:

“MİT sıradan bir kurum değildir. Sıradan bir insanı da kolay kolay getiremeyiz oraya.. MİT’in başında son derece güvenilir bir kişi olmalıdır. Nitekim ben oraya son derece güvenilen, hatta ‘sır küpüm’ olarak görebileceğim birini getirmiştim. Dolayısıyla bu makama gelmiş olan bir kardeşimizin milletvekili adayı olmak ya da onun ötesinde bazı görevleri kafasında planlamak gibi bir durumu olabilir. Ya da ona belki bu tür bazı vaadlerde bulunulmuş olabilirler, orasını bilemem. Ama ben kendisine açık ve net olarak “ayrılmanı doğru bulmuyorum” dedim. Senin göreve devam etmen gerekir, çünkü burası rasgele bir yer değil. Siz gidersiniz sizin yerinize bir başkası gelir, o ayrı mesele. Bunu normal bir memuriyet olarak görebilirsiniz. Ama bu öyle bir makam değil. 

Dolayısıyla doğru bulmuyorum ama kendileri artık yorulduklarını söyleyerek, burada daha fazla devam edemeyeceklerini söyleyerek maalesef böyle bir adım atmayı kendileri için uygun buldular ve bu adımı attılar. 

Bundan sonraki süreç Sayın Başbakan’a ait olan bir süreçtir. Yerine kim gelecekse sayın Başbakan teklif yapar. Biz de onar ya da onamayız. 

Kimin geleceği çok önemli çünkü bizim Paralel Yapı’yla mücadele esnasında neler yaşadığımız, neler çektiğimiz her şey ortada. Böyle bir ortamda böyle bir tabloyla karşı karşıya kalmayı ben asla doğru bulmam.”

DEĞER MİYDİ?

Evet, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “sözü” böyleydi, peki “özü”nasıldı?..

Görebildiğim kadarıyla;

“Son derece üzgündü... Özü acıyor, özü kanıyordu.”

Hani, bir baba, evladından “beklemediği bir tavır” görünce üzülür, perişan olur, yıkılır ya; “Hakan Fidan’ın istifası” da, öyle üzmüş Cumhurbaşkanı’nı...

Çünkü, çok iyi biliyorum ki; “Erdoğan, Hakan Fidan’ı evladı gibi seviyor”du!.. Onu, sadece “sır küpü” olarak değil, “evlâdı” olarak görüyordu!..

Tıpkı, bir zamanlar; Hakan Şükür’ü de evladı olarak gördüğü gibi!.. Onu da çok severdi... Hakan Şükür’ün “milletvekili adayı” olmasını çok istemiş, aday olunca da çok sevinmişti...

Açık ve net söyleyeyim:

Onun aday olması ve seçilmesinde hiçbir hesabı-kitabı yoktu... Sadece“sevgi”si ağır basmıştı... Onun içindir ki; onun, hele de “zehir-zemberek bir açıklama” ile “AK Parti’den istifa” etmesine çok üzülmüş, fena halde içerlemişti...

Şimdi de, bir başka Hakan!..

Bu defa da, Hakan Fidan!..

“İki Hakan” da, çok üzdü Erdoğan’ı!.. Hayır, “yerleri doldurulamayacak insanlar” oldukları için değil, “ümit ve sevgisini boşa çıkardıkları” için!..

Evet; “Umduğu dağlara kar yağdırdıkları için!”

Yine açık ve net söyleyeyim:

2005’te Moğolistan yolunda tanıştığım Hakan Fidan’ı ben de çok sever, çok takdir ederdim... Ama, “MİT Müsteşarlığı” gibi çok önemli bir görevi bırakıp, “milletvekili” veya “bakan” olmayı düşünmesini, ben de yadırgadım...

Hele de “Paralel İhanet Çetesi”ne karşı, adeta “Türkiye’nin istiklâl ve istikbal mücadelesi” verilirken, Hakan Fidan’ın istifası, “Paralel’in ekmeğine yağ sürmek”ten başka bir işe yaramamıştır!..

Ayrıca; “Çözüm Süreci’ni, en ince ayrıntılarına kadar bilen ve süreci başarıyla yürüten bir insan”ın, tam da kritik bir aşamaya gelindiği günlerde görevi bırakması; öyle sanıyorum ki, “sürecin tarafları”nı da zor durumda bırakacaktır!..

Haa; “Hiç kimse, bulunmaz Hint kumaşı değil”dir!.. Herkesin bir alternatifi vardır ve herkesin yeri doldurulur... Mutlaka Hakan Fidan’ın yeri de doldurulacaktır... Ama, “sevgi” veya “vefa” kavramlarının yıpranmasını ne yapacağız?..

Bir “milletvekilliği veya bakanlık”, Erdoğan’ı bu kadar üzmeye değer miydi?..

Hakan Fidan’ın istifa sebebi, dilerim “yorgunluk”tur!.. Dilerim, “kafasına giren birileri” yoktur!..

Dilerim, bu işin içinde “Erdoğan’ı yalnız bırakma operasyonu” yoktur!..

Şimdilik diyeceklerim bu kadar!..

KOLOMB, HİÇ UĞRAMAMIŞ!

Gelelim, Latin Amerika ile ilgili “gözlem ve izlenim”lerime...

Önce Kolombiya...

l Kolombiya, adını Kristof Kolomb’dan almış... Ama, enteresandır;Kolomb’un adıyla anılan bu ülkeye, Kolomb, hiç ayak basmamış... 1821yılına kadar “İspanyol sömürgesi” olan Kolombiya; Simon Bolivarönderliğinde “İspanya’nın vergi zulmü”ne isyan edip, “bağımsızlık savaşı”vermiş ve başarılı olmuş...

l Kolombiya, “Parlamenter Cumhuriyet Başkanlık sistemi” ile yönetiliyor!.. Başkanlık görevini, 7 Ağustos 2010 yılından bu yana Juan Manuel Santosyürütüyor...

lCumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kolombiya’ya ziyareti, “Devlet Başkanı” düzeyinde yapılmış ilk ziyaret... Erdoğan, Kolombiya’da, “son derece sıcak bir ilgi” ile karşılandı...

TERÖRE KARŞI İŞBİRLİĞİ

Peki, niye Kolombiya?..

Erdoğan’ın ziyaretinin iki amacı olduğu söylenebilir... Birincisi; “Başkanlık Sistemi” ile ilgili bilgi sahibi olmak...  İkincisi; “Kolombiya’nın PKK’sı”olarak adlandırılabilecek FARC adlı terör örgütü ile yürütülen “barış görüşmeleri”nin hangi aşamada olduğunu “birinci ağız”lardan dinlemek...

Ne var ki, PKK ile FARC, birbirlerine pek benzemiyor... Tamam, her ikisi de“Marksist-Leninist İdeoloji”yi savunuyor ama; FARC’ın tabanı, “Kolombiya köylüleri”ne dayanıyor ve “etnik bir ayrımcılık” peşinde değil!.. 

Her iki örgütün bir ortak özelliği de şu: 

Artık “çatışma” ile sonuç alma mümkün olmadığı için, “masa”yı tercih ediyorlar... Öyle sanıyorum ki; Erdoğan ve Santos, birbirlerinin “metod deneyimleri”ni görüştüler.

l Başkenti Bogota olan Kolombiya’nın yüzölçümü 1 milyon 138 bin 910 kilometrekare... Ama, nüfusu 47 milyon civarında ki; bu kadar geniş bir coğrafyaya, az bir nüfus... Kolombiya’dan ithalatımız 1 milyar dolar civarında ki, bunun çoğunluğunu kömür oluşturuyor.

KÜBA, DEĞİŞİME MECBUR!

Kolombiya’dan sonra gittiğimiz Küba’nın başkenti Havana ile ilgili söylenebilecek tek söz şu olmalı: “Bugün’den Dün’e yolculuk!..”

Ya da; “zaman makinasında 2015’ten 1959’a yolculuk!”

Çünkü Küba’da, her şey “1959 marka!”

Her şey “1959’dan önce”  yapılmış... 1959’daki “Fidel Castro Devrimi”nden sonra; adeta taş üstüne taş konulmamış... Fidel Castro, 1961’de “Komünist Rejim”i resmen ilân etmiş ama, o günden sonra,“yoksullukta eşitlik” başlamış!..

Herkes eşit!.. Maaşlar “15-35 dolar” arasında değişiyor!..

Ne var ki;

“Generaller daha eşit!”

Mizah değil, aynıyla vaki!..

“Bir Kübalı”, diyelim ki; alacağı “buzdolabı”na 100 Dolar ödüyor... Ama birgeneral, aynı buzdolabına, bu fiyatın “25’te birini” yani “4 Dolar” ödüyor!..

l Yollarda, “1959 öncesinin Amerikan arabaları” dolaşıyor... “Buick”lere,“Playmouth”lara, “Pontiac”lara ve “İmpala”lara “taksi” olarak binebilirsiniz... Tabiî, “lüks marka otomobiller” de var... Ama onlara“komünizmin kaymak tabakası” binebiliyor.

GÜNDÜZ HEMŞİRE, GECE FAHİŞE!.

l Küba için, “doktor fabrikası” bir ülke demek mümkün... Yurtdışına “60-65 bin doktor” ihraç etmişler... “Sağlıkta, dünyanın en iyisi” denilebilir… Ne var ki, “en fazla maaş” alan doktorlar bile “ayda 30-35 dolara” talim ediyor!.. “Hemşire”ler ise, “15 Dolar”la yetinmek zorunda!..

l Bu “yoksullukta eşitlik”, ister istemez “fuhuş sektörü”nü de patlatmış… Gündüz “hemşirelik” yapan bir kadın, geceleri “fahişelik” yapıyor!.. Yoksa, maaşla geçinmeleri mümkün değil!..

l 1998 yılının Mart ayında Fidel Castro ile röportaj yapıp, onu öve öve bitiremeyen ve Küba’yı “Devrim’in aydınlık ülkesi” ilan eden Leyla Umargibilerin yazdıklarının aksine, Küba, “karanlık” bir ülke… Çünkü, bırakın“sokak”ları, Havana’nın “cadde”leri bile yeterince aydınlatılamıyor!..

l Tamam, “Castro Devrimi” ile Küba halkı; önce “İspanyol zulmü”nden, sonra “Amerikan zulmü”nden kurtulmuş ve “onur” kazanmış ama, artık“böyle yürümesi” hayli zor!.. “Eski Küba’daki evler, beşer-onar yıkılıyor” ve bunun önüne geçilemiyor.. Öyle sanıyorum ki; bir süre sonra “Türkiye’deki sosyalistler”in de hayalleri yıkılacak!.. Çünkü Küba, “dışa açılmak”zorunda!.. Küba; “Zaman makinasında 1959’a yolculuk yapılan turistik bir ülke” olmaktan çıkıp, “geleceğe yürüyen” bir ülke olmak zorunda.. Elbette“onur ve haysiyet”ini koruyarak… Öyle sanıyorum ki; Fidel Castro’nun kardeşi Başkan Raul Castro da, bu “değişim ihtiyacı”nın farkında!..

Görünen şu:

Yönetim “değişim”e direnirse, bir gün gelir, halk patlar!..

SARAYDA YEMEK

l Küba’dan sonra, Meksika’ya gittik. Meksika’nın başkenti Meksiko City,herhangi bir “Batı başkenti”nden farksız… Bu ülkede “Maya”lar yaşamış, sonra “Aztek Krallığı” kurulmuş… Ülke, 1519’da “İspanyol hakimiyeti”ne geçmiş, bu hakimiyet 300 yıl sürmüş!.. 1821 yılında da “bağımsızlık”larına kavuşmuşlar.

l Meksika da “Başkanlık sistemi” ile yönetilen “federal” bir Cumhuriyet… Başkan, “6 yılda bir” halk oyuyla seçiliyor ve bir dönem görev yapıyor!..

l Meksika Devlet Başkanı Enrique Pena Nieto, hem genç, hem de enerjik ve sempatik biri… O da, Erdoğan gibi, “vücut dili”ni iyi kullanıyor.. Eşi,“eski bir artist”miş…

l Başkan Nieto, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan onuruna “Başkanlık Sarayı”nda bir yemek verdi… Heyet üyeleri ve biz gazeteciler de bu yemeğe katıldık ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğantarafından “Nieto ve eşine tek tek tanıştırıldık.”

Başkan Nieto, o görüntüleri tek tek karta bastırıp, bizlere dağıttı… Güzel bir jest ve güzel bir hatıra… Sayfadaki fotoğraf da, o “tanışma” anının fotoğrafıdır.

Aralık 2013’te Türkiye’ye gelen Nieto, öyle sanıyorum ki, “Antalya’daki G-20 Zirvesi” için de ülkemize gelecektir.

4 günlük ziyaretle ilgili yazacaklarım, bugünlük bu kadar.. 

Unuttuğum ayrıntıları da, inşaallah yeri geldiğinde yazarım…

****************************************************************************

Berna Laçin üşütmüş... Ama midesini mi, kafasını mı?..

Önce Melih Altınok’un yazısından birkaç paragraf:

“Aynı güne denk gelmiş, Türkiye’nin devrimci, Atatürkçü, Kemalist zinde güçlerinin üyesi Berna Laçin ile Havana’daymışız. Eski Havana girişinde yer alan Atatürk büstünün önünde poz vererek yandaşlarının yağını eritmiş.

Küba gecelerine akmak için İmpala’sıyla poz da vermiş. Destek olmuş yani o kulüplerde çalışan hemşirelere, öğretmenlere... Olsun...

Ama şu mitomani (yalan söyleme) hastalığınızı Türkiye’de bıraksaydınız bari.

Havana’da sıcaklığın 33 derece olduğunu ve görevlilerin Cumhurbaşkanıiçin ısıtıcı aradığını söylüyor Berna Laçin.

O gece sıcaklığın 13 derece olduğunu biliyorsun, fırtına nedeniyle sahil yolunun bir kısmının kapatıldığının da farkındasın... Bari önünde resim çektirdiğin büstten utan.

Nefretini burada kusup, ülkeyi kirletme.”

Bu satırlara ilave 2 soru:

Berna Laçin “kustuğuna” göre, demek ki, “fena halde üşütmüş!.” Acaba,“mide”sini mi üşüttü, “kafası”nı mı?..

“Küba gecelerine aktığına” göre; “yalnız” mıydı, “eşiyle” mi gitti?..

“Yalnız” gittiyse, sorulacak soru çok!?!..

yeniakit