20 yılda yapılamayan...

Ahmet Taşgetiren

70’li yıllardı. Bizim Yeniden Milli Mücadele dergisini çıkardığımız yıllar. Almanca der Spigel dergisinde bir kapak yayınlanmıştı. “13 yaşında çocuk anne oldu” şeklinde. Alman kamuoyu sarsılmıştı. Batı dünyası o tarihlerden beri “erken cinsellik” konusunu tartışır. Bir yanda erken cinsellik, bir yanda aile olamama, bir yanda nüfussuzlaşma…. Bunlar birbirini üreten gelişmeler oldu. Uyuşturucu vs gibi gençliğin boğazına dolanan ibtila (belaya düşme)lar da beraberinde yürüdü.

Ben “Ailede sancı ve mutluluk arayışı” başlıklı konferanslarımda, ülkemizdeki sancıya da dikkat çektim. İster kadına şiddet boyutu ile, ister çarpık cinsel davranışlar boyutu ile, ister erken cinsel uyanışa rağmen değişik sebeplerle evliliğin ertelenmesi ile, ister ailelerde dağılma ile ve ortaya çıkan çocuk sorunları ile, ister aile içi sadakatsizliklerle, ister cinsel kimlik karmaşası ile, alt alta sıralanabilecek problem alanlarıyla toplumun temel kurumu aile sarsılıyordu. Kadının, erkeğin kimlik başkalaşması yaşadığı, başka, bambaşka aile türleri ortaya çıkıyordu.

Bu arada “Kadına şiddet” gündeminin yükselmesi ile paralel olarak “İstanbul sözleşmesi” her şeyin çaresi gibi bir sunumla gündeme oturdu. İstanbul Sözleşmesi bu iktidar döneminde ve bu iktidarın paralel kadın sivil toplum kuruluşlarının katkısı ile hazırlanıp, imzalanıp yürürlüğe girmişti.

Aile konusundaki savrulmadan tedirgin olan muhafazakâr camia, zaman içinde İstanbul Sözleşmesi ile aile ve cinsellik sorunlarının derinleştiği gibi bir noktaya geldi. Bu konuda sivil aktivist odaklar oluştu. Keskin bir kampanya yürütüldü.

Kampanyanın özü şuydu: Uluslararası odakların yürüttüğü bir plan var, cinsellik üzerinden yürünerek insanlığın kimyası üzerine oynanıyor, “Kadına şiddet” tema’sı bu kötü niyeti perdeleyen bir maskeden ibaret.

Kampanya büyüdü, büyüdü, iktidarın toplumsal tabanını etkiler hale geldi, Sözleşme’nin hazırlanmasında paydaşlık eden iktidarla paralel kadın kuruluşları karşıt kampanyanın önünde duramaz hale geldi ve nihayet Cumhurbaşkanı ikna edilip Sözleşme’den çıkıldı.

Cumhurbaşkanı’nın sözleşmeyi iptal etme yetkisinin bulunup bulunmadığı, en son Danıştay kararında Cumhurbaşkanı’nın Meclis tarafından onaylanan bir metni iptal edip edemeyeceği tartışması, sistemin karakteri ve hukukun iktidar tarafından kullanılış biçimi açısından önemli olsa da, burada ben, olayın “Aile, kadın, şiddet, insan, gençlik, cinsellik” boyutunda ne durumda olduğumuzu tahlil etmek niyetindeyim.

Şöyle sormak isterim:

Muhafazakâr camia açısından İstanbul Sözleşmesi kaldırılınca, bu alandaki sorunlar çözülmüş mü olacak? Mesela ATV’deki gündüz kadın programlarındaki çarpık ilişki romanları hitama mı erecek? Meselâ, kadına (ya da erkeğe) şiddet önlenmiş mi olacak? Kamuoyuna yansımamış olursa, aile içi şiddet (fiili, sözlü her türden) önemsiz hale mi gelecek? Cinsel savruluşlar insanlık için bir tedirginlik alanı ise, o alanda her şey süt liman mı olacak? İşler kaçınılmaz olarak küresel boyutta gelişiyorsa, küresel anlamda etki yapacak bir “Değerler programı”na kim sahip?

Hadi, öteki cenaha, yani İstanbul Sözleşmesi’ni idealize eden kesime soralım: İstanbul Sözleşmesi kutsaması, tüm bu alanlarda yaşanan toplumsal travmanın hangi boyutuna deva olacak? “Kadına şiddet” konusunda bile yeterli etkinliği sağladığı söylenebilir mi? Cinayetler işleniyor. Durmuyor. Cani vahşetini icra ederken Sözleşmenin getirdiği yaptırımları hatırlamıyor. Hatırlamıyor çünkü cinnet geçiriyor. Aileyi gözü görmüyor, çocuklarını gözü görmüyor.

Sorun olarak gördüğüm şey, İstanbul Sözleşmesi üzerine gerçekleşen kamplaşmanın ülkemizde de tüm insanlık camiasında da yaşanan insani problemin nasıl çözüleceği konusunu ıskalamış olmasıdır.

Başa dönersek: 13 yaşındaki çocuk anne olunca mı sorun oluyor, yoksa, o zemine gelmek de başlı başına bir sorun anlamına mı geliyor?

İnsanlık boyutunda nereye gidiliyor?

Ya küresel anlamda herkesin ıskaladığı “değer boşluğu” sadece kadına yönelik değil, her alanda cinayeti yaygınlaştırıyorsa. Albert Camus’nün seneler seneler önce 20’ini yüzyılı tanımlarken ifade ettiği “cinayet yüzyılı” 2000’lerde de çok daha planlanmış biçimde devam ediyorsa.

Kamplaşmayı, uzaktan uzağa birbirimize veriştirmeyi kolay başarıyoruz. Ama bir gün hepimizi, tüm toplumu, belki insan soyunu yok edecek problemleri çözmek için birlikte kafa yormayı beceremiyoruz.

Bir yanda kavganın rantı, diğer yanda çetin insanlık görevi. Hangisini tercih eder zamane insanı?

Son olarak şunu söylemeliyim: 20 yıldan bu yana iktidarda olan muhafazakâr kimlikli kadro, ben diyorum ki eğitim, kültür, gençlik ve aile alanında etkin bir damar oluşturamadı, açıkçası başarılı olamadı. Ne yapmak istiyordu bu alanlarda, şimdi nerede?

Muhafazakâr dostlarımız daha hangi etkin güçleri kullanarak çarpık akışı değiştirecek?

Acaba iktidar, toplumun tüm kesimleriyle iletişim halinde sorunlar sıralaması yapıp, çözüm yolları arasaydı, bugünkü kamplaşma yerine daha sağlıklı ilerleyiş sağlanamaz mıydı?