• BIST 114.418
  • Altın 163,268
  • Dolar 3,8030
  • Euro 4,6507
  • Ankara 2 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Konya 1 °C
  • Antalya 9 °C
  • Diyarbakır 0 °C
  • Erzurum -19 °C
  • İzmir 6 °C
  • Rize 7 °C

Halifeliğin kaldırılması

Halifeliğin kaldırılması
YAZAN: AYŞE HÜR, Toplumsal Tarih Dergisi, S. 148, Nisan 2006

GİRİŞ
“14 Ocak 1923 Pazar günü kalabalığın çoğunu sılaya giden ya da birliklerine dönen askerlerin ve onları uğurlamaya gelen köylülerin meydana getirdiği Ankara"nın sade ve gösterişsiz istasyonunda olağanüstü bir durum göze çarpıyordu. Uzun bacalı eski bir lokomotife bağlanmış beş vagonluk bir özel tren hazırlanmış, toprak peron üzerinde küçük bir merasim birliği yerini almıştı. İstasyon ve çevresi TBMM Muhafız Taburunun milli kıyafetlerini giymiş Giresunlu erleri[1] tarafından sıkı bir muhafaza altına alınmıştı (.) Az sonra 1920 modeli açık Benz arabanın kulakları tırmalayan gürültüsünden Mustafa Kemal Paşa"nın geldiği anlaşıldı. Sert komutlar duyuldu. Paşa selam kıt"asının önünden geçti, kendisini geçirmeye gelen küçük bir topluluğun ellerini sıkarak trene bindi (.) Vagonun penceresinden kimsesiz Anadolu bozkırını seyreden Mustafa Kemal Paşa o sırada şöyle düşünüyordu: "Padişahlığın kaldırılışı, halifelik makamının yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından görüşmek, düşüncesini ve eğilimini bir daha incelemek önemlidir. Meclis son yılına girmiş bulunuyor. Yeni seçim dolayısıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetini bir siyasal parti durumuna getirmeye karar verdim (.) Bu konuda halkla karşı karşıya gelip görüşmek uygun ve yararlı olacaktır.(.) Sorulan sorulara karşılık olmak üzere konuşmalar yapacağım"[2] ”[3]
14 Ocak"tan 20 Şubat"a kadar 35 gün süren gezinin ilk durağı Eskişehir"dir. Mustafa Kemal annesinin öldüğü haberini orada alır ancak yola devam etmeye karar verir. Arifiye, Bilecik, İnegöl, Bursa, Eskişehir, Alaşehir, Salihli, Kasaba (Turgutlu), Menemen ve Manisa güzergahı üzerinde pek çok konuşma yaptıktan sonra 27 Ocak 1923"de İzmir"e varan Mustafa Kemal"in ilk işi annesinin mezarını ziyaret etmek olur. 29 Ocak"ta Uşakizade Muammer Bey"in kızı Latife Hanım"la evlenir, ardından 31 Ocak"ta toplanacak olan İktisat Kongresi için hazırlanan eski gümrük binasında bir söylev verir, 1 Şubat"ta İzmir"den ayrılarak, Akhisar üzerinden Balıkesir"e varır. 7 Şubat"ta Balıkesir Paşa Camii"nin minberinden cemaate yaptığı konuşmada “Hutbeden maksat ahalinin tenvir ve irşadıdır, başka bir şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak insanları cehl ve gaflet içinde bırakmak demektir. Hutebanın [hatiplerin] herhalde nâsın[insanların] kullandığı lisanla görüşmesi elzemdir. (.) Binaenaleyh hutbeler tamamen Türkçe ve icâbatı zamana muvafık olmalıdır” der ve ekler: “Ve olacaktır!”.[4] Çanakkale Boğazı"ndaki birlikleri denetledikten sonra tekrar İzmir"e dönen Mustafa Kemal, 17 Şubat"ta İzmir İktisat Kongresi"ni açtıktan sonra, 18 Şubat"ta Eskişehir"de İsmet Paşa ile buluşur ve 20 Şubat"ta birlikte Ankara"ya dönerler.
İzmit Basın Konferansı
Falih Rıfkı (Atay) Çankaya adlı eserinde “1922 sonunda yeni bir devrin eşiğindeyiz. Fakat bu yeni devir henüz Mustafa Kemal"in bir sırrıdır. Cumhuriyet kelimesi 1923 yılında ilan olunan Halk Fırkası umdeleri arasında bile yoktur” der.[5] Hatırlanacağı gibi, Saltanat"ın kaldırılması görüşmeleri sırasında, Meclis"te Halifelik yanlısı cephenin çok güçlü olduğu ortaya çıkmıştır.[6] Mustafa Kemal"in hem Lozan görüşmelerin istediği gibi yürütmesini engelleyen, hem de kafasındaki rejimi benimsemeyeceği anlaşılan bu kesimi tasfiye etmek için meclisi yenileme kararı verdiği açıktır. İşte İzmit Basın Konferansı"nın zirvesini oluşturduğu Ege gezisi, Mustafa Kemal"in kafasındaki yeni rejimi halka ve aydınlara anlatmak için düzenlediği bir tür seçim gezisidir.
Bu gezinin konumuz açısından önemli olayı İzmit Kasrı"ndaki basın toplantısıdır. Toplantıya davet edilen gazeteciler sırasıyla Vakit'ten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar'dan Velit Ebuzziya, İleri'den Suphi Nuri (İleri), Tanin'den İsmail Müştak (Mayakon), Akşam'dan Falih Rıfkı (Atay), İkdam'dan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İzmit İleri'den Kılıçzade İsmail Hakkı olup, üç de izleyici vardır: Ankara Hükümeti"nin İstanbul"daki temsilcisi Dr. Adnan (Adıvar) Bey ile eşi Halide Edip Hanım ve Adnan Bey İstanbul"a gelene kadar aynı görevi yapmış olan İstanbul Kızılayı"nın başkanı Hamid Bey.[7] Toplantı TBMM"nin yeminli dört katibi tarafından zabıt altına alınmış, ancak konuşmaların yayınlanmaması kararlaştırılmıştır. Yine de bazı gazeteciler dönüşlerinde toplantıdan genel olarak söz eden yazılar kaleme alırlar. Toplantı boyunca 60"dan fazla konu başlığı üzerine durulduğu halde, Mustafa Kemal"in gazetecilerle en çok konuşmak istediği konunun Hilafet olduğu, sorduğu sorulardan gayet rahat anlaşılır.
Peki ne olmuştur da, daha üç ay önce Saltanat"ın kaldırılması sırasında muhafaza edilmesine Mustafa Kemal"in bile itiraz etmediği Halifelik böylesine rahatsızlık yaratır olmuştur? Bu rahatsızlığın görünürdeki nedenlerinden ilki, yeni Halife Abdülmecit Efendi"nin biat törenini takiben, teşekkür telgrafını TBMM Başkanlığı yerine “Ankara"daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine” diye çekmesi; imzasını da “Halifeyi Resullullah Hadimü"l-Haremeyni"ş-şerifeyn Abdülmecid bin Abdülaziz Han” diye imzalamasıdır. Bilindiği gibi Halife Hazretlerine imzasını “Halife-i Müslimin” veya “Hadimü"l-Haremeyni"ş-şerifeyn” olarak atması, ayrıca “han” gibi hanedan çağrıştıran unvanlar kullanmaması gayet açık biçimde anlatılmıştır.[8] Dahası, Halife olarak atanmasından sadece iki ay sonra Abdülmecit Efendi"nin sakallarını tam boy uzatıp, bütün nişanlarını takıp sağda solda gezmeye başlaması, ardından da Hilafet konusundaki olumlu görüşleri gayet iyi bilinen Doğu Trakya Komutanı ve İstanbul"daki geçici askeri kumandan Refet (Bele) Paşa"nın Abdülmecit Efendi"ye süslenip püslenmiş Konya adlı bir beyaz at hediye etmesi epey can sıkmıştır ki[9] Abdülmecit Efendi Eyüp Camii"ndeki Cuma namazlarından birine Halifelik nişanları ile katılınca,[10] bundan 2,5 ay önce cesaret edilemeyen adımın atılması için uygun atmosfer yakalanmıştır.
Aslında, Muğla Mebusu Yunus Nadi Bey, 26 Kasım 1922 tarihli Yeni Gün gazetesinde yazdığı “Meclis"te Yeni Bir Cidal Devri” başlıklı yazısında[11] belirttiği gibi, İkinci Grup Halifeliğin başına bir iş gelmemesi için sıkı bir çalışma içindeydi. (Mustafa Kemal"in 13 Eylül 1920 günü Meclis Başkanlığına sunduğu Halkçılık Programı"ndan etkilenen mebusların Tesanüt Grubu, İstiklal Grubu, Müdaafai Hukuk Zümresi, Halk Zümresi ve İslahat Grubu adı altında toplandığı, daha sonra bunların Mustafa Kemal tarafından Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu adı birleştirildiği biliniyor. Bu gruba daha sonra Birinci Grup; çeşitli nedenlerle Mustafa Kemal"e muhalefet eden mebusların oluşturduğu gruba da İkinci Grup denmesi adet olmuştur. Birinci Dünya Savaşı"nın ünlü komutanlarından Ali İhsan Sabis Paşa, hatıratında 1 Mart 1923 tarihli bir oylamaya atıfla “Mecliste Birinci Grup 110, İkinci Grup 73, Müstakil Grup 78 kişi bulundurmuştur” der.[12]) “..[B]irtakım Şükrü Hocalar "efkarı umumiye-i İslamiye tereddüt ve ıstırabata düşmüştür" diyerek hareket ve faaliyete geçtiler” diyen Mustafa Kemal"in sözünü ettiği “Şükrü hocalar”, 15 Ocak 1923"de (yani Mustafa Kemal Ege Gezisine başladıktan bir gün sonra) özetle “Halife Meclisin, Meclis Halifenindir” fikrini işleyen “Hilafet-i İslamiye ve BMM” başlıklı bir risale[13] yayınlayan Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar) mebusu Hoca Şükrü Efendi ve arkadaşlarıdır. (Yıllar sonra Sebilürreşat başyazarı Eşref Edip Fergan tarihçi Kadir Mısırlıoğlu"na bu risaleyi kendisinin yazdığını, fakat yasama dokunulmazlığından yararlanmak için Hoca Şükrü Efendi"nin adıyla yayınlandığını söyler.)[14] Hoca Şükrü Efendi “Milli Mücadele"ye katılanların katli vaciptir” şeklindeki Şeyhülislam Dürrizade Es Seyyid Abdullah"ın fetvasına karşı çıkarılan ve fetvayı veren Rıfat Börekçi"nin adından dolayı Börekçi Fetvası diye bilinen fetvaya imza veren Anadolu"lu hocalardan biridir. Meclisin en faal üyelerinden biri olduğu halde mebusların da savaşa gitmeleri kararı verildiğinde İslamköy yakınlarında kurulan ve gösterdiği kahramanlık yüzünden daha sonra Çelik Alay diye anılan alayla savaşa katılan ve daha sonra Çelikalay soyadını alan Hoca Şükrü Efendi"nin yayınladığı risale yüzünden gördüğü tepki gayet ironiktir. Büyük bir tesadüf eseri, risaleyi sahibi olduğu matbaada basan da İkinci Grubun önde gelen mensuplarından Trabzon mebusu da aynı adı taşıyan Ali Şükrü Bey"dir. Deniz yüzbaşısı iken askerlikten istifa ederek siyasete atılan Ali Şükrü Bey sadece dini konularda değil, siyasi konularda da Mustafa Kemal"le sürekli çatışan biridir. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü"nün hariciyeci olmamasını eleştiren Ali Şükrü, bu dönemde meclis çalışmalarını engelleyerek Mustafa Kemal"in tepesini iyice attırmış, hatta Mustafa Kemal"le birbirlerinin üzerine yürümüşlerdir. [15]
Risale savaşları
Mustafa Kemal"in “Şükrü Efendilere” savaş açması için çok beklemek gerekmez. O dönemde bir nevi risale savaşları yaşanır ancak yayınlanan 30 kadar risaleden sadece F.C. imzalı olan Hoca Şükrü Efendi"ye itiraz niteliğindedir. Bunun dışında, Saltanatın kaldırılmasında ilk adımı atan Antalya mebusu Rasih Kaplan, Muş mebusu Elhaç İlyas Sami ve Siirt mebusu Halil Hulki adlı üç “sarıklı” tarafından değişik halifelik yorumlarına karşı “Milli Hakimiyet” kavramını savunan ve “İslamiyette ruhani ve cismani farkı yoktur. Böyle bir farka delalet edecek şekilde bulunmak kafiri taklittir” diyen bir başka risale daha vardır. Bu üç hoca, Hoca Şükrü Efendi"nin risalesinde Saltanatla Hilafetin ayrılığının geçici olduğunu söylemesine itiraz ederek “Hayır efendim! Vaziyet muvakkat değildir. Hal-i tabii ve asli budur!” diyerek resmi görüşü adeta ilan ederler.[16]
İzmit Basın Konferansı"na geri dönecek olursak; İşte böyle bir atmosferde 16-17 Ocak gecesi İzmit Kasrı"nda yapılan toplantının başında “İstanbul"da hilafet ve saltanat meselesi mevzubahis oluyor mu?” diyerek konuyu açan Mustafa Kemal gazetecilerin çekingen biçimde ve kısaca görüşlerini belirtmesinden sonra İstanbul"un coğrafi ve siyasi mevkiinden başlayan, nüfus, meclisteki durum, İkinci Grubun kurulması gibi konuları da kapsayan uzun bir açıklamaya girişir. Gazetecileri halifelik meselesine dair soru sormaları için teşvik eder ancak soruların kendi istediği gibi formüle edilmemesine tahammülü olmadığı da bellidir. Nitekim daha sonra belirttiği gibi İzmit İleri'den Kılıçzade İsmail Hakkı Bey"in “Yeni hükümetin dini olacak mı?” diye sorması kendisini çok rahatsız etmiştir. “Laik hükümet tabirinden dinsizlik manası çıkarmağa mütemayil ve vesilecu olanlara fırsat vermemek maksadı” ile “o gün istemeden de olsa “Vardır efendim fakat İslam dini hürriyeti efkara mani değildir” der. Hakkı Bey"in “Yani hükümet bir din ile tedeyyün edecek mi?” şeklindeki ısrarı üzerine de “Edecek mi, etmiyecek mi bilmem. Bugün mevcud olan kanunlarda aksine bir şey yoktur. Millet dinsiz değildir, mütedeyyindir. Dini de din-i İslamdır. Dini reddecek ortada bir sebeb yoktur” demek zorunda kalır.[17] Ancak o gün toplantıyı terk edenlerin büyük bir kısmı, Mustafa Kemal"in Hilafet ve laiklik konusunda radikal adımlar atacağını anlamış olmalıdır.
İstanbul Muhalefeti
Mustafa Kemal"in çeşitli vesilelerle söylediğine gibi yeni rejim “ne monarşi, ne teokrasi, ne mutlakiyetçiliğin herhangi bir biçimine sahip olmayacaktı.”[18] O günlerde Enver Paşa"nın Orta Asya içlerinde “Damad-ı Hilafetpenahi” ünvanı ile savaştığı hatırlanınca bu rahatsızlığın nedeni daha iyi anlaşılır.[19] Yine de 1923"ün o aylarında sadece Ankara"da değil, İstanbul basınında da birbirine karşıt iki grup vardır. Birinci grupta İkdam, Tanin, İleri, Vakit, Akşam, Yeni Gün ve Tevhid-i Efkar gibi Milli Mücadeleyi destekleyen gazeteler, ikinci grupta ise Alemdar ve Peyam-ı Sabah gibi eski rejimden yana olanlar bulunuyordu.[20] Ankara"da ise, çeşitli nedenlerle Halifeliğin korunmasını savunan İkinci Grup giderek güç kazanmakta, grubun Ali Şükrü Bey"in Tan Gazetesi aracılığıyla yürüttüğü propaganda giderek şiddetlenmektedir.[21] Abdülmecit Efendi de, bu atmosferden yararlanmakta gecikmez ve kendisini ziyarete gelen Amerikalı yazar Samuel Crowter ile uzun bir söyleşi gerçekleştirir. Söyleşinin ana teması Abdülmecid Efendi"nin “emperyalizmin her türlüsüne karşı olması” ise de röportajın “Halife Hazretleri"nin ilk mülakatı” olarak takdim edilmesi Ankara"yı rahatsız eder.[22] Ağustos"ta durum Hilafet yanlılarının aleyhine dönmeye başlayacaktır. Çünkü yeni seçimlerde sadece İkinci Grup üyeleri değil, eski İttihat ve Terakki mensuplarının da varlık göstermeleri önlenmiştir. Seçilenlerin ezici çoğunluğu Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu üyelerindendir.[23] 11 Ağustos"ta Meclis açılır, iki gün sonra Meclis Başkanlığına Mustafa Kemal seçilir, aynı gün Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa ile ters düşen Rauf Bey başbakanlıktan çekilir ve yeni başbakan Fethi (Okyar) Bey döneminde 23 Ağustos"ta Lozan Barış Anlaşması Mecliste onaylanır. Ve kendisine rağmen Meclis İkinci Başkanlığına Rauf Bey"in seçilmesini tahammül edemeyen Mustafa Kemal"in çıkardığı bir siyasal krizle Cumhuriyet"in ilanına giden yol açılır. 2 Ekim 1923"de işgal kuvvetlerinin İstanbul"u terk etmelerinden hemen sonra Mustafa Kemal"in Avusturyalı bir gazeteciye Türkiye"nin Cumhuriyet ile yönetilen bir halk devleti olduğunu söylemesini takiben[24] 13 Ekim"de Ankara"yı başkent ilan eden kanun çıkarılır, ardından da ustaca bir manevrayla 1921 Anayasası"nın devletin şeklini tarif eden 1. maddesi tadil ederek 29 Ekim"de Cumhuriyet edilir.[25] (Cumhuriyet"in ilanı o kadar aceleye getirilmiştir ki, anayasası ancak 6 ay sonra hazırlanacaktır.) Görüşmeler sırasında (daha sonra Hilafetin İlgası için teklifi hazırlayacak olan) Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi, devletin dininin İslam olduğunu ve bunun garantisinin Teşkilat-ı Esasi"nin değişik maddeleri olduğunu belirterek muhafazakarların yüreğine su serpmiştir ama Rauf Bey liderliğindeki Halifeci grup sonun başlangıcında olduklarını fark etmiş olmalıdırlar.
Lütfi Fikri Bey"in mektubu
2 Kasım 1923"de Hüseyin Cahid"in gazetesi Tanin “Çok Yaşa Cumhuriyet” başlığını atar, Vatan ve Tevhid-i Efkar"da Cumhuriyet"in ilanına karşı olduğu bilinen Rauf Bey"in görüşleri yayınlanır.[26] İstanbul Barosu başkanı ve Dersim mebusu Lütfi Fikri Bey ise Halife"nin kendiliğinden çekileceği dedikodularına karşı yazdığı “Huzûr-u Hazret-i Hilâfetpenâhî"ye açık ariza” başlıklı mektubunu Tanin gazetesinde yayınlatır. 10 Kasım 1923 tarihli mektupta, yazar Abdülmecid Efendi"nin halifelikten istifa edeceği dedikodularına değinerek, eğer Abdülmecid Efendi Halifelikten kendi rızasıyla ayrılırsa, İslam dünyasına büyük hizmetleri dokunan Osmanlılar üzerinde büyük dış baskıların meydana çıkacağından dem vurmakta, Halife Efendi"nin kesinlikle böyle bir şeye kalkışmaması için adeta yalvarılmaktadır. Lütfi Fikri Bey"e göre Halifelik “manevi hazine” olup “istifa bir intihar” dır.[27] Aslında Mustafa Kemal"in Halifeliği kaldırmasından değil, Halifeliği üzerine almasından endişe ettiği hissedilen Hüseyin Cahit (Yalçın) ise Tanin"de “Şimdi de Hilafet Meselesi” başlıklı başyazısında Lütfi Bey"e destek vererek Halife"nin Türklerin gücünün kaynağı olduğunu, Halifeliği Türkiye sınırları dışına çıkarmanın intihardan farksız olduğunu söylemektedir. Hüseyin Cahid bu yayınlarını Kasım ayı boyunca da sürdürecektir. [28]
Rauf Bey ise Cumhuriyet"in ilanı üzerine verdiği demeçle 15 Kasım 1923 arasında kendisi gibi düşünen Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Refet paşalar ile Dr. Adnan Bey"i bir araya getirdiğini açık eder. Hatta bu arada Kazım Karabekir Paşa Halife Hazretlerine bir ziyaret yapıvermiştir.[29] Mustafa Kemal fırsatı kaçırmaz ve “Hilafetçi” Rauf Bey"i, 22 Kasım tarihli Halk Fırkası görüşmelerinde 8 saat boyunca sıkıştırır.[30]
Hilafet Hareketi"nin desteği
Bu süreç içinde önemli rol oynayan bir başka aktör ise 1919"da Hindistan'da kurulan Hilafet Komitesi"dir. Bilindiği gibi o tarihlerde İngiliz sömürgesi olan Hind alt kıtasında yaşayan 80 milyon kadar Müslümanı temsil ettiğini ileri süren komite Osmanlı Devletiyle maddî-manevî bağlar kurulmasında etkili bir rol oynamıştır. Dahası, Hindistan Müslümanları daha Balkan Savaşları sırasında kurdukları Encümen-i Huddam-ı Kabe adlı bir örgüt kurup Osmanlı Devleti"ne yardım için para toplamışlardır. Bu örgütün liderlerinden Muhammed Ali ve kardeşi Şevket Ali tarafından 22 Eylül 1919"da Lucknow"da toplanan Bütün Hindistan"ın Müslümanları Konferansı"nda ise Hilafet makamının önemine ve korunması gerektiğine işaret eden ayrıca Anadolu"nun Türklere bırakılması yolunda sekiz önemli karar alınmış ve toplantı sonunda Sultan Vahdettin"e sadakat mesajı gönderilmiştir.[31] Bu tarihten itibaren de komitenin Türkiye"ye ilgisi sürer, Milli Mücadele kadroları da Anadolu halkını düşman güçlere karşı harekete geçirmek için bol bol İslam faktörünü kullanırlar. Ama Sakarya Meydan Muharebesi"nin kazanılmasından sonra İslam desteğine ihtiyaç kalmamıştır. Nitekim Lozan Konferansı"nın kesintiye uğraması üzerine Paris"e gelen ve Londra"da yayınlanan Muslim Standard adlı gazeteye verdiği demeçte Hilafet Komitesi"nin manevi desteğini şükranla karşıladığını belirttikten sonra muhabirlerin Hilafetin akıbetine ilişkin sorularını 29 Kasım 1922 günü cevaplayan İsmet Paşa"ya göre Halifeliğin yetkilerinin yeniden Türkiye hudutları içine alınmasını Ankara"nın Müslüman milletlerin özgürlüklerine karşı gösterdiği hassasiyetin bir göstergesi olarak kabul edilmeli ve bundan memnuniyet duyulmalıdır. Çünkü eskiden saltanata ve hanedana yani bir şahsa bağlı olan Hilafet makamı Meclis"e bağlanarak kurum olarak güçlenmiştir.[32] 24-27 Aralık 1922"de Gaya"da toplanan Cemiyet-ül Ulema-yı Hind adlı örgüt ise TBMM"nin Vahdettin yerine Abdülmecit Efendi"yi halife seçmesini onaylamış ancak halifenin şeriatın gerektirdiği iktidar ve itibarı sürdürmesi ve İslam dünyasına danışılmadan statüsünün değiştirilmemesini dilemiştir.[33]
Bu mesajın anlamını kavrayamadığı anlaşılan Güney Asyalı Şii Müslümanların önde gelen liderlerinden ve Londra"daki İslam Cemiyeti"nin reisi Seyit Emir Ali ve İsmailiye mezhebinin lideri Ali Ağa Han, 9 Kasım 1923"de Halifelik makamı üzerine uzun bir mektup kaleme alır ve bunu The Times gazetesinde yayınlar.[34] Emir Ali mektubunda, dinsel meseleleri tartıştıktan sonra Halifelik eğer Osmanlı Hanedanından ayrılacaksa, bunun Sünni Müslümanların ittifakı ile olması gerektiğini yeni halifenin ise tüm Müslümanların yapacağı seçimle seçilmesini önermektedir. Bazı çevrelerce “İngiliz Hükümetinin Kalemi” olarak tanıtılan Emir Ali 1919"da toplanan Paris Konferansı"na, yine “Britanya ajanı” diye takdim edilen İsmailiye Mezhebinin lideri Ali Ağa Han ile birlikte katılan Şii temsilcidir. İngiltere"nin kadim düşmanı Rusya"nın doğal olarak karşıtı olan bu iki önemli şahsiyet İngiliz-Osmanlı işbirliğinin faziletlerine yürekten inanmakta ve bu işbirliğinin Rusların tehdidi altında olan Asyalı Müslümanlara güç vereceğini düşünmektedirler.[35]
Mektup krizi
Emir Ali ve Ali Ağa Han 24 Kasım 1923"de Ankara"ya bir mektup gönderirler. Mektupta yazarlar, kendilerini Türkiye"nin dostu ve gerçek destekçileri olarak tanıtmakta ve Halifeliğin şu andaki belirsiz durumundan ve Halifenin Türkiye"nin politik yaşamından dışlanmasından duydukları üzüntüyü belirtmektedirler. Yazarlara göre bu durum İslam"ın moral gücünü bozarak uzun vadede İslam dünyasını parçalanmasına yol açabilir. Ancak mektup Başbakan İsmet İnönü"den önce İstanbul basınının eline geçer. İkdam, Tanin ve Tevhid-i Efkar gazeteleri, 5 ve 6 Aralık 1923 tarihlerinde mektubu yayınlarlar.[36] Mektubun içeriği ve Sünni olmayan iki liderin Halifelik konusuna bu kadar dahil olmasının yarattığı kuşkular bir yana, mektubun Ankara yerine İstanbul"da ortaya çıkması büyük gerginlik yaratmıştır. Halbuki mektubun içeriği Hindistan Müslümanlarının yıllardır dile getirdikleri sempatinin tekrarından ibarettir. Hint Hilafet Komitesi"nin büyük çoğunluğu da Sünni"dir. Türkiye"den gelen tepkiler üzerine Ağa Han Londra"da The Times gazetesine bir açıklama yaparak “İngiliz telkini” ve “Padişahçıları teşvik” suçlamalarını reddeder.[37] İki Hintli soylunun mektubuyla Türkiye"nin tehlikeye girmeyeceğini gayet iyi bilen Mustafa Kemal"in bu olayı siyasi muhaliflerini sıkıştırmak için kullanması yakındır.[38]
İstanbul İstiklal Mahkemesi
8 Aralık 1923 tarihinde İsmet Paşa Meclis"te Britanya hükümetinin Ağa Han mektubu ile ilgili çalışmaları hakkında Meclis"te bir konuşma yapar. İnönü"ye göre yazarların niyeti Türkiye"ye yardım etmek değil aksine propaganda yapmaktır. İnönü “yabancı ülkeler Türkiye"nin milli çıkarlarına aykırı insanları kandırmaya ve sadakatsizliği cesaretlendirmeye devam ediyorlar” derken Rauf Bey, İsmet Paşa ile aynı görüşte olduğunu belirten uzun bir konuşma yaptıktan sonra sorunun “hükümetimiz ve milletimiz açısından büyük öneme haiz olduğundan” söz eder. Bu ateşli konuşmanın ardından İsmet Paşa meşhur Hıyanet-i Vataniye Kanunu uyarınca konuyu soruşturmak üzere bir İstiklal Mahkemesinin kurulmasını önerir ve mahkemenin kuruluşu, 156 kişinin katıldığı oylamada 22 çekimser oyla kabul edilir.[39]
Cebelitarık mebusu İhsan Bey reisliğindeki Mahkeme heyeti 10 Aralık"ta İstanbul"a varır. Mahkemenin boy hedefi Osmanlı Meclis-i Mebusanı"nda İttihat ve Terakki Fırkası"nın en sert muhaliflerinden biri olmasına rağmen Ahrar ya da Hürriyet ve İtilaf Fırkası"na katılmayıp bağımsız kalan Dersim mebusu ve İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey"dir. Ancak Salapuryacılar Cemiyeti Reisi Rizeli Ali Osman Ağa, Komünist Mehmet ve Şükrü efendiler ya da “Bayezıt Camiinde tesettür konusunda gerici vaazlar veren” İbrahim Ethem Efendi gibi değişik zanlılar da vardır.[40] Falih Fıfkı Çankaya adlı eserinde durumu şöyle özetler: “Yılın önemli olayları arasında İstiklal Mahkemesi var. Mahkeme Başkanı Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı İhsan ve savcı Vasıf (Rahmetli). Bizler duruşmaları izliyorduk. Basın Cumhuriyetin prensleri dedikçe gülüşüyordu. Öyle anlar oluyordu ki, sanki yargıçlar yargılanıyordu. İstiklal Mahkemesi"nin hiçbir zaman [İstanbul"a] gönderilmemiş olmasını arzu ederdim[41]. Falih Rıfkı kimsenin mahkum olmadığını söyler ancak bu doğru değildir. Daha sonra yargılanan İkdam, Tanin, Tevhid-i Efkar ve Vatan editörleri Halifelik işinden beraat ettikleri halde Lütfi Fikri Bey 27 Aralık 1923"te 5 yıl kürek cezasına mahkum olmuş, ancak af için TBMM"ye başvurmuş ve affedilmiştir. Ancak Mustafa Kemal amacına ulaşmış, İstanbul"un muhalif basınına gözdağı vermiştir.[42]
Abdülmecit Efendi"nin tavrı
22 Ocak 1924"de Mustafa Kemal başbakan İsmet Paşa"dan şifreli bir telgraf alır.[43] Paşa, Halife Efendi"nin bazı isteklerinden bahsetmektedir. Bunlar arasında en önemli olanı Halifenin bütçesinin arttırılmasıdır. Bu talep Mustafa Kemal"in canını çok sıkmıştır çünkü yeni oluşturulan Cumhurbaşkanlığı makamı için 247.320 lira ayrılırken, Halifelik makamı için bir önceki yılla aynı miktarda yani 331.695 lira tahsis edilmiş durumdadır.[44] Diğer talepler arasında bulunan Halifenin yabancı siyasi konukları kabul etmek için izni istemesi konusu ise Mustafa Kemal"in Halife yanlılarına nihai darbeyi vurması için altın tepside sunulmuş bir fırsat gibidir. Mustafa Kemal ani bir kararla aynı gün İsmet Paşa"ya bir telgraf yazar. Telgrafta Halife"nin gerek kendisi gerekse makamı ile ilgili olumsuz gösterilere yol açtığını belirtip yaşam tarzını, Cuma Alaylarını, tantanalı gezintilerini eleştiriyordu. Devamında Hilafet makamının ancak tarihsel bir anı olduğunu hatırlatarak Halife"nin bu tür siyasi ilişkiler kurmak istemesinin Cumhuriyet"e saldırı olduğunu söylemektedir. Telgraf, kendisine ayrılan ödeneğin yaşamını sürdürmesi için verildiği, debdebe için olmadığının hatırlatılmasıyla bitmektedir.[45] Mustafa Kemal ardından İstanbul"daki İstiklal Mahkemelerinde yargılanan gazetecilerle buluşmak üzere İzmir"e hareket eder. Amacı İstanbul İstiklal Mahkemesi dolayısıyla arasının açık olduğu İstanbul aydınları ile ilişkileri düzeltmektir. Bu yumuşamayı, Hilafetin kaldırılması için faydalı gördüğü açıktır.
Kayınpederi Uşakizade Muammer Bey"in Göztepe"deki köşkünde yapılacak olan toplantıya davet edilen gazeteciler İkdam"dan Mecdi Sadrettin ve Ahmed Cevad, Vatan"dan Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar"dan Velid Ebuziyya, Vakit"ten Ahmet Adım, İleri"den Celal Nuri (İleri), Akşam"dan Necmeddin Sadık, Tercüman"dan Hüseyin Şükrü, Tanin"den Hüseyin Cahit ve Matbuat Cemiyeti başkanı Ahmet Şerafeddin Bey"dir. Ancak toplantının gazetecilerin değil de Mustafa Kemal"in arzusu üzerine olduğunu toplantı öncesinde gazetesinde açıklayan Velid Bey İzmir"e geldiği halde Mustafa Kemal tarafından toplantıya kabul edilmez.[46] Anlaşılan en hafifinden bile olsa muhalefete tahammül yoktur. Konuşmanın sonunda Mustafa Kemal Halifeliği ilga etmeyi düşündüğünü açıkça belirttiğinde Hüseyin Cahit dışındakiler sessiz kalacaklar, Hüseyin Cahid Bey, İstanbul"a döndüğünde ise Velid Bey"le birlikte Halifelik yanlısı yayınlara devam ederek bu konudaki tutarlılığını gösterecektir .[47]
Halifeliğin İlgası
Mustafa Kemal 1924 Şubatında bir Fransız dergisine verdiği bir demeçte şöyle der: Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdarlarımızın Halife olmadıkları zamandır (.) Ne Acemler, ne Afganlılar, ne Afrika Müslümanları İstanbul Halifesini asla tanımadılar. Bütün İslam milletleri üzerinde yüce ruhani görevini yerine getiren tek Halife fikri gerçekten değil, kitaplardan çıkmış bir fikirdir. Halife hiçbir zaman Roma"daki Papa"nın Katolikler üzerindeki kuvvet ve iktidarını gösterememiştir (.) Biz Halifeyi eski ve saygıdeğer bir geleneğe saygı duyarak yerinde bıraktık. Halifeye saygımız vardır.”[48] Abdülmecit Efendi, hala durumu idrak edememiş olmalıdır ki, 12 Şubat günü Türkiye"ye gelen İngiltere temsilcisi Mr. Lindsay"ı kabul etmekten çekinmez. Tam bu günlerde İsmet Paşa, Kazım Paşa ve bir grup asker Harb Oyunlarının açılışına katılmak üzere İzmir"e gitmişler ve Mustafa Kemal"le buluşmuşlardır. Manevraların amacı Mussolini Yunanlılarla ittifak ederek Türkiye"ye saldırırsa Türk ordusunun başarılı olup olamaycağını anlamaktır ancak bir araya gelen devlet büyükleri bu arada Halifelik meselesini de görüşürler.[49]
Tam o sırada Mecliste bütçe görüşmeleri başlar. 3 Mart tarihindeki son oturumda bütçenin lehte ve aleyhte görüşlerin dinlenmesine geçildiğinde işin rengi ortaya çıkmaya başlar. Urfa milletvekili Şeyh Saffet (Yetkin) Efendi ve 53 arkadaşı tarafından verilen bir önerge ile Halifeliğin hem ülke içinde, hem de dış ilişkilerde iki başlılık yarattığı, Hanedanın yüzyıllardır bir felaket olduğu ve Türk milletinin yıkımına sebep olduğu, Halifeliğin bu açıdan Türkiye"nin bekası açısından yeni tehlikelere gebe olduğu söylenir ve ilgası istenir. Rize mebusu Ekrem Bey söz alır ve “Efendiler! Türk ulusunun bu kadar geri kalmasının nedeni padişahlardır. Türk ulusunun 600 yıllık ruhu ile son zamanlardaki ruhu arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişi cinayetlerle dolu ve Türk ulusuna hizmet etmemiş olan bu ailenin halifelik ile ilgisi nedir? Artık bu ismin oynayacağı siyasal rol çoktan geçmiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndaki Kanal savaşları, halifelik gücünün bir işe yaramadığını pek acı deneyimlerle anlatmıştır” der. İkinci Meclis"in tek bağımsız üyesi Gümüşhane mebusu Zeki Bey “Hilafet ittihat-ı İlâma-islam dünyasının birleşmesine imkan tanıyacak önemli bir vesiledir. Bendeniz (.) ittihat-ı İslam taraftarıyım (.) Hilafetin ilgasını kabul ederek bugünkü vaziyet dahilinde bu müthiş kuvveti düşmanların veyahut diğer hükümetlerin kucağına atmayalım (.) Bana öyle geliyor ki, bunun zamanı henüz gelmemiştir. Dokuz umde ile halka bunu ilan etmiştik” demeye cesaret eder ancak salondan yükselen itiraz sesleri arasında sesi kaybolur. Afyonkarahisar mebusu İzzet Bey “Biz özgürlüğe, Cumhuriyete, halkçılığa, milyonlarca insan kanı pahasına kavuştuk. Hâlâ bu kürsüden, halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkanları gördükçe hayret ediyorum. Eğer biz, Cumhuriyeti ilan ettikten sonra halifeliği bırakacak olursak, bir gün mutlaka saltanat geri gelecektir. Çünkü tarihte, hükümetsiz halife yoktur. Onun için bu yasa çok yerindedir. Hatta zamanı bile geçmiştir” diye haykırırken, Kastamonu mebusu Dadaylı Miralay Halid Bey “Kurtuluş Savaşı'nda "Halifelik makamını bütün vatanla birlikte kurtaracağız" dedik. Halk, halifelik makamı olmadan Cuma namazını kılamayacağı inancındadır” diyerek cılız da olsa Halifeliği savunmaya çalışır. TBMM Gizli Celse Zabıtlarına göre bu konuşmaları İzmir mebusu ve Adalet Bakanı Seyyid Bey"in “İslam tarihinde önemli bir başarıya imza atmak üzereyiz” diye başlayan uzun konuşması izler ve oylamaya geçilir. Seyyid Bey"in “Hilafetin dini değil siyasi ve tarihi bir kurum olduğu” yolundaki konuşması Meclisin muhafazakar üyelerini etkilemiş olmalıdır ki Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılması Hakkındaki (431 Sayılı) Kanun, oturuma katılan 158 üyenin 157"sinin oyuyla kabul edilir. Miralay Halid Bey Halifelik lehine konuşmakla birlikte Hilafetin ilgasında bir mahsur görmediğini söyleyerek lehte oy vermiştir.[50] Aynı oturumda daha önce Şer"iye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekaletinin İlgasına Dair Kanun ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu da kabul edilmiştir.[51]
Zabıtların incelenmesinden anlaşıldığı kadarıyla oturum 3,5 saat sürmüştür.[52] Konunun müzakeresi boyunca 34 milletvekili söz almış, bunların 19"u sadece hatiplere laf atmak suretiyle müdahale etmiş, 3"ü birkaç cümlelik konuşmalar yapmıştır. Geri kalan 12 mebus ise değişik uzunluklarda konuşmuşlardır. Müzakerelerin Latin harfleriyle yapılan çözümleri 40 sayfa olup, Adalet Bakanı Seyyid Bey"in konuşması 23 sayfa tutmaktadır ki, bu tüm konuşmaların yüzde 60"ıdır. Ancak Mete Tuncay"a göre Seyyid Bey"in konuşması zabıtlara daha sonradan “monte edilmiş” olmalıdır çünkü, bu konuşma 2 Mart 1924 günlü CHP Grup Toplantısı Tutanaklarında da vardır. Eğer bu doğru ise, bugüne TBMM zabıtlarının güvenilir kaynak olarak kabul edilmesi artık güçtür.[53]
Abdülmecid Efendi"nin tepkisi
Durumu Halife Efendi"ye bildirme işi İstanbul Valisi Haydar Bey"e ve Polis Müdürü Sadettin Bey"e kalmıştır. İddialara göre Abdulmecit Efendi, ilk anda karara inanmak istemez ve heyeti saraydan kovmaya kalkışır. Sarayın çevresinin sarıldığını ve telefon bağlantısının kesildiğini anlayınca sakinleşti ancak onu ülkeden ayrılmaya razı etmek için Vali beyin Ankara"dan gelmiş olduğunu iddia ettiği hayali bir telgrafı okur gibi yapması gerekecektir. Ertesi sabah, saat 5.00"de Halife ve ailesi halkın galeyana gelmesini önlemek için gizlice Çatalca İstasyonuna götürülür ve Simplon Ekpresi"ne (eski Şark Ekpresi) bindirildiler. Abdülmecit Efendi"nin istasyona gitmek üzere otomobile binerken “Mademki milletin ve memleketin saadet ve selameti için çalışıyorsunuz. Allah muvaffak etsin” dediği, trende kendisine ulaşmayı başaran gazetecilere ise “Bütün düşüncem, milletin kararı karşısında mütabaat etmektir. Millete duacıyım. Şimdilik İsviçre"ye gidiyoruz. Yabancı ihtiraslara alet olmayacağım” dediği rivayet olunur.
Tren Bulgaristan sınırlarına girer girmez, İstanbul basını haberi genel olarak olumlu bir dille duyurmaya başlar.[54] İzmir"de yayınlanan Yeni Turan Gazetesi ise 4 Mart tarihli nüshasında o günlerde İzmir"e ziyaret yapması beklenen Şeyh Sunusi"ye atıfla İzmir"de bir “Hilafet Kongresi” toplanacağından bahseder. 6 Mart tarihli Tevhid-i Efkar"da olayın “emri vaki” olduğuna değinildiği halde, 18 Mart"ta “Türkiye Şark"a veda etmiştir” başlığı ile günah çıkarılır. 8 Mart tarihli Resimli Gazete"de “Sultan Selim dahi hilafetin kaldırılmasından memnunluk duyardı” yazarken.11 Mart tarihli Hakimiyet-i Milliye olayı “Anadolu"nun sevinci” diye duyuracaktır. Bunlar olurken, 12 Mart tarihli Tanin"de “İstanbul"lu biri tarafından yazıldığı” iddia edilen imzasız bir yazı boy gösterir. Yazıda uzun uzun Halifeliğin tarihçesinden ve Hilafetin İlgasının ne kadar hayırlı olduğundan söz ediliyordu. Yazının günün ruhuna son derece uygun olmasına karşın imzasız yayınlanması epey şüphe çekmiş ama yazarı hiçbir zaman öğrenilememiştir.[55] Akşam gazetesinde yayınlanan bir haberde “Halifeliğin ilgasının doğal bir tamamlayıcısı olarak Ekümenik Patriklik makamının da kaldırılmasını” önerilirken[56] Hüseyin Cahid, Tanin"deki 13 Mart tarihli yazısında “laik olalım fakat laiklikle mutaassıplığı karıştırmayalım” diyerek okuyucularını Patriklik konusundaki bu girişimlerin doğru olmadığı konusunda uyarır ve ortalığı yatıştırır.[57] Aynı gün Şerif Hüseyin kendisini Halife ilan eder. Ardından 9 ülkenin yöneticisi daha kendilerini halife ilan eder.
Dış dünyadaki tepkiler
Halifeliğin ilgası haberleri Müslüman dünyasında büyük yankı uyandırır. Hilafet Hareketi"nin lideri Muhammed Ali Türkiye davası için 1,5 milyon pound yardım toplar ve hareketin başkanı Şevket Ali Ankara"ya bir telgraf yollayarak Mustafa Kemal"den kararı bir kez daha gözden geçirmesini rica eder. Mustafa Kemal Paşa kendisini şöyle yanıtlar: “Hilafet hükümet etme yeteneği demektir. Bu koşullar altında ayrı bir Halife Türkiye"nin iç meselelerinde ve dış politikasında ikilik çıkarır.”[58] Bu cevaba rağmen Komite Ankara"ya bir delegasyon göndermeye kararlıdır fakat Britanya hükümeti, delegasyona pasaport vermeyi reddedince bu iş gerçekleşmez. Son bir hamle olarak Komite Mustafa Kemal"e kendisinin Halife olmasını isteyen bir telgraf gönderecektir. Muhammed Ali toplanan paradan kalanları Antalya Mebusu ve Kızılay"ın Hindistan temsilcisi Rasih (Kaplan) Bey"e teslim eder.[59] Mustafa Kemal konunun bu hale gelmesinden büyük rahatsızlık duyduğunu belirterek “Efendiler açık ve kati söylemeliyim ki, ehli İslamı bir Halife heyulasıyla hala işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar yalnız ve ancak ehli İslamın ve bilhassa Türkiye"nin düşmanıdır. Böyle bir oyuna raptı hayal eylemek de ancak ve ancak cehil ve gaflet eseri olabilir (.) Rauf beylerin, Vehip paşaların, Çerkez Ethem ve Reşitlerin, bütün yüzelliliklerin, mülga Hilafet ve Saltanat hanedanı mensuplarının, bütün Türkiye düşmanlarının elele vererek aheyhimizdeki hareretli say-ü gayretleri, din gayretleriyle mi vuku bulmaktadır? (.) Buna inanmak için cidden kara cahil ve koyu gafil olmak lazımdır!” diyerek son noktayı koyar.[60]
Hanedanın yurtdışına çıkarılışı
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 3 Mart 1924 günü kabul ettiği 431 sayılı kanuna göre sürgüne gidecek olan Osmanlılar'ın sayısını 155 idi. O tarihte ülkede, 36'sı erkek, 48'i kadın ve 60'ı çocuk olmak üzere 144 hanedan mensubu vardı. Bunlardan 140'ı 15 Mart akşamına kadar ülkeyi terk etti. Aynı kanun uyarınca Abdülmecit ve ailesine 15 bin lira, şehzade ve sultanların (damatlar hariç) her birine 1000"er lira ödenecek, kendilerine istikamet olarak gösterilen İsviçre"nin başkenti Bern"e kadarki yolculuk masrafları ile yurt dışındaki ihtiyaçları için gereken miktar da hükümet tarafından karşılanacaktı. Abdülmecit"in İsviçre"ye girişi çok karılı evliliklerin yasak olması yüzünden sorunlu oldu. Dört karısından ikisi yanındaydı ve bunlar özel izinle girebildiler.
Şehzadelerden sonra kendilerine Türkiye'yi terk etmeleri için on gün süre verilmiş olan sultanlar, yani padişahların kızları ve kız torunlarıyla onların çocukları olan hanım sultan ve beyzadelerin de gitmesiyle Mart ayı sonunda Türkiye'de Osmanlı hanedanının artık hiçbir mensubu kalmamıştı. Memleketi son terk eden Osmanlı, 5. Murad'ın kızı Fatma Sultan oldu. Sürgün kanunu çıktığı sırada kızamıktan yatan ve iyileşene kadar Türkiye'de kalmasına izin verilen Fatma Sultan, üç çocuğuyla beraber Viyana'ya gittiğinde sürgün tamamlanmış oldu. Hanedan mensuplarına sadece gidişe mahsus birer pasaport verildi, mal varlıkları tasfiye edildi ve Türk topraklarından transit geçmeleri bile yasaklandı. Sürgün hanedanın kadın mensupları için 28, erkekleri için 50 yıl sürdü. Abdülmecit Efendi 1944"de Paris"te öldü. Kadınlara Adnan Menderes hükümeti tarafından 16 Mart 1952'de çıkartılan bir kanunla hakları iade edildi, Türkiye'ye dönüp yeniden Türk vatandaşı olmalarına izin verildi. Erkekler ise bu haklara 1974'te Bülent Ecevit'in ilk başbakanlığı sırasında çıkartılan genel af yasasıyla kavuşabildiler. Padişah torunlarının bir kısmı Türkiye'ye döndü, bir kısmı ise yıllar önce kurdukları düzenlerini bozamayarak önceden yerleştikleri ülkelerde yaşamaya devam ettiler.[61]
Bitirirken
1 Kasım 1922"de hem Lozan barış görüşmelerinde Halifeliğin gücünden yararlanmak, hem de devrimleri yavaş yavaş gerçekleştirmek için Saltanatla birlikte kaldırılmayan Halifeliğin aslında dış ilişkilerde, özellikle de Musul meselesinde hala gerekli olmasına ve bu makamın hem devletin başta Kürtler olmak üzere Müslüman tebaası açısından hem de dünya Müslümanları açısından bağlayıcı bir unsur olmasına rağmen neden alelacele kaldırıldığı meselesi hala cevaplanmayı beklemektedir. Bilindiği gibi hem ilk meclisin pek çok kararında, hem de 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasi'nin ilk maddesinde “saltanatın ve hilafet makamının kurtarılmasından” söz edilmiştir. 1 Kasım 1922"de, bu sözlerin ilk bölümünden vazgeçilmesi Vahdettin"in “hainliği” tartışmalarıyla sembolize olan olaylar yüzünden haklı görülebilir ama Saltanatın kaldırılmasından sonraki 16 ay içinde Halifelik makamının siyasi gücünün olmadığı, yaşanan sorunların ise biçimsel konulardan kaynaklandığı açıktır.
Musul meselesi ortada dururken, İngiltere"ye tek baskı yapma aracı olan Hilafetin dış baskıyla kaldırıldığı iddialarına gelince; İngiliz Dışişleri belgelerini inceleme fırsatını bulmuş olan Ömer Kürkçüoğlu İngiltere"nin Musul"daki bir görevlisinin Türklere tek Halifelik bağı ile bağlı olan Kürtlerin durumunu düşününce bu olayın “Türklerin kendi bindikleri dalı kesmelerinin İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel olduğunu” söylediğini aktarır. Kürkçüoğlu Hilafetin kaldırılmasının “İslam"ın Türklerle Kürtler arasındaki tek bağ olduğu, Türkler ise şimdi bunu kopardığına göre Kürtler de kendi geleceklerini düşünmek zorundadırlar” diyen Şeyh Said"in ayaklanmasında rol oynadığı gibi, bunun Musul üzerindeki Türk iddiasına da darbe vurduğuna inanır.[62] Dış baskıya inananların en ünlüsü, Rauf Bey"dir. Rauf Bey, İsmet İnönü"nün 4 Şubat 1923"de Lozan görüşmelerine ara verilmesini fırsat bulup, 18 Şubat"ta Ege seyahatini yapmakta olan Mustafa Kemal"le Eskişehir"de buluşmasından sonra Halifelik aleyhine faaliyetlerin artmasını İngiltere temsilcisi Lord Curzon"un Lozan"da İsmet Paşa"ya yaptığı baskılara bağlar. Rauf Bey"in daha Said Halim Paşa"nın sadrazamlığı döneminden (12 Haziran 1913-3 Şubat 1917) beri İngilizlerin Halifeliği para ile satın almaya çalıştıklarına inandığı bilinmektedir.[63]
Ancak olayların gidişatı Mustafa Kemal"in Halifeliğe karşı mücadeleyi siyasi rakiplerini tasfiye ederken uygun bir zemin olarak gördüğü ve Halifeliğin İlgası"nı temin ederek gücünü herkese gösterdiğidir. Nitekim bunun arkası gelecek, 13 Şubat 1925"te Halifeliğin kaldırılmasını gerekçe göstererek isyan eden Nakşibendi Kürt Şeyhi Said"in isyanını[64] bastırmak bahanesi ile çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte, Mustafa Kemal"in tek adamlığı iyice belirginleşecektir.
EKLER:
HALİFELİK MAKAMININ KISA TARİHÇESİ
Halife sözcüğü Arapça kökenli olup Peygamberin dünya işlerine vekaletini anlatır. Şii inancına göre Halifelik sadece Ali sülalesinden gelenlerin hakkıdır. Haricilere göre, halife veya imam olmak için sadece Müslüman olmak yeterlidir. Sünniliğe göre ise Kureyş Kabilesinden, reşit, erkek, iyi ahlak sahibi, bedenen ve kafaca sağlam bir kişi halife olabilir.
Hazreti Muhammed"in ölümü üzerine Halifelik uygulamasının başladığı, ilk halifenin de Ebubekir olduğu kabul edilir ancak kendisinin bu ünvanı kullandığı şüphelidir. Halife kelimesi ilk kez 655"de Osman"a yazılan bir mersiyede geçer. Bu unvanın sürekli kullanılması Abbasiler dönemine rastlar, ancak Abbasi dönemi aynı zamanda Halifeliğin sadece Bağdat"a sıkışıp kaldığı siyasi açıdan güçsüz olduğu dönemdir. Selçukluların Bağdat"ı ele geçirmesi ile Halifelik yeniden önem kazanır ancak bu durum 1258"de Hülagu"nun Bağdat"ı ele geçirip Halife Mutasım"ı idam etmesiyle son bulacaktır. Mutasım"ın amcası El Mustansır Billah"ın katliamdan kurtulup Mısır"daki Kölemenlere sığınmasını takiben, kendisinden başka devlet işlerinde hiç yetkisi olmayan 17 Halifenin varlığı bilinmektedir, ancak bu dönemde İslam dünyasının Halifelik diye bir makamdan haberdar olmadığı sanılır.
Osmanlıda Halife unvanı ilk kez Edirne ve Filibe"nin fethinden sonra I. Murad için Yıldırım Beyazıd tarafından kullanılmıştır. Mısır"daki Kölemen dönemine son veren Yavuz Sultan Selim"in önce Halife Mütevekkil"i İstanbul"a getirmeyi düşündüğü, ancak sonra Halep"te El Utrusk Camiinde okunan hutbeyle kendisine Mekke ve Medine"nin Sahibi unvanını verdiği, buna karşılık da Mekke ve Medine"nin Hizmetkarı unvanını istediği rivayet olunur. Mütevekkil, Yavuz"la birlikte İstanbul"a gelmiş, Halifelik unvanını İstanbul"da ve Mısır"da kullanmış, sonunda sefih bir hayat sürdüğü suçlamasıyla Yedikule Zindanları"na hapsedilmiştir. Kanuni tarafından Mısır"a gönderilen ve orada ölen Mütevekkil"in oğullarından Ömer, Osman ve Yahya ömür boyu Osmanlı devlet hazinesinden ödenek almışlardır.
Yavuz Sultan Selim"in Halife oluşuna dair hikaye bundan ibarettir. Yavuz"un oğlu Kanuni Sultan Süleyman"a yazdığı mektuplarda ya da 1517 tarihli fetihnamelerde Halife unvanını aldığından söz etmediği gibi, bazı tarihçilerin sefer dönüşü Ayasofya"da bir tören yapıldığına dair iddialarını destekleyecek belge de yoktur. Halifelik alameti sayılan Kutsal Emanetlerin İstanbul"a ne zaman geldiği de bilinmez. Batılı kaynaklarda (örneğin Mouradgea d'Ohsson"un Türkçe"de Osmanlı İmparatorluğu"nun Genel Tablosu adıyla yayınlanan eserinde) Mütevekkil"in halifeliği Yavuz"a devrettiğinden ilk kez 18.yy"da söz ederler. Halifelik meselesinin tekrar önem kazanması, II.Abdülhamid döneminde oldu. II. Abdülhamid Hollanda sömürgesi olan Cava"da Müslümanların haksız yere vergi alınması konusuyla ilgilenerek Halifelik makamına güç kazandırdı.[65] Ancak bu dönemde Halifelik meselesi kamuoyunda geniş biçimde tartışılarak kutsallık halesini kaybetmeye de başladı. Günümüzde radikal İslamcı çevreler Halifeliğin İlgası"nı “modern zamanların en büyük suçu” olarak kabul etmektedirler. Son olarak Usame bin Ladin 11 Eylül 2001 saldırısından sonra yayınladığı ilk video kaydında Halifeliğin İlgasına değinerek “80 yıllık” aşağılanmadan söz etmiştir[66].
SON HALİFE ABDÜLMECİT EFENDİ
Abdülmecit Efendi (29 Mayıs 1868, İstanbul - 23 Ağustos 1944, Paris) padişah Abdülaziz"in oğludur. Babasının ölümünden II. Meşrutiyet"in ilanına kadar sarayda kapalı bir yaşam süren Abdülmecit, 1876 yılında babası Abdülaziz'in askeri bir darbeyle tahttan indirilip yerine V.Murad'ın padişah ilan edilmesi, Abdülaziz'in Çırağan Sarayı Feriye Dairesi'ne kapatıldığı bir sırada bileklerini keserek intihar ettiğinin açıklanması, daha sonra tahtta çıkan II. Abdülhamid'in bu kuşkulu ölüm için soruşturma başlatarak aslında bunun bir suikast ya da cinayet olduğunu ortaya çıkarması ile büyük ruhsal sarsıntılar yaşamıştır. Amcasının oğlu Vahdettin"in tahta çıkması üzerine veliaht olan Abdülmecit, 1916'da ağabeyi Veliaht Yusuf İzzettin'in intiharıyla bir kez daha sarsılacaktır. Milli Mücadele sırasında Anadolu ile iyi geçinmeye çalışan Abdülmecit Efendi, 18 Kasım 1922"de TBMM tarafından Halife olarak seçilir ve bu görevini Halifelik makamının ilga edildiği 3 Mart 1924 tarihine kadar yürütür. Sürgünün ilk durağı İsviçre"nin Bern kentidir ancak oranın iklimine alışamadığı için 1924 Eylül"ünde Nice kentine taşınır. 1939"da yaklaşan harp tehlikesi ve sağlık sebepleriyle Paris"e geçer ve burada ölür. (Haydarabad Nizamı ile evlenmiş olan kızı Dürrüşehvar Sultan savaş nedeniyle cenazeye gelememiştir.) 10 yıl kadar süreyle Paris Merkez Camii"nde bekletilen tahnit edilmiş cenazesinin vasiyeti uyarınca İstanbul"a getirilmesi mümkün olmaz. Özel Kalem Müdürü Keramet Nigar"ın 1945 ile 1953 tarihleri arasında yaptığı bütün başvurular “encümene havale edilir.” Umudunu kaybeden kızı Dürrüşehvar Sultan tarafından 30 Mart 1954"de Mekke"ye götürülen cenazesi, Vahabi gelenekleri uyarınca yapılan cenaze töreni ile Harem-i Şerif"e gömülür.
Abdülmecid Efendi, devlet görevleri yanında, ressamlığı ve sanatsal olaylara verdiği maddi, manevi destekle öne çıkmıştır: Saray Ressamı Fausto Zonaro ve Sanayi-i Nefise Mektebi hocası Salvatore Valeri gibi önemli isimlerden resim dersi alan Abdülmecid Efendi, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin gazete çıkarma girişimlerine, Galatasaray Sergilerine, Şişli Atölyesine, Viyana Sergisine ve ünlü ressam Avni Lifij'in Paris'te burslu olarak okutulması gibi konulara destek olmuştur. Eserleri arasında Recaizade Ekrem, Abdülhâk Hamit, kızı Dürrüşehvar Sultan ve oğlu Ömer Faruk Efendi"nin portreleri; “Harem'de Beethoven”, “Harem'de Goethe”, “Avluda Kadınlar” adlı kompozisyonları ilk akla gelenlerdir.[67]
Dipnotlar:
1- Burada sözü edilen Giresunlu erler Muhafız Alayı Komutanı olan Giresunlu Topal Osman"ın gönüllüleridir. Bu konuda bir değerlendirme için Cemal Şener, Topal Osman Olayı, İst. 2004. Bu konudaki kişisel değerlendirmem için bkz. “Çağımızın bir (başka) kahramanı: Topal Osman”, http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=92
2- Paragrafta Atatürk"ün düşünceleri olarak verilen cümleler Nutuk"ta şöyle: “Efendiler, saltanatın ilgası, hilafet makamının salahiyetsiz kalışı üzerine, halk ile yakından temasa gelmek, ahvali ruhiye ve temayülatı fikriyeyi bir daha tetkik etmek mühimdi.”, Nutuk, İst. 1938, s. 504.
3- İsmail Arar, Atatürk"ün İzmit Basın Toplantısı, İst. 1969, s. 7-8.
4- Atatürk"ün Söylev ve Demeçleri, C.II, s. 100. Mustafa Kemal"in ibadet dilinin Türkçeleştirilmesine yönelik bazı adımlar atacağının ilk işareti 1 Mart 1922 tarihinde TBMM"nin üçüncü toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada görülmüştür. Şeriye ve Evkaf Vekaleti"ne hutbelerin Türkçeleştirilmesi konusunda önemli görevler düştüğünü söyleyen Mustafa Kemal “Minberlerden halkın anlayabileceği lisanla ruh ve dimağa hitap olunmakla ehli İslamın vücudu canlanır, dimağı saflanır, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur” derken “iman” ile “lisan” arasında bir ilişki kurmuştu. Aktaran Hüseyin Sadoğlu, Türkiye"de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İst. 2003, s. 266.
5- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İst. 1969, s. 349
6- Bu tartışmalara ait genel bir değerlendirme için bkz. Ayşe Hür, “Saltanatın İlgası”, Toplumsal Tarih Dergisi, Mart 2006, S. 147, s. 44-49.
7- Arar, s.8-9
8- Atatürk, 1938, Nutuk, s. 499-500.
9- a.g.e.,s.505-506. Mustafa Kemal, Refet Paşa"nın Halife"nin başyaveri ile Ocak 1923"ün başında yaptığı yazışmalardan ancak Hilafetin ilgasından sonra haberdar olmasını öfkeyle hayıflanarak anlatır.
10- Ali Fuad Cebesoy, Siyasi Hatıralar, I. Kısım, C. I, s. 159-167.
11- a.g.e., s. 207.
12- Arar, s.22, 38-40. Ayrıca bkz. Mete Tuncay, Türkiye Cumhuriyeti"nde Tek Parti Yönetimi"nin Kurulması, 1923-1931, Tarih Vakfı Yayınları, İst. 2005, s. 38-40 ve 43; Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet -İkinci Grup, İst. İletişim Yayınları, 1994. Mete Tuncay"a göre ne İkinci Grup zayıf bir gruptur, ne de Birinci Grup türdeş ve disiplinli bir gruptur.
13- Risalenin Latin harflere çevrilmiş tam metni için bkz. Tuncay, s. 57-66.
14- Tuncay, s. 53"teki 71no.lu dipnot.
15- Ali Şükrü Bey"in 27 Mart 1923"de Mustafa Kemal"in Muhafız Alayı Komutanı Giresunlu Topal Osman tarafından öldürülmesi ile bu olaylar arasında ilişki olduğu kabul edilir. Bkz. Cemal Şener, a.g.e.
16- Tuncay, s. 67-68.
17- Nutuk, 1938, s. 513-514. Mustafa Kemal"in Nutuk"taki ifadesi ile İsmail Arar"ın kitabında yer alan ifade arasında farklılıklar vardır ancak bunlar anlamı değiştirmemektedir. Bkz. Arar, a.g.e., s. 48-49; Michael M. Finefrock, From Sultanate to Republic: Mubtafa Kemal Atatürk and The Structure of Turkish Politics, 1922-1924, s. 117 (Basılmamış doktora tezi, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi"nde mevcuttur.)
18- Finefrock, s. 198. 15 Nisan 1923"de Hıyanet-i Vataniye Kanunu"nda yapılan tadilatla muhalefet etmek neredeyse imkansız hale gelecektir.
19- Akgün, s. 144.
20- Arar, s. 18-19.
21- Finefrock, s. 106-107.
22- 20 Ekim 1920 tarihli The National Weekly dergisinde yayınlanan makaleyi aktaran Seçil Akgün, Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, 1924-1928, s. 121.
23- Tuncay, s. 49. Tuncay"a göre yine de bir süre istenildiği kadar “uysal” bir meclis yaratılamamıştı.
24- Gotthard Jaeschke “Türkiye Cumhuriyeti"nin İlanı, Atatürk Devrimi Başlangıcı” Belleten, Cilt:37, s. 477.
25- Cumhuriyet"in nasıl ilan edildiği konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Faruk Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti"nin Kuruluşu (1923-1924), İst. İletişim Yayınları, 1998.
26- Akgün, s. 134.
27- Lütfi Fikri, “Huzûr-u Hazret-i Hilâfetpenâhî"ye açik ariza”, Tanin, 10 Kasım 1923. Ayrıca bkz. Falih Rıfkı Atay, Çankaya , s.283.
28- 11, 15 ve 16 Kasım 1923 tarihli Tanin"ler.
29- Akgün, s. 142.
30- Rauf Bey"in eleştirileri için bkz. 1 Kasım 1923 tarihli Vatan ve Tasvir-i Efkar gazetelerinden aktaran Tuncay, s. 74.
31- Tuncay, s. 74-75"teki 85 no.lu dipnot; Mim Kemal Öke, Mustafa Kemal Paşa ve İslam Dünyası, 1999, s. 47.
32- Bilal N. Şimşir (yay. haz.) Dış Basında Atatürk ve Türk Devrimi, C I: 1922-1924 , Belge No: 59, s. 156-162. Aktaran Öke, s. 85. Hilafet Hareketi ile Mustafa Kemal"in önderliğindeki Milli Mücadele ekibinin ilişkisi ile Halifeliğin kaldırılmasını sırasında ve sonrasındaki ilişkiler ayrı bir yazı konusu olacak kadar önemli olduğundan bu yazıda konu sınırlı biçimde ele alınmıştır.
33- Arnold Toynbee"den aktaran Tuncay, s. 73, 86 no.lu dipnot; Öke, s. 88-89.
34- Muhammad, The Indian Muslims, C. VIII, s. 187-190. Bu tarihler aynı zamanda Hilafet Hareketi"ne destek veren Hinduların İngiliz propagandalarının etkisiyle hareketten giderek uzaklaşmaya başladığı günlerdir.
35- Y. Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası (Ankara, 1973) s. 157; Emir Ali"nin yaşam öyküsü için: K. K. Aziz, Ameer Ali: His Life and Work (Lahore, 1968); Aga Khan, The Memoirs of Aga Khan, New York, 1954; Harry A. Greenwall, His Highness the Agha Khan: Imam of the Ismailis, Londra, 1952.
36- M. Kemal Öke, The Turkish War of Independence and the Independence of Struggle of the South Asian Muslims, The Khilafat Movement, Ankara 1991, s. 143-145.
37- Tuncay, s. 80-81.
38- Metin için Bkz. Şimşir (yay.haz) Dış Basında Atatürk, C. I, 1922-1924, Belge No: 134, s. 320-322.
39- TBMMGizli Celse Zabıtları, Cilt, IV, s. 314-328.
40- Tuncay, s. 84
41- Atay, s. 183.
42- Lütfi Fikri Bey"in İstanbul"da büyük bir taraftar kitlesine sahip olduğu, muhalifleri tasfiye etmek için çıkarıldığı belli olan yeni Avukatlık yasasına uygun koşullara sahip olmadıkları için Barodan 374 kişinin ihraç edilmesinden sonra bile Baro başkanlığına seçilmiş olmasından anlaşılır. Tuncay, 85.
43- Nutuk, 1965, C:II, s. 617-618.
44- Hakimiyeti Milliye, 15 Ocak 1924.
45- Telgrafın tam metni için bkz. Akgun, s. 263-264.
46- Hakimiyet-i Milliye, 5 Şubat 1924, aktaran, Akgün, s. 159. Tuncay, s. 89.
47- Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim (İstanbul), C. III., s. 105; Atay, s.389-393.
48- 11 Şubat 1924 tarihli Akşam gazetesinden aktaran Seçil Akgün, a.g.e. s. 99
49- Tuncay, s. 90; Akgün, s. 163-164.
50- TBMM Gizli Celse Zabıtları, C:II, s. 314-338.
51- Söz konusu kanunların tam metinleri için bkz. http://www.kelepirkitap.com/kitapfiles/tarih/bahirmazharerureten/tcdevrimyasalari.html
52- I. Parlamento Tarihi, C.I, s. 300 ve devamı.
53- Ayrıntılı değerlendirme için Tuncay, a.g.e., Dördüncü Basıma Not ve s. 69"daki 73 no.lu dipnot.
54- Bilal M. Şimşir, “Halifesiz 50 yıl”, Cumhuriyet, 26-30 Mart 1974; Keramet Nigar, Halife II Abdülmecid, İst. 1964, s.8 ; Seçil Akgün, a.g.e., s. 196-201.
55- Aktaran Mehmet Demiryürek, “Hilafetin Kaldırılmasının Türk Basınındaki Yankıları III”, Toplumsal Tarih Dergisi, Ocak 1995, S. 13, s.57-64. Kişisel kanım, Tanin"deki imzasız yazının Mustafa Kemal"e ait olduğu yolundadır.
56- Harry J. Psomiades, “The Ecumenical Patriarchate Under the Turkish Republic”, Balkan Studies, V. 2, 1961, s. 47-70.
57- Demiryürek, a.g.y., s.57-64.
58- Nutuk, 1965, C:II, s. 621.
59- Öke, s. 178-181. Bu paranın yıllarca dokunulmadan saklandığı, daha sonra bir kısmının İş Bankası"nın sermayesi olarak kullanıldığı rivayet edilir.
60- Nutuk, 1965, C.II, s. 622.
61- M. Karman Ardakoç, Hilafet Meselesi, İst. 1955, s.53-67; Murat Bardakçı, Hürriyet, 18 Ekim 1999. Bardakçı, Halife"nin Sirkeci"den gönderildiğini söyler ki, kaynaklar Çatalca"dan gönderildiğini gösterir. Akgün, s. 265-268.
62- Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri, AÜ SBF Yayınları, Ankara, 1978, s. 290-291.Tuncay, s. 82"deki 95 no.lu dipnot. Martin van Bruinessen, Agha, Shaik and State: On the Social and Political Otganization of Kurdistan, Utrecht:Rijksuniversiteitte, 1978. s. 281;
63- Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Ankara, 1965, s. 96-97. Kazım Karabekir Paşa"nın 1933"de Emekli Kurmay Albay Halit Akmansü"ye benzer bir açıklama yapması ile Necip Fazıl Kısakürek"in Hahambaşı Haim Naum"un rolü ile ilgili iddiası için bkz. Tuncay, s. 71"deki 77. no.lu dipnot. Bu tezi ileri sürenler İngiltere Parlamentosu"nun Lozan Anlaşması"nı imza tarihinden 7,5 ay, Halifeliğin ilgasından 3 gün sonra 6 Mart 1924"de onayladığını iddia ederler ki bu bilginin doğruluğunu tesbit edemedim.
64- Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, 1919-1925, Um:Ag Yayınları, 1991; Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınları, Ankara, 1992
65- Alternatif kaynaklar olarak bkz. Azmi Özcan, “Hilafet; Osmanlı Dönemi,” Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, c.15, s. 546-553. Abdülmecid ve II. Abdülhamid döneminde Halifeliğin durumu için bkz. Mümtaz"er Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994, s. 145-146.
66- Bu bölüm, İslam Ansiklopedisinin “Halife” maddesinden kısaltılarak yazılmıştır. Günümüzdeki Halifelik tartışmaları için P. Berman, Terror and Liberalism, New York, 2004.
67- Bu bölümler Keramet Nigar"ın Halife II. Abdülmecid adlı kitabı ile, Kıymet Giray"ın www2let.uu.nl/Solis/anpt/ejos/pdf4/47Giray.pdf adresinde, “Son Halife Veliaht Abdülmecid Efendi"nin Yaşamı ve Sanatı” adlı makalesinden derlenmiştir.

Haksöz

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim