-2-PEYGAMBERLİK HAKKINDA AKLÎ YAKLAŞIM

-2-PEYGAMBERLİK HAKKINDA AKLÎ YAKLAŞIM

Merhum Ebûl-Alâ el-Mevdûdi, bu eseri ömrünün son günlerinde kaleme aldı. Bu eser, başlangıcından bu yana süre gelen küfre karşı Tevhid mücadelesinin hurafelerinden arınmış olarak derinliğine anlatımıdır.

PEYGAMBERLİK HAKKINDA AKLÎ YAKLAŞIM

Büyük şehirlerde, görürüz ki, elektrik enerjisiyle yüzlerce fabrika çalışır, tren, tramvay ve benzeri araçlar gidip gelir, akşam olur olmaz binlerce, yüz binlerce ışık yanar, yaz mevsiminde her yerde havalandırma cihazları çalışır. Ama bu olaylar bizi hayrete düşürmez, bu eşya ve aletlerin yanması veya hareket etmesi konusunda en küçük tereddüde kapılmayız. Bu neden böyledir? Çünkü, söz konusu aletlerin bağlı oldukları kabloları gözümüzle görürüz. Sonra bu kabloların hangi elektrik santrallerinden geldiğini de biliriz. Söz konusu santrallerde çalışan kişiler hakkında da bilgimiz vardır. Elektrik santrallerindeki görevlilerin bir elektrik mühendisine bağlı olduğunu biliriz. Biz o mühendisin elektrik uzmanı olduğunun da bilincindeyiz. Birçok kompleks aletlerin bir araya gelmesiyle elektrik üretildiğini, daha sonra bunun ilgili yerlere sevk edildiğini biliriz. Elektrik akımıyla ampullerin yandığını, vantilatörlerin döndüğünü, tren ve tramvayların hareket ettiğini ve fabrikaların çalıştığını anlarız. Elektriğin etki ve sonuçlarını görerek, sebep ve kaynakları hakkında herhangi bir ihtilafa veya tereddüde düşmememiz sebep-netice ya da etki ile tepki arasındaki bulun aşamayı duyularımızla algılamamızdan ileri geliyor. Farz edelim ki, aynı lambalar yansa vantilatörler çalışsa, trenler ile tramvaylar hareket etse, çarklar dönse makineler çalışsa, ama bunlara cereyanın geç- mesini sağlayan kablolar gözümüzle görülmeseydi, trafo veya elektrik santrali duyularımızdan uzak olacaktı. Trafoda çalışanlardan ve elektrik santralinin bir baş mühendisi olduğundan da haberimiz olmayacaktı. Böyle bir durumda elektriği görünce aynı umursamazlık ve soğukkanlılığı gösterebilecek miydik? Belli ki bunun cevabı hayır olacaktır. Neden? Çünkü, sonucun sebebi saklı olduğu belirtilen kaynak bilinmediği zaman insanın içine tereddüt, hayret, tedirginlik ve endişenin düşmesi, aklın bu sırrı araştırmaya kalkışması ve esrar perdesi içinde olanlarla ilgili kıyas ve spekülasyonların yapılması gayet tabiidir.

Şimdi bu faraziye üzerinde biraz daha etraflıca düşünelim. Diyelim ki, farz ettiğimiz olay hakikaten dünyada vardır. Yüz binlerce, milyonlarca lambalar yanıyor, milyonlarca vantilatör çalışıyor, fabrikalar mal üretiyor, ama bütün bunları çalıştıran gücün ne olduğunu, nereden geldiğini bilmiyoruz. Bu durumda bütün İnsanlar şaşkınlık içindedir.

Herkes ortadaki bu gerçekler konusunda aklına gelenleri söylüyor. Biri diyor ki, bütün bunlar kendiliğinden yanıyor, hareket ediyor, çalışıyor, bunları çalıştıran ayrı ve üstün bir güç yoktur. Başka birisi diyor ki, söz konusu aletler hangi maddelerden olmuşsa o maddelerin terkibiyle onlar yanıyor veya çalışıyor. Bir başkası da diyor ki, bu maddeler dünya- sının ötesinde bazı ilâhlar var. İşte bu ilâhlardan bazısı lambaları yakıyor, bazısı trenleri çalıştırıyor ve gene bazısı fabrikaları çalıştırıyor. Bazı kimseler ise düşünmüş, taşınmış ama bir sonuca varamamış şaşkın bir haldedirler. Bıkmış, usanmış ve demişlerdir ki aklımız bu tılsım ve sırrın köküne inememiştir, biz sadece görüp, hissettiklerimizi biliriz, gerisini anlayamayız ve anlayamadığımız şeyleri ise ne doğrulayabilir ne de reddedebiliriz.

Bütün bu gruplar birbiriyle çekişiyor ve kavga ediyor, ama kendi görüşlerini savunmaları ve başkalarının görüşlerini reddetmeleri için kimsede kıyas, zan ve tahminden başka bir şey yoktur.

Değişik Bir Yaklaşım

Bu kavga devam ederken bir kişi geliyor diyor ki: "Kardeşlerim, bakın, bende varolan bir bilgi kaynağı sizde yoktur. Bu kaynağa dayanarak bütün bu yanıp sönen lambalar, dönen vantilatörler, hareket eden trenler ve çalışan fabrikaların sizin göremediğiniz ve hatta duyamayacağınız bir takım kablolara bağlı olduğunu biliyorum. Bu kablolar bir trafo veya elektrik santraline bağlıdır, ki oradan gelen cereyanla ışık ve enerji elde ediliyor. Söz konusu elektrik santralında dev makinalar var, bunları birçok kişi çalıştırıyor. Bu çalışan kişiler de baş mühendisin emrindedirler. İşte bunun gibi bir iradenin yüce ilmi ve kudretiyle dünya dediğimiz büyük ve eşsiz bir düzen sadece ayakta durmakla kalmıyor, tıkır tıkır işliyor da. Onun direktifi ve denetimiyle her şey yerli yerinde bulunuyor görevini yapıyor."

Yukarıdaki iddianın sahibi olan kişi tezini kuvvetle savunuyor. İnsanlar onu yalanlamaya çalışıyor, büyük bir çoğunluk da ona karşı çıkıyor, deli-divane diyor, sövüyor, dövüyor, eziyet ediyor ve evinden kovuyorlar. Ama bütün bu bedenî ve ruhanî eziyetlere rağmen o davasını savunuyor, en ufak bir tereddüde kapılmıyor. Hiçbir korku veya hırs onu davasından zerre kadar ayıramıyor. Hiçbir güçlük, dünyaya vermek istediği mesajda en küçük bir değişiklik yapmasına sebep olamıyor veya ondan taviz vermesini sağlamıyor. Her sözü ve her hareketiyle inancına ne kadar bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

Bundan sonra bir başka şahıs geliyor, aynı sözleri aynı güven ve inançla söylüyor. Daha sonra üçüncü, dördüncü ve beşinci kişiler geliyor ve aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Derken, bunların sayısı hızla artmaya başlıyor, yüzleri ve hatta binleri buluyor, hepsi aynı sözleri tekrarlıyor, aynı davayı savunuyor, aynı mesajı veriyor. Zaman ve mekân değişikliğine rağmen konuştukları dil, kullandıkları üslûp aynıdır. Hepsi alelâde insanlarda bulunmayan ilim kaynağından bahsediyor. Hepsine mecnun ünvanı takılıyor, her türlü zulüm ve baskıya hedef oluyorlar. Herkes davalarından vazgeçmelerini isliyor. Ama hepsi de sözlerinde duruyor, dünyanın hiçbir gücü onların imanını, inancını sarsamıyor. Bu kadar büyük azim ve kararlılığa sahip olan bu kişilerin, bir başka yönleri de, yalancı, hırsız, hain, ahlâksız, zalim veya haram yiyici gibi özelliklerinin olmaması. En büyük düşman ve en alçak muhalifleri bile bu insanların bu meziyetlerini kabul ediyorlar. Bunların ahlâkı tertemizdir, haysiyeti büyüktür, alçak gönüllüdürler, namusludurlar. Karakterleri bakımından hemcinslerinden üstündürler. Delilikleri de sabit değildir. Tam tersine, iyi ahlâk, nefis terbiyesi ve dünya işlerinin ıslahı için getirdikleri talimat ve kuralların eşine rastlamak şöyle dursun, birçok alim, birçok âkil bunların inceliklerini araştırmak amacıyla ömürlerini geçirmişlerdir.

Olayın Akıl Plânında Tartışılması

Bir tarafta çeşitli görüşteki davalı ve sanıklar var, diğer tarafta görüş-birliğinde ve birlik içinde olan davacılar var. ikisinin davası da aklın mahkemesine gider. Hakim olarak akıl ilk önce kendi durumunu iyi kavramalıdır, daha sonra tarafların vaziyetine vakıf olmalıdır. Sonra iki tarafın ifadesini alarak kararını vermelidir.

Hakim'in durumuna gelince, onun için gerçeği öğrenmenin yolu ve imkânı yoktur. Kararını tarafların ifadesine göre vermek zorundadır. O, elindeki bilgiler, ifadeler, deliller, tanık ve sanıkların kişilikleri, dış görünüşleri ve izlenimlerine dayanarak gerçeği bulmakla yükümlüdür. Araştırıcı ve gözleyici bir tavırla kimin haklı kimin haksız olduğuna kanaat getirmelidir. Fakat yine de sadece fikrini söyleyebilir, tahminini yürütebilir, "işte hakikat budur" diyemez. Ağırlığını taraflardan birinden yana koyabilir ama, herhangi birisini kesinlikle temize çıkaramaz veya cezaya çarptıramaz.

Davalı veya "yalancıların durumu şöyle özetlenebilir:

1) Hakikat ile ilgili görüşleri birbirinden farklıdır. Hiçbir konuda veya noktada hemfikir değildirler. Hatta, aynı grubun çeşitli üyeleri arasında görüş ayrılığı vardır.

2) Kendilerinin de itiraf ettiği gibi, başkalarında olmayan herhangi bir bilgi kaynağına sahip bulunmuyorlar. Bu grupların tek iddiası kendi tahminlerinin başkalarınınkinden daha kuvvetli olduğu noktasındadır. Ama herkes kabul ediyor ki bütün bilgileri yalnızca tahminlerden ibarettir.

3) Kendi tahminlerine olan inançları çok katı ve sarsılmaz bir noktaya henüz varmamıştır. Bu bakımdan fikirlerini, tahminlerini değiştirenler çoktur. Öylesine kişiler ve bilim adamları vardır ki düne kadar savundukları tezin tam tersine bir görüşü benimsemiş, eski görüşlerini tekzip eder duruma gelmişlerdir. Yaş, bilgi ve deneyimleri arttıkça görüşleri ve ideolojileri de değişmiş ve bir bakıma olgunlaşmışlardır.

4) Davacıların delillerini çürütmek, onları tekzip etmek ve yalanlamak için sadece tek bir görüş ileri sürüyorlar. Kendilerine göre; "davacılar, davalarının doğru olduğuna dair inandırıcı bir delil ortaya koymamışlardır. Davacılar, lambalar, vantilatör ve makinaların bağlı olduğunu söyledikleri gizli kabloları bize gösterememişlerdir. Ne elektriği göstermiş ne elektrik santralini gezdirmişlerdir. Bizi hiçbir görevli, yetkili veya baş mühendis ile görüştürmemişlerdir" diyor ve ekliyorlar, "bu durumda söylediklerinin doğru olduğuna nasıl inanabiliriz?"

Davacıların durumu ise şöyledir:

1) Davacıların tümü görüş birliği içindedir. Davanın bütün yönleri hakkında tam bir ittifak halindedirler.

2) Üzerinde tam görüş birliği içinde oldukları husus, diğer insanlarda olmayan bilgi kaynağına sahip bulunmalarıdır.

3) Hiçbiri davalarının sadece kıyas veya tahminlere dayandığını söylemiyor, aksine Baş Mühendis ile çok yakın ilişki içinde olduğunu, O'nun habercilerinin kendisine geldiğini, elektrik santralini de gezdiğini, her şeyi inanarak ve güvenerek söylediğini kesin bir ifade ile belirtiyor.

4) Görüş ve düşüncelerinde en ufak bir değişiklik yaptıklarına dair hiçbir örneğe rastlamıyoruz. Her biri, aynı şeyi ve aynı tezi başından sonuna kadar savunmuş bulunuyor.

5) Kişilik ve karakterleri tertemiz olup, özgeçmişlerinde yalan, iftira, iki yüzlülük, sahtekârlık ve dolandırıcılık konusunda en ufak bir belirti görülmüyor. Bu nedenle, hayatlarının her safhasında dürüst ve doğru olanların yalnızca bu konuda sözbirliği etmişçesine yalan söylemelerine imkân ve ihtimal yoktur.

6) Savundukları davanın kendilerine kişisel çıkar sağladığı da söylenemez. Tam tersine, davaları uğruna son derece güç durumlara düştükleri, bedensel ve ruhsal eziyetler çektikleri, tutuklandıkları, dövüldükleri, işkence gördükleri, sürgün edildikleri katledildiklerini hatta bazılarının canlı gömüldüğü ve çeşitti eziyetlerle öldürüldüğü görülmüştür. Birkaç istisna ile hiçbirinin dünyada maddi yönden rahat ve huzur ve refah dolu bir hayal sürdüğü iddia edilemez. Dolayısıyla, şahsi menfaat suçu kendilerine yüklenemez. Aksine bin bir güçlük ve engeller karşısında davalarına tama- mıyla sadık kalmaları, samimiyet ve iyi niyetlerinin birer kanıtıdır. Onlar davalarına öylesine bağlıydılar ki bunun için canlarını bile seve seve feda ettiler.

7) Söz konusu insanların deli veya aklî dengelerinin bozuk olduğu da iddia edilemez. Hayatın bütün meselelerinde hepsinin son derece akıllı, anlayışlı ve zeki olduğu olaylarla sabit olmuştur. Muhalifleri bile zaman zaman akıl ve zekâlarına hayran kalmışlardır. Bu durumda hepsinin aynı şeklide delirdiği nasıl kabul edilebilir? Hem de onları "deli" eden meseleye bakın ki, bunun için ölüm kalım savaşı vermişlerdir. Bu dava için dünyaya meydan okumak ve dünyayı karşılarına almaktan çekinmemişlerdir. Bu dava öyle bir davadır ki, bunun için hayal boyunca mücadele etmişler- dir, varolan imkânlarının tümünü bunun için seferber etmişlerdir. Böyle bir durumda akılsız veya çılgın olduklarına kim inanabilir?

8) Bu kişiler, Baş Mühendis veya elemanlarıyla sizi görüştürürüz, O'nun gizli fabrikasını size gösterebiliriz, veya deneyler ile gözlemlerle davamızı ispatlayabiliriz dememişlerdir. Zira, onlara göre bütün bu işler "gâip"ten olmaktadır. Onlar sadece kendi söyledikleri ve anlattıklarına itimat edilmesini istiyorlar.

İki tarafın durumu ve ifadelerini inceledikten sonra akıl mahkemesi kararını verir ve der ki, bazı belirti ve sonuçları görerek her iki taraf illiyet veya sebep-netice gibi kavramları gözden geçirmişler ve bunlardan kendi fikir ve tutumları doğrultusunda sonuçlar çıkarmışlardır.Görünüşte her iki tarafın çıkardığı sonuçlar ve ileri sürdüğü tezlerde akıl ve mantığa aykırı, göze çarpan bir husus yoktur. Akıl ve zekâ ölçülerine göre iki tarafın da nazariye ve faraziyelerinin imkânsız olduğu söylenemez, ikincisi, her iki tarafın görüşü de deney veya gözlemle doğru ya da yanlış olarak tesbit edilemez. Ne birinci taraf herkesi tatmin edecek ve ikna edecek şekilde bilimsel bir kanıt ileri sürebilir. Ne ikinci taraf bunu yapacak güçte veya iddiadadır, ne var ki, mesele derinliğine tetkik edildiğinde pek çok konuda ikinci tarafın haklı olduğu, ileri sürdüğü nazariyenin daha tutarlı ve inan- dırıcı olduğu anlaşılır.

Öncelikle, bu kadar çok sayıda insanın, olağanüstü bir bilgi kaynağına sahip olmak ve bununla, dış belini ve sonuçların asli sebeplerini keşfetmek konusunda birleşmeleri, çeşitli zaman ve mekânlarda bulunmalarına rağmen aynı görüşü paylaşmaları, davalarının haklılığını ortaya koyuyor. Bu İnsanlar bilhassa, kendi bilgileri konusunda çelişkili ifade kullanmıyorlar. Söylediklerinde akla aykırı bir şey de yok. ikinci olarak, bazı kimselerin diğer insanlara nisbetle bir takım olağanüstü güç ve yeteneklere sahip oldukları da akıl ve mantık kurallarına ters gelmiyor. Üçüncüsü, dış elken ve belirtilere bakıldığında ikinci tarafın tezinin daha doğru oldu- ğu anlaşılıyor. Öyle ki, ampul, vantilatör, fabrika ve trenlerin kendi kendine yandığı veya çalıştığına kimse inanamaz. Zira böyle bir şey, söz konusu eşyanın irade gücüne bağlı olurdu. Ama bu eşyaların herhangi bir iradesi olmadığı bir gerçektir. Aydınlık ve çalışma özellikleri, maddi terkiplerinden de ileri gelmiyor. Çünkü ışık saçmadıkları ve çalışmadıkları za- manlarda da aynı durumda kalıyorlar. Buna ilâveten, bunların ayrı ayrı güçlerin etkisinde olduğu da akla yatkın değildir. Çünkü ampullerin yanmadığı zaman vantilatörlerin dönmediğine, trenlerin çalışmadığına, fabrikalarda da işin durduğuna şahit oluyoruz. Bu sebeple, dış etken ve belirtiler konusunda ilk tarafın ileri sürdüğü bütün tez ve kavramlar akıl ve mantıktan uzaktır. Aklın daha kolay kabul edebileceği husus, bütün dış belirtilerde aynı gücün varoluşudur. Bu gücün kaynağı da, belirli bir düzen içinde bu gücün etkilerini gösteren bir Bilge ve Uzman'dır.

Şimdi gelelim, şüpheci ve kararsız kişilerin şu mantığına: Bütün bu meseleleri aklımız, almıyor, bundan hiçbir şey anlayamıyoruz. Anlayamadığımız bir şeyi ne onaylayabilir ne reddedebiliriz. Aslında akıl mahkemesinin hakimi bu mazereti kabul etmezdi. Çünkü bir olayın olması onu gören veya duyanın anlayıp anlamamasına bağlı değildir. Bir olayın mey- dana gelmesi güvenilir ve birden fazla tanığın ifadesiyle ispatlanmış oluyor. Şimdi diyelim ki bazı güvenilir dostlarımız gelip bize diyor ki, biz batılı ülkelerde insanların demir, çelik veya alüminyumdan yapılmış araçlarla havada uçtuklarını gördük veya biz Londra'da iken Amerika'dan yayınlanan şarkıları dinledik. Böyle bir durumda bizim araştırmak ve bilmek istediğimiz tek şey bize bu masalları anlatanların yalancı veya şakacı olup olmadığı olacaktır. Ayrıca, söz konusu kişilerin şahsi çıkarlarının bulunup bulunmadığı ve akli dengelerinin de yerinde olup olmadığı araştırılması gereken hususlardandır. Kendilerinin ne yalancı, ne şakacı, ne de deli oldukları ve kişisel çıkar gütmedikleri sabit olursa ve pek çok dürüst, aklı başında kişinin, gayet ciddi bir şekilde istisnasız aynı olayları bize anlattıklarını görürsek, demir ve alüminyumdan yapılmış araçların havada uçması veya bir şarkıcının sesinin binlerce kilometre öteden duyulmasını bir türlü anlayamazsak dahi kabullenmek zorundayız.

İşte aklın hükmü budur. Fakat, "iman" dediğimiz tasdik, te'yid ve inanç keyfiyeti bundan doğmaz. Bunun için vicdan ve ilhama gerek vardır. Bunun için içimizden öyle bir duygu gelmelidir ki; şüphe, tereddüt ve kararsızlığın her türlüsünü ortadan kaldırıp, insanların her çeşit kıyas, tahmin ve hayallerinin batıl olduğuna ve gerçeğin, doğru ve dürüst insanların kıyaslarıyla değil, ilim ve basiretleriyle anlaşılabileceğine kanaat getirsin