• BIST 97.533
  • Altın 145,647
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Ankara 9 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Konya 12 °C
  • Antalya 16 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Erzurum 4 °C
  • İzmir 18 °C
  • Rize 14 °C

Bedr'i, Hayber'i, Kerbela'yı Solumak İsteyenler Güney Lübnan'a Gelsin

Nureddin Şirin

Lübnan"da bulunuşumuzun en etkileyici anı, Hizbullah"ın Siyonist işgal güçlerini bozguna uğrattığı Güney Lübnan"ın Mlita bölgesinde açılan direniş ve zafer sergisi ve açık hava müzesini gezmek oldu.

Seyyid Hasan Nasrullah"ın tele-konferans yoluyla yaptığı konuşmasını dinledikten sonra, binlerce Lübnanlıyla birlikte sel gibi düzenlenen alana akmaya başladık…

Alana girdiğimizde ilk gördüklerimiz, parçalanan İsrail tankları, zırhlı araçları ve yüzlerce İsrail askeri miğferi oldu…

Bir bakıma "İsrail mezarlığı"ydı bu, diğer bir deyişle, siyonist İsrail rejiminin yenilmez sanılan “güçlü” ordusundan geri kalan "enkaz yığını"…

1967 savaşında, üç Arab devletini ağır bir yenilgiye uğratan siyonist rejim, ardından Arap devletlerine bir bir elini öptürmeye başlamıştı; bundan da öte bazıları da neredeyse bu siyonist rejimin ayaklarını öpmeye başlamıştı.

Ancak Hizbullah savaşçıları 18 yıl süren destansı direnişiyle, elleri ve ayakları öpülen bu siyonist rejimin, elleri ve ayaklarının nasıl kırılacağını gösterdi…

Bu kutlu zaferin 10. yıldönümü dolayısıyla savaşın en şiddetli geçtiği geniş bir alanda açılan açık hava sergisinde gördüğümüz bu ilk manzara doğal olarak bizleri yüzyıllar öncesine, Hayber kalesinin fethedilişine götürdü…

Yenilmez ve yıkılmaz sanılan bu Yahudi kalesi, Zülfikar"ın karşısında nasıl darmadağın oldu ise, Zülfikar"ı eline alan Hizbullah savaşçıları da Siyonist rejim güçlerini cihad, mukavemet ve istişhad ile tam bir bozguna uğratmıştı…

Siyonist rejim komutanlarının geçtiğimiz günlerde yaptığı itirafta da belli olduğu üzere, Siyonist İsrail rejimi Hizbullah"ın sarsıcı direnişi karşısında Güney Lübnan"da tutunamayacağını anlayınca tavşanlar gibi kaçmak zorunda kalmış ve böylelikle, Siyonist rejimin yenilmezliği de tarihin çöplüğüne atılmış oldu…

Filistin İslami Cihad komutanı Ebu Ahmed'in belirttiği üzere, Hizbullah"ın bu zaferi sadece işgal altındaki Lübnan topraklarının kurtarılması anlamında değildi, Siyonist rejimin İslami direnişle hezimete uğraması, Filistin topraklarında da büyük bir özgüven, irade ve cesaretin tohumlarını ekmişti…

Peki Hizbullah bu zaferi nasıl kazanmıştı, dayandığı güç, sahip olduğu silah neydi? Yenilmezlik zırhına bürünen siyonist İsrail rejimini böylesine bir hezimete uğratan başarının sırrı neredeydi..?

İlk olarak parçalanmış Siyonist tankları ve zırhlı araçlarından arda kalan enkaz yığınlarını geçtikten sonra ağaçlık bölgeye, yamaçlara doğru ilerliyoruz…

Herkesin büyük bir duygu seli ile toplandığı bir alana geldiğimizde, kulaklarımıza melekuti bir ses gelmeye başlamıştı; Hizbullah lideri ve direniş cephelerinin komutanı Seyyid Abbas Musavi"nin kuytu bir yere çöküp sürekli yaptığı duanın sesiydi bu…

Seyyid Abbas"ın duası kasetten okunuyordu; buraya gelip de yaptığı dua. Münacaat, yakarış…

Seyyid Abbas gece vakitlerinde yaptığı duasında sıklıkla “Ya Rabbi! Beni şehadetle rızıklandır, beni dostlarının yanına al!” diye yalvarıyordu Rabbine…

O, güvenli bölgelerden mücahidlere emir ve talimat veren bir lider değil, mücahidlerin arasında, onların önünde ve hatta onların hizmetinde bir komutandı…

Onun bildiğimiz şu sözünü hatırlamamak mümkün mü?

"Gidin İsraillilere söyleyin, biz Muhammed Ordusu'yuz ve Kudüs yolunda ilerliyoruz! Biz direnişiz, direnişi başlattık, işgal altındaki İslam toprakları kurtuluncaya kadar da direniş olarak kalacağız"

Siyonist düşmana karşı direnişte şehadet makamına ulaşan şehidleri kendi elleriyle Allah"a uğurlayan Seyyid Abbas Musavi"nin vuslat arzusu da gittikçe artıyor, insanın benliklerine işleyen o melekuti sesiyle şehid olmak için Rabbine yalvarıyordu….

İşte Şehid Abbas Musavi"nin sıklıkla dua ettiği yerin başına gelmiştik…

Önümüzde biriken insanların ziyaretlerini bitirmesini bekliyorduk; ve sonunda o yere biz de ulaşarak diz çöktük.

Önümüzde bir Kur"an bir seccade ve bir de Seyyid Abbas"ın dua ederken çekilmiş resmi vardı…

Ağaçlık bir bölge, çukur bir yer…

Seyyid Abbas"ın makamıydı burası.. Taş, toprak ve ağaçlık.

Hizbullah savaşçıları siyonist düşmana karşı başta Katyuşa füzeleri olmak üzere, birçok etkili silah kullanıyordu, bazen de ellerindeki otomatik silahlarla siyonist düşmanla göğüs göğse çatışmalara giriyor, bazen motosikletlerde taşıdığı roketatarlarla siyonistlerin tanklarını ve zırhlı araçlarını havaya uçuruyordu…

Ancak siyonist düşmanı bozguna uğratan ne Katyuşalar, ne roketler ne de bombalar idi…

Hizbullah"ın kazandığı bu büyük zaferin sırrı, Seyyid Abbas"ın o mekana çöküp de dudaklarından dökülen yakarışlarıydı…

Rabbi ile kurduğu bağ, O"na olan teslimiyet ve tevekkül, O"na olan kavuşma arzusu, Rabbine verdiği sözde sadakati, yenilmezlik zırhına bürünen Siyonist rejimi hayal dahi edemeyeceği bir bozgunla yüzleştiriyordu…

Acaba bizlerin de dudaklarından böylesine bir yakarış dökülebilir mi? Bizlerde de teslimiyet ve tevekkülün gücüyle donanacak irade oluşabilir mi? Bütün benliğimiz şehadet arzusuyla yanıp tutuşabilir mi? Allah"tan gayri her şeyden kopabilecek bir ihlas ve zühd ruhumuzun derinliklerine işleyebilir mi?

Bundan gayri zafer nasıl gelsin ki?

Kaçak dövüşerek, ya da dövüşür gibi gözüküp kaçarak, dünyevi hesap ve planlarımızın üzerine mücadele kılıfı giydirerek, cihad, direniş ve şehadet kelimelerini fesağat ve belağatla telaffuz edip de, parmağımızın kanamasından bile kaçınarak zafer gelir mi?

Hırs ve ihtiraslarımız, günah ve ayıplarımız, kalplerimizde biriktirdiğimiz kirlerimiz şöhret arzusu ve tutkularımız Rahmani bir zaferin yolunu açabilir mi?

Koltuklarımızın sıcaklığı, sofralarımızın lezzeti, lüks ve konforun dayanılmaz cazibesi bizi zafere ulaştırabilir mi?

İşte arzuladığı şehadete kısa zaman içinde hanımı Ummu Yasir ve küçük yavrusu Hüseyin ile birlikte ulaşan Seyyid Abbas"ın kişiliği, ihlası, adanmışlığı, Rabbani şahsiyeti, Mlita tepelerinde, taş ve toprakların arasında, "Özgür Kudüs"ün kapısını aralayacak olan büyük zaferin bir muştusu olarak yükseliyordu…

İlahi yardım ve zafer Seyyid Abbas"ın inancında, akidesinde, mektebinde yazılıydı; Allah"ın salih ve sadık kulları için yazdığı mukadderattı bu:

"Galip gelecek olan ancak Hizbullahtır"

Bizler de hissiyat girdabında Şehid Abbas"ı selamlama, onun kutlu cihadına olan minnettarlığımızı izhar etme, onun hatıratına ve mirasına olan bağlılığımızı tazeleme arzusu ile oturup Fatihalar okuduk; dua ettik Rabbimize; bizi de bu aziz şehidlerin yolunda yürüyenlerden kılması için…

Seyyid Abbas"ın izzet ve keramet dolu bu makamından ayrılıp ilerlemeye başladık…

Her tarafta direnişin anıları, izleri vardı. Hizbullah savaşçılarının kullandıkları silahlar çıkıyordu karşımıza.

Enfal süresinin canlı örnekleriyle karşımızdakiler, Hadid süresindeki “demir” tüm azametiyle gözler önündeydi…

İsimleri farklı olsa da hepsini tek kelimeyle tanımlayacak olursak, “Zülfikar”dı hepsi…

Bedir"de, Hayber"de, Hendek"te savrulan Zülfikar….

Ve son olarak, Kerbela"da Şehidlerin efendisi Hz. Hüseyin"in elinde tuttuğu Zülfikar…

Buranın adı ne Medine, ne Hayber ne de Kerbela idi…

Lübnan"ın güneyindeki adına Mlita denilen dağlık, tepelik ve yamaçlardan oluşan bir bölgeydi ama, orada bulunurken soluduğunuz tek şey Medine, Hayber ve Kerbela oluyordu…

İlerleyerek devam ettik…

Bir bölgeye geldiğimizde sığınakların olduğu alana geçtik…

Kayaların altına oyulmuş uzun sığınaklar…

Sığınak mı desek, yer altı siperi mi desek bilemiyorum ama, içlerine girdiğimizde bambaşka bir dünya ile karşılaştık…

Direniş komuta kademesinin siyonistlere yönelik operasyon planları yaptığı odalar, mutfak ve mahzen olarak kullanılan yerler, mescid için ayrılar bölmeler, yer yatakları, silahların konulduğu özel alanlar vs…

Ancak burada en çok dikkatimizi çeken hemen her yerde, Kur"an-ı Kerim ve dua kitapları vardı…

Savaşın en şiddetli ve zorlu anlarında ellerinden düşürmedikleri kitaplar…

İbadet, secde, tilavet, dua, münacat…

İşte muhlislerin, mücahidlerin, sadıkların, adanmışların melekuti dünyası…

Ve bir şifre…

Neydi bu şifre acaba? Bütün bu gördüklerimizin şifresi ne anlama geliyordu?

Yer altındaki bu sığınaklarda, siperlerde her odada mutlaka İmam Humeyni ile İmam Hamenei"nin resimleri vardı…

Hurremşer ve veya Huveyze değildi burası…

Başka bir ülkenin toprakları…

Güney Lübnan…

Beyrut havaalanından şehre doğru giderken, özellikle Hizbullah"ın kalesi olarak bilinen Dahiye bölgesinde gezerken, daha sonra Güney Lübnan"a doğru hareket edip caddelerden, alanlardan meydanlardan geçerken sıklıkla gördüğümüz resimlerdi bunlar…

Büyük panolar, posterler olarak karşımıza çıkıyordu her bir yanda…

Bu resimlerin yanında bir de Mescid-i Aksa resimleri vardı…

İşte, rıhletinin yıldönümünde kendisini rahmet, minnet ve özlemle andığımız İmam Humeyni"nin, İslam inkılabının zaferinin yıllar öncesinden beri gerçekleştirmek istediği hedef…

Daha kıyama kalktığı ilk günlerde “İsrail yıkılmalıdır” diyen İmam Humeyni, İslam İnkılabı"nın zaferinin hemen ardından “Amerika"nın İran"daki ayaklarını kırdık; şimdi sıra İsrail"i ortadan kaldırmaya geldi” diyerek "Özgür Kudüs İSrail'siz bir dünya" hedefini göstermişti..

İmam Humeyni, siyonist rejimin ortadan kaldırılmasını hedef olarak gösterirken, bunun gerçekleşmesi için de gereken mücadele ve direniş zeminini de hazırlıyordu…

İşte Hizbullah bunun için doğdu, bunun için ayağa kalktı, bunun için yürüdü ve bunun için direndi…

Güney Lübnan demek, İmam Humeyni"nin azim ve iradesinin tecellisi demektir; Güney Lübnan demek Kudüs"e giden yolun açılması demektir. Güney Lübnan demek, Hüseyn"in kanından doğrulan Kerbela çocuklarının eline Zülfikar"ı alıp Yahudilerin Hayber"ini başlarına yıkmak demektir. Güney Lübnan demek, işgal altındaki Filistin topraklarına “biz döndük” demektir. Güney Lübnan demek, “Özgür Kudüs ve İsrail"siz bir dünya”yı İslam Ümmeti"ne müjdelemek demektir…

Acaba bu sözlerimizde bir mübalağa mı var? Ya da bir propaganda mı yapıyoruz?

Mlita"dan sonra Taybe adlı köye geçmemiz bu sözlerimizin ne anlama geldiğini çok daha iyi anlatacaktır elbet…

Taybe…

Tam snırda olan bir köy..

Yamaçlara inşa edilmiş seyrek evlerden oluşan, bir köy..

Gece vaktiydi köye girişimiz..

El Menar televizyonunda çalışan Ali adlı kardeşimiz aracıyla gelip bizi karşıladı. Yanında da kardeşi vardı, ismi Firas…

Firas kardeşin duruşu, hal ve hareketleri farkını belli ediyordu ilk anda…

Temmuz 2006 savaşında, roketatarlarla sınırdaki siyonist rejim karakolunu havaya uçurarak 10 İsrail askeri ile çok sayıda askeri yaralayan, bundan dolayı da siyonist rejim tarafından arananlar listesinin başında yer alan Firas...

Daha sonra siyonist işgal güçlerinin saldırısında ayağından yaralanan, bulunduğu yerden sürüne sürüne yamaç bir bölgeye gelen, İsrail askerlerinin yakınına geldiği halde farkedilemeyen Firas...

Kendisini korumak için siyonist işgal güçleriyle çatışmaya giren altı Hizbullah savaşçısının şehid olduğu olayda yaralı haliyle 500 mt kadar uzaktaki üç katlı evin en alt katına giren, eve gelen İsrail askerleri tarafından görülmeyen, 12 gün aynı evde yaralı, aç ve susuz bir şekilde hayatta kalan, şimdi de aynı siperlerde siyonist düşmana karşı silahıyla tetikte bekleyen Firas..

Ali kardeş kulağımıza eğilerek “bu benim kardeşim Firas, senin geleceğini söyleyince komutanlarından beş dakikalığına izin alıp geldi, seni gördükten sonra tekrar geri dönecek” dedi.

Elinde telsizi vardı, ara sıra telsizden gelen seslere kulak veriyor, bazen de kendisi telsizle konuşuyordu…

O sırada yanımıza bir araç geldi durdu, içinden bir hanımla biri kız iki çocuk indi. Erkek çocuğu kucaklayıp öptüm.

Firas ile o hanım arasında bir şakalaşma geçti, diğer Lübnanlı arkadaşlar da gülünce, Ali kardeşimiz "bu hanım Firas'ı savunmak için şehid olan mücahidlerden birinin hanımı, bunlar da onun çocukları. Firas'ı her gördüğünde ona takılıyor "kocam senin yüzünden şehid oldu"diyor" diyerek aralarındaki espriye açıklık getirdi.

Ardından Firas ile Ali kardeşlerin o hanımla kucaklaşarak veda ettiklerini görünce "bu hanım neyin oluyor?" şeklimdeki soruma "halam" diye karşılık veriyor.

Yani Firas'ı korumak için şehid düşen mücahid Firas'ın halasının kocası...

İşte böyle bir anda tekrar araçlara binip hareket ettik...

Siyonist İsrail rejimi hemen sınırın ötesinde büyük bir tatbikat başlatmış, buna karşılık Hizbullah savaşçıları da ellerini tetiğe uzatmış, teyakkuza geçmişti…

Hassas ve kritik bir an olduğu için, sadece beş dakikalığına gelen Firas kardeşimizle, komutanlarından ek izin alması sonucu iki saate kadar oturup sohbet etmiş, bölgeyi biraz dolaşmıştık…

Önce araçla tam sınıra gittik; sınırdaki direkte üç bayrak asılıydı; Lübnan, Hizbullah ve Filistin bayrakları… Karşıya baktığımızda farlarını yakmış İsrail araçlarının sürekli hareket halinde oldukların gördük, birisi de önümüzden gelip geçti…

Sınıra geldiğimizde Lübnanlı kardeşlerimiz karşımızda duran bölgeyi bize göstererek, “işte Filistin” dediler…

Bizler zamanla medyanın da etkisiyle “İsrail” demeye alıştık…

“İşte Filistin” deyince bir anlık bir duraksama yaşadım zihnimde.

Hizbullah, “İsrail” adı altında Siyonist rejimin kurulduğu bölgeyi “işgal altındaki Filistin” diye tanımlıyor. Bulunduğumuz bölge de “Kuzey Filistin”di…

Siyonistlerle neredeyse burun burunaydık, yumruğumuzu sallasak siyonistlere değecek gibi….

Hizbullah bayrağı altında, işgal altındaki Filistin topraklarına bakıyorduk…

Mahzun ve esir Filistin…

Hizbullah savaşçısı Firas, bir taraftan da eliyle işgal altındaki Golan tepelerini gösteriyordu bize.

Hemen yakında İmam Humeyni"nin dev bir panosu, bakışları da Filistin"e doğru…

Rıhletinin yıldönümünde İmam Humeyni"yi anarken çok şeyler söylemek isterdim kuşkusuz, ancak, hemen sınırda Filistin"e doğru bakan İmam Humeyni"nin resmi belki de bu söyleyeceklerimizi en güzel şekilde özetliyordu…

Mlita"daki yer altı sığınaklarında İmam Humeyni"nin resimlerini görünce, aslında büyük bir zaferle sonuçlanan direnişin asıl banisinin Rahmetli İmam Humeyni olduğunu çok daha iyi kavrıyorduk…

Kum"da, ders verdiği medresesinde ayağa kalkmıştı tek başına, Şehinşah denilen Pehlevi tağutuna karşı…

Korkmadı, tehditlerden, sürgünlerden yılmadı; önce İran"da İslam İnkılabı"nı zafere ulaştırdı, sonra da Güney Lübnan"da siyonist işgal ordusunu bozguna uğrattı, şimdi gözleri Filistin"in üzerinde…

Hizbullah savaşçılarıyla görüşmemizde dedikleri “bu sefer inşallah Kudüs"e gireceğiz” şeklinde oldu…

Kudüs"ün özgürleştiği günleri bu denli hissedilmek başka nasıl olabilirdi?

Üzerinde Siyonist işgal askerlerinin dolaştığını görsek de, bir "fecr-i sadık" olarak ufuklarda Özgür Kudüs"ü görüyorduk artık…

Devam edecek


velfecr

Bu yazı toplam 2783 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim