• BIST 97.988
  • Altın 242,791
  • Dolar 6,2605
  • Euro 7,3554
  • Ankara 15 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Konya 15 °C
  • Antalya 26 °C
  • Diyarbakır 25 °C
  • Erzurum 9 °C
  • İzmir 20 °C
  • Rize 21 °C

20 Yıldır Cezaevinde Olan Mehmet Ali Başaran Yaşadıklarını Anlattı

20 Yıldır Cezaevinde Olan Mehmet Ali Başaran Yaşadıklarını Anlattı
‘Her gün ulaştığınız ve farkında olmadığınız Allah’ın birçok nimeti bizim için özlemdir’

 

Türkiye’deki Müslüman siyasi tutsaklar cezaevlerinde yaşadıklarını yazmaya genel olarak pek yanaşmıyorlar. Zulme, haksızlıklara, sıkıntılara Allah için katlanan insanlar, ciddi tecrübelerden teşekkül eden hatıralarını paylaştıklarında “sızlanıyor, şikâyet ediyor veya nefsini işin içine katıyor” gibi algılanmaktan çekiniyorlar. Oysa ki 28 Şubat günlerinden bu yana –halen- yüzlerce siyasi Müslümanın zindanlarda bulunuyor olması bize cezaevleri denen imtihan için birikimli olunması gerektiği dersini veriyor.

20 yıldır cezaevinde bulunan yazar Mehmet Ziya Gümüş, “Bir Tebessüm Bir Tefekkür” adlı iki kitapla cezaevi gibi "suratsız" bir dünyayı mizahi bir dille anlatıyor. 

Mehmet Ali Başaran’ın gerçekleştirdiği söyleşi şu şekilde: 

Cezaevi merkezli hatıralara; yaşanmış, trajik veya komik, fıkra gibi olaylara yer verdiğiniz “Bir Tebessüm Bir Tefekkür” adlı, birbirinin devamı olan iki kitabın arkasında kaç yıl, kaç cezaevi, kaç mahkûm var? Bu kitaplar nasıl ortaya çıktı?

Yaklaşık 20 yıldır cezaevindeyim. Bu yılların altısını Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde geçirdim. D Tipi’nin fiziki yapısı nedeniyle birkaç koğuş birbirimizi görebiliyorduk. Hemen hemen her gün ikindi namazından sonra okul ve dosya arkadaşlarımın bulunduğu bir koğuşa gider, orada sohbet ederdik. Tam bir “kıraathane” havası… O sohbetlerde her şeyi konuşur, değerlendirirdik. Hatıralarımızı anlatıyor, unutulmaya yüz tutmuş anılarımızı canlandırıyorduk.

Bir gün laf arasında “bu hatıralarımız ziyan oluyor, ölüyorlar, bunların yazılması gerekir. Andre Gide şöyle der: ‘Hatıra yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.’ Keşke bu hatıralarımızı korusak, yazsak” dedim. Bunun üzerine, arkadaşlardan biri, “senin kalem ve kâğıtla aran iyidir, sen yaz, eminim güzel bir çalışma çıkar ortaya” dedi.

Sevdiğim ve saydığım bu abimin salık vermesiyle yazmaya karar verdim. Kitaplarımın arkasında 26 yıl ve binlerce mahkûm vardır. 15 cezaevinde cereyan eden hatıralardır.

Gardiyanlar, bulunduğunuz cezaevinin idarecileri böyle bir kitabı nasıl karşıladılar? Anlattığınız, biraz da onların hikâyesi sonuçta. Eleştiriler, yorumlar nasıl?

Birinci kitap çok güzel karşılandı. İkinci kitabım ise hiç beklemediğim şekilde tepkiyle karşılandı. Sorunuza yeterli cevap veremeyeceğim. Benim ortamım yeterince yazma imkânı vermiyor. Kolay bir süreçten geçmiyoruz anlayacağınız. Bu sorunuzun cevabı ikinci kitabın önsözünde bulunmaktadır.

Kitaplarda yer almamış, yeni bir hatıranız varsa anlatmaya değer, okurlarla paylaşır mısınız? 

20 yıl öncesine, teknolojinin henüz bu kadar gelişmediği günlere ait bir hatıra anlatayım.

O gün cezaevi idaresi mahkûmlara kivi vermişti. İnanılması güç ama kimse bu meyveyi tanımaz. Koğuşta, okumuş, gün gören, bilen iki kişi de vardır. Onlar da kiviyi tanımazlar. Nasıl yenildiğine ilişkin görüşler serdedilir. Sonuç olarak kabuklarının soyularak yenildiğini kimse söylemez. Bizimkiler kivileri kabuklarıyla beraber yerler.

Bu hatıranın içinde bulunan bir kardeş bir gün bana başka bir kivi hatırasını anlattı. Bu sefer başka bir cezaevi… Cezaevi idaresi yine kivi verir. Kardeşlerimize komşu bir koğuş kiviyi patates sanır. Normalde mahkûmlara çiğ bir şey verilmez. Kendilerine çiğ patates verilmesine bir anlam veremezler. Patates sandıkları kivileri çay semaverine koymuşlar, kaynatmışlar da kaynatmışlar. Kivilerin anasını ağlatmışlar.

Kimse kusurumuza bakmasın, aramızda 26 yıldır cezaevinde olup cep telefonuna dokunmayanlarımız var. Dünyamız biraz farklıdır. Bir garip hayattır bizimkisi.

Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Bu soruyu 20 yılını cezaevinde geçirmiş birine sormak ne derece doğrudur, bilmiyorum. Her ne kadar özlem ve hasret iç içe geçmiş yakın anlamlı kavramlar olsa da aralarında ince bir fark olduğunu düşünüyorum.

İnsanın bedeninde saça siyahlık veren bir madde varmış. O madde tükenince saç ağarmaya başlıyor, beyazlıyormuş. Bir asrın dörtte birine varan esaret hayatı da beynimizde özlemi besleyen hatları, damarları tıkamış, köreltmiş.

Özlemde daha önce görülen bir şeyi tekrar görme arzusu var. Hasrette ise daha önce görülmemiş bir şeyi görme arzusu var. Biraz açayım... Cezaevine girdiğimde oğlum bir yaşındaydı. Şimdi 21 yaşında. Onunla hiç bir sofrada oturup yemek yememişim. Onunla oturup bir yemek yeme arzum, hasretim var.

En büyüğü 25 yaşında olan 21 yeğenim var. Küçük iki tanesi hariç diğerlerini henüz görememişim. Onlarla bir sohbet etme hasretim var. Cezaevine girdiğimde kardeşlerim küçük çocuklardı. Şimdiyse evliler. Onları aileleriyle evime davet etme hasretim var. Bütün aile bireylerini bir arada görme hasretim var.

İşte bunları yazarken özlem duygularımın depreştiğini hissediyorum. Şimdi sorunuzu cevaplayabilecek durumdayım.

Bir camide cuma namazı kılmayı, dışarının Ramazan ayı havasını, ailem ile sahura kalkmayı, bayramda kapımıza gelecek çocuklara şeker vermeyi, mezarlık ziyareti gerçekleştirmeyi, yıldızlara, aya yeterince bakmayı…

Her gün ulaştığınız ve farkında olmadığınız Allah’ın birçok nimeti bizim için özlemdir.

 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim