• BIST 106.736
  • Altın 140,992
  • Dolar 3,5210
  • Euro 4,0955
  • Ankara 23 °C
  • İstanbul 25 °C
  • Konya 23 °C
  • Antalya 27 °C
  • Diyarbakır 30 °C
  • Erzurum 23 °C
  • İzmir 28 °C
  • Rize 26 °C

Zalimin Adaleti

Ahmet Varol

 

Mısır’da Muhammed Mursi’nin mahkeme önüne çıkarılması hazırlıklarıyla ilgili haberlerde sürekli arka planda “el-Adlu esâsu’l-mulki (Adalet mülkün temelidir)” ibaresinin yazılı olduğu tablonun karşımıza çıkması derin bir çelişkiyi de önümüze koyuyor.

Tarihi kaynaklarda bu sözün ilk olarak Hz. Ömer (r.a.) tarafından söylendiği ifade edilir. Hz. Ali (r.a.)’nin nasihatleri arasında da bu hatırlatmanın yer aldığı onunla ilgili rivayetlerde geçer. Her ikisi de bu sözü aynı zamanda hayata taşımış, adaletin icrası konusunda kendilerinden sonra gelecek yöneticiler ve nesiller için örnek teşkil edecek bir hassasiyet göstermişlerdir.

Fakat sonraki dönemlerde İslam coğrafyasında birçok yönetici ve onların yargı organları bunu sözlü olarak tekrar etmiş, hatta bugün Mısır’daki yargı organlarının arka plana yerleştirdikleri gibi gösterişli hatlarla tablolara taşımış ama hayata taşımamışlardır. Yargıya yön veren bir ilke olmaktan çıkarılarak sürekli arka plana atılan gösterişli tablo olarak kullanılmış, dolayısıyla hayatı değil duvarları süslemiştir.

Günümüzde kavramlar nispeten paslandığı ve eskidiği için bu ifadedeki maksadı biraz izah etmek yararlı olabilir. Çünkü günümüzde “mülk” denince mal varlığı, servet anlaşılıyor. Burada “mülk” ile kastedilen ise yönetim, siyasi iktidardır. Yani yönetimin, siyasi iktidarın adalet temeli üzerine oturması gerekir. İslâm’ın yönetim anlayışı da budur. Çünkü Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten ayrılmaya yöneltmesin. Adaletli davranın; bu takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah sizin işlediklerinizden haberdardır.” (Maide, 5/8)

Dolayısıyla sizin güçlü başkalarının zayıf olması, sizin elinizde modern silahlar bulunması karşınızdakinin ise kendilerini savunacak silahlardan yoksun olması durumunda gücü sınırsız bir şekilde kullanma hakkınız olamaz. O durumda zaten bir devlet yapısı oluşturmanın anlamı kalmaz.

Fakat çağdaş emperyalizmin makyavelist felsefesinde esas olan siyasi iktidarın gücünün ve çıkarlarının korunması olduğundan, hâkim sistemle vatandaşın karşı karşıya geldiği durumlarda adaletin değil gücün sözü geçerlidir. Adalet ve hukuk belki yönetilenlerin kendi aralarında işe yarayabilir ama yönetimle yönetilenler arasında hiçbir işe yaramaz.

Hz. Ömer (r.a.) adaletin, sadece yönetilenlerin kendi aralarında değil aynı zamanda yönetimle yönetilenler arasında da geçerli olduğunu göstermek için vatandaşların şikâyetine binaen valilerini yanına çağırarak haksızlığa uğratılanın hesabını sormuş ve haksızlık edenin cezasını bizzat haksızlığa uğrayan kişinin infaz etmesini sağlamıştır.

Bugün insanlığın işte bu adalete ve bu nizama ihtiyacı var. O zaman “adalet mülkün temelidir” sözü de anlamını ve sahibini bulacaktır. Fakat ne kadar gariptir ki böyle bir adaleti esas alan hayat nizamı bir korku kaynağı gibi lanse edilerek, bu korkuya dayandırılan “İslamafobi” kavramı zihinlere yerleştirildi.

Adaletin zıddı ise zulümdür. İkisi birbirine tamamen karşıt olduğundan aynı yerde durmaları mümkün değildir. Karanlık ve aydınlık gibidirler. Birinin yerleşmesiyle diğeri alanı terk eder.

Bugün Mısır cuntası, halkın seçimiyle iş başına gelmiş ama sadece silahın gücüne dayanan ve meşruiyet temelinden yoksun zulüm organlarının şiddete başvurması sonucu iktidardan uzaklaştırılan meşru yönetimin yetkililerini mahkeme önüne çıkararak güya “kanun” çerçevesinde yargılamaya kalkışıyor. Oysa en başta bu mahkemeleri devreye sokan cunta kendisi, adalet temeline oturmadan gayri meşru yollarla iktidarı ele geçirmiştir ve yine aynı yollarla iktidarını sürdürmeye çalışıyor.

Zulümden adalet beklemek mümkün olabilir mi? Zulüm karanlığın bizzat kendisi, adalet ise ışığa ihtiyacı olan bir uygulamadır.

Bu açıdan Muhammed Mursi’nin cuntayı reddettiği gibi onu temsil eden yargı organını da reddetmesi ve hukuki meşruiyetten yoksun bir yargı organının hukuk adına kendisini yargılama yetkisinin olamayacağını bildirerek gönüllü avukatları da istememesi son derece anlamlıdır. Bu tavır Şeyh Ahmed Yasin’in gayri meşru siyonist işgalin mahkemesi karşısında sergilediği tavrı hatırlatıyor.

yeniakit

 

Bu yazı toplam 534 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim