• BIST 109.156
  • Altın 153,130
  • Dolar 3,8173
  • Euro 4,5053
  • Ankara 2 °C
  • İstanbul 15 °C
  • Konya 2 °C
  • Antalya 12 °C
  • Diyarbakır 3 °C
  • Erzurum -14 °C
  • İzmir 11 °C
  • Rize 5 °C

Zulüm Rejimlerini Sallayan Deprem

Ahmet Varol

Emperyalizmin Libya Oyunu

Libya'da muhalif güçlere vahşi yüzünü göstererek iktidarı elde tutmaya çalışan Kaddafi diktasıyla çatışmaların şiddetlenmesi üzerine ABD ve Avrupa "sivilleri koruma" iddiasıyla bir askerî operasyon düzenleme kararı aldı. Daha sonra bu operasyon BM kararıyla uluslararası mekanizmanın şemsiyesi altına alındı. Sonra da operasyonun komutası tamamen NATO'ya devredildi.

NATO şemsiyesi ve komutası altında Libya'ya yönelik hava saldırıları sürüyor. Fakat Kaddafi'nin gerek sivil halka ve gerekse muhalif silahlı güçlere yönelik saldırıları da sürüyor. Bu saldırılarda sivil halktan onlarca insan öldürülüyor. NATO'nun Kaddafi vahşetini bertaraf etmek ve ülke halkının ondan bağımsız bir yönetime hâkim olmasını sağlamak için zikre değer adımlar attığı görülmüyor.

NATO'nun operasyonu böyle uzatması ve işi sallantıya bırakması doğal olarak tartışmalara sebep oluyor. Bizim gördüğümüz kadarıyla çağdaş emperyalizmin askerî cephesi niteliğindeki NATO'nun işi böyle sallantıya bırakmasının ve ülkedeki direnişin Trablus'a hâkim olmasını sağlayacak adımlar atmaktan çekinmesinin sebebi emperyalizmin ülkedeki siyasi mekanizmada kontrolü ele almasına imkân verecek bir altyapıyı oluşturmak istemesidir. Çünkü emperyalizm, bölgedeki kitlesel hareketlenme ve halk ayaklanmaları yüzünden siyasi mekanizma üzerindeki kontrolünün zayıflamasından rahatsızdır. Bunun önüne geçmek için bazı diplomatik, ekonomik ve siyasi ataklar gerçekleştirdi. Ama gidişatı tam olarak kontrol altına alma konusunda zorluklar yaşadı. Libya'ya yönelik askerî operasyonundan bu amaçla yararlanmaya çalışıyor.

Suriye Direnişi Haklı ve Onurlu Bir Direniştir
Arap dünyasında dikta rejimlerine karşı halk ayaklanmaları yayılmaya başlayınca ister istemez Suriye'deki rejim de endişelendi. Çünkü burada da otuz yıla yakın süredir sıkı yönetim uygulanıyor. Hama katliamının acıları dinmiş ve kanları kurumuş değil. O katliamdan sonra ortalıktan kaybolan en az yirmi bin kişinin nerede olduğu bile bilinmiyor. Sağ mı ölü mü oldukları hakkında ailelerine en ufak bir bilgi verilmiyor. İnsanlara göz açtırılmıyor.

Böyle bir ülkede zulmün ve devlet terörünün diğer ülkelerdekinden herhangi bir farkı olamazdı. Dolayısıyla özgürlük rüzgârının oraya da sıçramasının ve dikta rejimini sallamasının beklenmesi doğaldı. Ancak oradaki diktatör kendisinin farklı olduğu iddiasında bulunarak olaylardan etkilenmeyeceğini söyledi. İddiasının gerekçesi ise İsrail karşısında izlediği tutum ve Filistin direnişine verdiği lojistik destekti. Ancak bütün bunlar kendisinin yirmi milyondan fazla insana uyguladığı zulmü meşru kılacak bir gerekçe değildi ve onun beklediği değil olayları doğru bir bakış açısından izleyenlerin beklediği gerçekleşti. Suriye'de de insanlar meydanlara döküldü ve zulmün son bulması taleplerini dile getirdiler.

Bu ülkedeki dikta rejimi bir yandan olayların yatışmasını sağlamak için reform vaatlerinde bulunurken diğer yandan insanların üzerine kurşun yağdırarak katliamlar gerçekleştirdi. Gösterilerin düzenlendiği bütün şehirlerde her gün insanların üzerine ateş yağdıran dikta rejimi yüzlerce insanı katletti, binlercesini yaraladı, binlerce insanı da tutuklayarak zindanlara doldurdu.

Ne yazık ki Tunus ve Mısır'daki ayaklanmalar üzerinden bölgede siyasal ataklar gerçekleştirebilmek için devrim edebiyatı yapan İran'ın, bazı menfaat bağlantıları içinde olduğu Suriye rejiminin sarsılması üzerine hemen telaşlanmaya başlaması ve Suriye direnişini "fitne" olarak nitelendirmesi de düşündürücüydü. İran'ın hizmetindeki medya organlarının Suriye rejimi hizmetindeki medya organlarıyla aynı çizgide hareket ederek bu rejime karşı başkaldıranların arkasında İsrail'in olduğu iddialarını sıkça gündeme getirmeleri ve bu iddialarını ispat için birtakım asılsız iddialardan yararlanmaya çalışmaları da dikkatten kaçmadı. Türkiye'de, İran'ın attığı her adıma bir mazeret bulmaya çalışan medya organlarının ve mensuplarının bu yöndeki çabalara ağırlık vermelerinin de gözü kapalı İran taklitçiliğinden başka bir izahını bulmak mümkün değildir.

Biz daha önce değişik vesilelerle dile getirdiğimiz gibi burada da özellikle şunu vurgulamak istiyoruz ki zulüm Mısır'da, Tunus'ta, Yemen'de ve Bahreyn'de ne kadar zulümse Suriye'de de o kadar zulümdür. Suriye'deki zulüm rejimini farklı kılan hiçbir gerekçe olamaz. Mısır'da, Tunus'ta, Libya'da ve daha başka ülkelerde zulüm rejimlerinden kurtularak haklarına kavuşmak için direnenlerin bu direnişleri nasıl devrimse Suriye'deki halkın zulme başkaldırısı da aynı şekilde devrimdir. Kimsenin bu devrimi "fitne" olarak nitelendirmeye ve arkasında İsrail'in olduğu yalanlarıyla kirletmeye hakkı olamaz. Suriye direnişi haklı ve onurlu bir direniştir. Fitne ise bu direnişi kirletmek için hakkında asılsız yalanlar uydurup yaymaya çalışanların yaptığıdır.

Yemen Halkı Kararlı
Yemen'deki rejimin ayakta kalabilmek için silaha başvurmasına ve diğer dikta rejimleri gibi katliamlar gerçekleştirmesine rağmen halkın direnişi sürüyor. Bu arada yönetimi elinde tutan Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'in etrafındaki adamların onu birer birer terk etmeleri günden güne kan kaybetmesine ve zayıflamasına sebep oluyor. Ancak Libya'da Albay Muammer Kaddafi'nin yaptığı gibi o da elindeki imkân ve gücü sonuna kadar kullanarak ayakta kalmaya çalışacağı imajı verme çabasında.

Bizim tahminimize göre Libya'daki gidişat Yemen'i, Yemen'deki ayaklanmanın zaferle sonuçlanması ise Suriye'yi ciddi şekilde etkileyecektir. O sebeple görünüşte Kaddafi'ye bazı ağır darbeler vurmuş gibi görünse de diğer taraftan muhaliflerin ilerlemelerini durdurmak suretiyle NATO'nun müdahalesinin bölgedeki halk ayaklanmalarının gidişatına olumsuz yönde etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.

Yemen'de yaşananlar dikta rejiminin tüm baskılarına, şiddet uygulamalarına, saldırılarına ve katliamlarına rağmen halkın artık mevcut yönetimden kurtulmakta ve yeni bir yapılanmaya gitmekte ısrarlı olduğunu gösteriyor.

Bahreyn'deki Zulüm ve Stratejik Oyunlar
Bahreyn, Basra Körfezi içinde bir ada ülkesidir. Dolayısıyla Körfez ülkeleri olarak nitelendirilen küçük ülkeler grubundandır. Resmi adı Bahreyn Krallığı'dır. Arap dünyasındaki birçok ülke gibi totaliter dikta rejimiyle yönetilmektedir. Arap dünyasındaki halkların özgürlük rüzgârı doğal olarak buraya da yansıdı ve dikta rejimine karşı bir halk ayaklanması başladı. Ayaklanmanın başlangıç merhalesinde bir mezhep ayrışması yoktu. Fakat çeşitli medya organlarının yayınlarında ve propaganda faaliyetlerinde bu ülkedeki hadiselerden söz edilirken sürekli "Şii çoğunluğa hükmeden Sünni azınlık" tanımlaması yapıldı. Bu tanımlama ve onunla bağlantılı propaganda faaliyeti olaylara dışarıdan bakanların zihinlerinde "zulmeden Sünni azınlık" ve "zulme maruz kalan Şii çoğunluk" görünümünün oluşmasına sebep oldu. Hadiselerin içinde olan Sünni kesimde ise ayaklanmanın Sünni kitleye karşı yürütüldüğü ve başarılı olması durumunda ülkede bir Şii sultası oluşacağı endişesinin doğmasına yol açtı. Bundan dolayı Sünniler meydandan çekildi. Bu durum Suudi Arabistan'ın ve diğer Körfez ülkelerinin Bahreyn'e askerî müdahale yapmalarını kolaylaştırdı. Bütün bu olaylar Bahreyn'in sınırlarını aşan bir mezhep tartışmasını da beraberinde getirdi.

Oysa işin gerçeğinde ülkedeki krallık rejimi bir Sünni azınlık yönetimi değildir. Sadece bir zulüm rejimidir. Zulme uğrayanlar da sadece Şiiler değil, Şiisiyle Sünnisiyle bütün bir halktır. Zulme karşı ayaklanmanın hedefi belli bir mezhebin mensuplarının öne çıkması değil adalet ve özgürlük ilkelerine dayalı bir ortak yönetimin hâkim kılınması olmalıdır. Mezhep tartışmalarını istismar ederek ülkeye giren dış güçlerin işgal güçleri telakki edilerek çıkarılması, ama ülke üzerinden Körfez'le ilgili stratejik hesaplarını öne çıkarmaya çalışan dış güçlere de fırsat verilmemesi gerekir. Bahreyn'de yaşanan problemlerin çözümü ancak bu şekilde mümkün olabilir. Mezhep tartışmalarının derinleştirilmesi durumunda yara daha da derinleşecek ve kapatılması imkânsız hale gelecektir.

Diğer Dikta Rejimleri de Tedirgin
Halk ayaklanmaları, Arap dünyasındaki diğer dikta rejimlerinin de telaşlanmasına sebep oldu. Çünkü şu an ayaklanmaların devam ettiği ülkelerde halkın muzaffer olması ve diktatörleri bertaraf etmesi durumunda özgürlük rüzgârı yayılacak, dolayısıyla bölgedeki tüm diktatörler etkilenecek. Bundan dolayı çalkantının ve rüzgârın artık bir yerde durdurulması için çalışılıyor. Bunun yanı sıra çalkantıdan etkilenmesi muhtemel ülkeler, erken tedbir olarak bazı ekonomik ve siyasi reformlar gerçekleştirme girişimlerini başlattılar. Ama her şeye rağmen devam eden ayaklanmaların sonuç vermesi durumunda yayılmasının önlenemeyeceği tahmin ediliyor.

Emperyalizmin Hesapları da Karıştı
Komplo teorileri üretmede marifet sahibi yorumcuların birçoğu Arap dünyasındaki ayaklanmaların arkasında emperyalist güçlerin olduğunu iddia etseler de gerçekte bu olaylar onların kontrolü dışında ve bir emrivaki olarak cereyan etmiştir. O yüzden onların hesapları da karışmıştır. Bilhassa siyonist işgal devletinin etrafındaki emniyet çemberinin dağılması ve Gazze'ye uygulanan insanlık dışı ambargonun zayıflaması onları daha fazla telaşlandırmıştır. Bundan dolayı hadiselere biraz daha yakından müdahale ihtiyacı duymuşlardır. Libya'ya askerî müdahalede bulunarak hadiselerin gidişatını kontrol altına alma çabası içine girmelerinin de bu yüzden olduğunu tahmin ediyoruz.

İşgalci Siyonistlerin Saldırıları ve Batı'nın İkiyüzlülüğü
Arap dünyasındaki değişim sürecinden dolayı endişelenen ve etrafındaki emniyet şeridinin yavaş yavaş dağıldığını, etkisiz hale geldiğini gören siyonist işgal devleti bir yandan da Filistin direnişinin savunma gücünü artırmasıyla ilgili bilgilere ulaşmasından dolayı ciddi şekilde endişeli. Bu sebeple özellikle Filistin direnişinin gözünü korkutmak amacıyla geçen ay birbirini izleyen gündelik saldırılar düzenleyerek katliamlar gerçekleştirdi. İşgal devleti aslında 2008 sonunda başlattığı ve Dökme Kurşun Operasyonu adını verdiği savaş benzeri bir savaş gerçekleştirmek istiyordu. Fakat özellikle mevcut şartlarda ve Filistin direnişinin nasıl bir karşılık vereceği konusunda kesin bir kanaate sahip olmadığı bir dönemde böyle bir savaşın kendi açısından da ağır bir maliyetinin olacağını gördü. O yüzden göz korkutma ve tehdit planını tedrici saldırılarla ve cinayetlerle gerçekleştirmeyi tercih etti.

Batı'nın ve BM'nin ikiyüzlülüğü son saldırılarda yine karşımıza çıktı ve görünüşte sivillere sahip çıkma iddiasıyla Libya'ya karşı operasyon düzenleyen Batı'nın siyonist işgalcilerin sivillere rastgele bomba yağdırması, katliamlar gerçekleştirmesi karşısında hiçbir tepkisinin bile olmadığını gördük.

Bununla birlikte Filistin direnişinin yine işgal devletinin saldırılarına cevap niteliğinde füze saldırıları oldu. Bu kez atılan füzelerin daha uzun menzillere ulaşması ve hedeflere daha iyi isabet etmesi işgalci göçmenlerdeki endişeyi artırdı. Füzelerin menzillerinin artması doğal olarak işgalcilerin tarafında can veya zarar görme korkusu yaşayanların sayısının artmasına da sebep oldu. O yüzden işgal devletinin saldırılarının devam etmesinden dolayı Filistin direnişinin de füze atışları gerçekleştirdiği günlerde işgalci göçmenler tarafında en az bir milyon kişinin geceleri sığınaklarda geçirdiği tahmin ediliyordu.

Bu olaylarda işgal devleti aynı zamanda Filistin direnişinin füzelerine karşı geliştirdiği ve "demir kubbe" adını verdiği savunma sistemini de denedi. Ancak bu sistemin başarısız olduğu ve çok dar bir alanda etkisini gösterebildiği bizzat işgal devletinin Savaş Bakanı Ehud Barak tarafından itiraf edildi. Ehud Barak'ın bu olaylar sebebiyle kendilerine yöneltilen eleştirilere verdiği bir cevap da ilginç ve düşündürücüydü. Barak'ın kendilerine yöneltilen eleştirilere "güvenlik isteyen Finlandina'ya gitsin" diye cevap vermesi Filistin direnişi karşısında içine düştükleri acziyetin itirafından başka bir anlam taşımıyordu.

Siyonist işgal devletinin Gazze'ye uygulanan insanlık dışı ambargoyu etkisiz hale getirmek için yola çıkacak ikinci Özgürlük Filosu'ndan dolayı da hayli endişeli olduğu yaptığı açıklamalardan, gerçekleştirdiği girişimlerden anlaşılıyor. İşgal devleti bu kez saldırının kendi açısından bayağı ağıra mal olacağını tahmin ettiği için daha filo harekete geçmeden durdurulması için yoğun çaba harcıyor.

 

vuslat

Bu yazı toplam 1215 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim