Yıldönümünde 6-8 Ekim Olayları

Yıldönümünde 6-8 Ekim Olayları

6-8 Ekim Olayları'nda ciddi bir ahlakî yozlaşmanın kareleri görünmektedir...

İNZAR DERGİSİ/MUHAMMED KAHRAMAN

İslam ümmetinin yetimleri olarak bu günlere gelen Kürd halkının tarihin derinliklerinden günümüze kadar zor şartlarla getirdiği inancıyla barışık değerli gelenek ve göreneklerle dolu yaşam tarzının göz ardı edildiği veya çarpıtıldığı 6-8 Ekim Olayları'nda ciddi bir ahlakî yozlaşmanın kareleri görünmektedir. Zira Kürdler, İslamlaşma sürecinden önce Zerdüştlük ve Mecusilik gibi farklı inançlarla yaşadığı dönemlerde dahi sözlü ve fiilî geleneklerde, haneye sığınmış kişilerin dokunulmazlığı ve himaye edilişini saygıyla karşılamış, adeta bir namus meselesi olarak telakki edip kutsal bir konum biçmişlerdir.

Kürdlerin binlerce yıllık “eve sığınanın korunması” geleneği Şeyh Said Olayının dahi ilk kıvılcımı olduğunu Kürdler çok iyi bilmektedir. Bilindiği gibi Şeyh Said ve dostları kendilerinin bulunduğu eve sığınan kişileri canları pahasına teslim etmeyeceklerini belirtmişlerdi.

KÜRDLERİN BU BİNLERCE YILLIK GELENEĞİNİ AYAKLAR ALTINA ALINMIŞ

Ancak 6-8 Ekim Olayları'nı yöneten üst akıl; Kürdlerin bu binlerce yıllık geleneğini ayaklar altına almış, tarihte eşine az rastlanır bir katliama imza atmıştır. PKK'lilerin 6-8 Ekim olaylarında gerçekleştirdiği bu katliamı gören örgüt üyeleri dahi PKK'nin (Ekim ve Kasım ayları içerisinde hatta çözüm sürecinin buzdolabına kaldırıldığı süreçte dahi) defalarca yaptığı eylem ve başkaldırı çağrılarına kulak vermemiş, yapılan "yeniden serhıldan" çağrılarını karşılıksız bırakmıştır.

6-8 Ekim Olayları sürecinde Kurban Bayramında insanî bir gayret ve hassasiyetle ihtiyaç sahiplerine bir parça kurban eti ulaştırmanın mutluluğunu yaşarken; bir grup PKK/HDP'li tarafından yolları kesilen İLİM-DER gönüllüsü 16 yaşındaki Yasin Börü ve arkadaşları da linç edileceklerini anlamaları üzerine kaçarak kurtulmaya çalışmışlardı. Sığındıkları ev sahibi kadın kapıyı kırmaya çalışan PKK'lilerin saldırısından dolayı defalarca tüyler ürperten bir yalvarışla güvenliği sağlamakla görevli polisleri arayıp yardım talebinde bulunmasına rağmen (araştırılması ve kovuşturulmaya tabi tutulması gereken) polisler yardım taleplerini cevapsız bırakmıştır. Dolayısıyla polislerin bilgisi dâhilinde gerçekleşen bu saldırı sonucunda PKK/HDP'liler Kürd geleneğindeki hane dokunulmazlığını ihlal ederek Yasin Börü ve arkadaşlarını silah, sopa, keser ve satırlarla vahşice yaralamış, yaralı halleriyle üçüncü kattan aşağı atmış, taş ve sopalarla kafataslarını parçalamış, naaşlarına benzin dökerek yakmış ve üzerinden otomobille geçerek kafataslarını ezmişlerdir.

DEĞERLERİ ÇİĞNEYENLERE AVUKAT GÖNDERİLDİ

İslamî değerlerle her fırsatta alay eden veya (Kafkaslardaki Özerk Kızıl Kürdistan halkını katledip sürgün eden) Stalin, Lenin ve Marks dürbünüyle İslam'a şaşı bakan bu saldırgan PKK'liler dindarlara sözde “gerici” diyorlardı. Fakat Kürd milletinin en az, namus kadar değer verdiği “eve sığınanların korunması ve haneye tecavüzün yasaklanması” gibi değerler büyük bir zulümle çiğnendi. Bu değerleri çiğneyenlere avukat gönderildi. Oysa biz biliyoruz ki Mekke fethi sırasında Allah'a, Resulüne ve inananlara küfredip Müslümanları katlederek düşmanlıkta ısrar eden birkaç kişinin vurulmaları emri verilmesine rağmen birçoğu yine de affedilmişti. Affedilenler arasındaki birinin kıssası; 1400 sene önce hem haneye tecavüzü yasaklaması hem de bir kadının himayesinin saygıyla karşılandığı önemli bir olaydır.

Vurulma emri verilen Ebu Cehil'in kardeşi Haris b. Hişam ve Züheyr b. Ebi Ümeyye, Hz. Ali'nin ablası Ümmü Hanî'nin evine sığınmıştı. Hz. Ali, ablasının onları himayesine aldığını öğrenmesine rağmen ablasına müşrikleri korumaması gerektiğini söyleyerek her iki müşriği İslam düşmanlıklarından dolayı vurmak istedi. Ancak Ümmü Hani, kardeşi Hz. Ali'ye karşı çıkarak durumu Resulullah'a götürdü. Rasulullah (SAV): “O'nun (Hz. Ali'nin) böyle davranması uygun olmamış. Senin himayene aldığın (müşrik dahi olsa) bizim de himayemizdedir. Senin eman verdiğine biz de eman vermişizdir. Onlar öldürülmeyeceklerdir.”  diye ferman buyurmuştur.

DİNDARLAR MI GERİCİDİR YOKSA BUNU YAPANLAR MI GERİCİDİR?

Peki, neden Hz. Muhammed (sav), 1400 sene önce büyük bir merhametle Allah'a düşmanlık dahi yapan bu iki müşriği, sığındıkları evde bir kadının himayesine değer vererek onları affetmesine rağmen, kendini modern zanneden bu PKK'liler, bırakın müşrik olmayı hem Müslüman, hem Kürd hem de Kürd ailelere kurban eti dağıtan bu yardımseverlerin sığındıkları haneye, neden tecavüz etti ve ev sahibesi kadının himayesini neden çiğnedi?

Durum böyleyken dindarlar mı gericidir yoksa bunu yapanlar mı gericidir? Bu vahşeti işleyen katil gericilerin cezalandırılması gerekirken avukat gönderilerek taltif edilmeleri örgütün savunduğu Sosyalizm ile dahi uyuşmamaktadır.

Marksist, Komünist ve "İslam karşıtı" bir ideolojiyi savunan Kürdistan İşçi Partisi (PKK), kuruluşundan beri Türkiye İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük gibi Solcu Kemalist zihniyete sahip kişilerle iyi geçinip gülücükler dağıtma çabasında olmasına rağmen Kürdistan'da daha önce faaliyet yürüten Kürdlerin tüm örgütlü yapı ve cemaatlerini farklı saldırılarla sindirmeye, kendi potasında eritmeye çalışmıştı. Bu amaçla kendisine teslim olmayıp direnen yapıların lider ve müntesiplerini infaz etmiş veya göçe zorlamıştır. Bu sebeplerden dolayı sürekli kan ve şiddetle beslenme eleştirisi almıştır.

İşte şiddet ve baskı pratiğiyle sürekli kazanım elde etmeye çalışmış PKK, 90'lı yıllarda Hizbullah'la giriştiği savaştan hedeflediği kazanımı elde edemediğini, ağır kayıplar verdiğini, dindar Kürd halkından beklemedikleri bir direnişle karşılaştıklarını ve birçok zayiat verdiklerini fark edince Hizbullah cemaatinden 1995'te barış talebinde bulunmuştu.

2007 YILINDA BAŞLAYIP DEVAM EDEN BU OLAYLARA DAYANMAKTADIR

Ancak PKK'nin kesin bir galibiyet bekleyerek yöneldiği bu çatışmadan ağır bir yenilgiyle çıkması büyük bir prestij kaybına neden olduğu için PKK, Hizbullah'a karşı kin besledi ve her zaman 90'lı yılların intikamını almak için fırsat kolladı. Ancak lideri Öcalan'ın yakalanması ardından gelen toparlanma amaçlı eylemsizlik kararları sürecinden sonra PKK, toparlanıp güç devşirdikçe Hizbullah'a yakın birilerinin legalleşme çabalarıyla kurdukları Sivil Toplum Kuruluşları'nın halk arasında güçlenmesinden tedirgin olmuş, 2007'den sonra tekrar cemaate yakın olduğu iddia edilen kurumlara ve bu kurumlardaki şahıslara taş, sopa ve molotofla saldırmaya başlamıştı. Hatta PKK'liler, Hizbullah cemaatini de çatışma ortamına çekmek için polislere karşı yaptıkları taşlı eylemlerde dahi cemaate yakın İslamî STK'ları da taşlamışlardır.

Şiddet kültüründen kopamayan PKK, bir süre sonra Hizbullah'a yakın kişilere karşı ateşli silah kullanmaya başladı ve 05.05.2011 tarihinde Hakkâri Yüksekova'da Mustaz'af-Der'in ilçe binasına gündüz vakti uzun namlulu silahlarla saldırı düzenleyerek Dernek Bşk. Yardımcısı Ubeydullah Durna'yı katletmişti.

İşte Kobanê bahanesiyle gerçekleştirilen 6-8 Ekim olaylarında gelişen katliamların zihinsel arka planında 1990'lı yıllarda yaşanan PKK-Hizbullah çatışması bulunmakla beraber, bu olaylara zemin hazırlayan saldırılar silsilesi esas olarak 2007 yılında başlayıp devam eden bu olaylara dayanmaktadır.

Hizbullah, 2007'den sonra tekrar başlayan bütün bu olaylar karşısında PKK ile herhangi bir çatışmaya girmedi. Fakat PKK, başta Kürdistan olmak üzere ülkenin birçok yerinde Hizbullah cemaatine yakın olduğunu düşündüğü İslamî STK'lara saldırılara devam etti. Birçok dernek gönüllüsünü yaraladı veya katletti. Dindarlara yapılan bu saldırılara rağmen Hizbullah, yaptığı açıklamalarla birilerinin arzuladığı çatışmaya taraf olmadıklarını, mazlum Kürd halkının mağduriyet yaşamaması için Kürdler arası olası bir iç çatışmayı engellemeye çalıştıklarını belirtirler.

PKK-FETÖ İŞBİRLİĞİ

Daha sonra PKK'liler Nisan 2013'te üniversitelerde Hz. Peygamberi anma etkinliği düzenlemeye çalışan bazı dindar öğrencilere saldırıp darp etti kimini de göğsünden bıçaklayarak öldürmeye teşebbüs etti. Bu olaylarda Hizbullah cemaatinin önde gelenlerinden Hacı Bayıncuk'un oğlu M.B. de yaralanmasına ve günlerce yoğun bakımda kalmasına rağmen Hizbullah'a yakın yayınlardan misillemede bulunmadığını anlamaktayız. Ayrıca üniversite olaylarında PKK'liler tarafından saldırıya uğrayan bazı dindar öğrenciler hakkında dava açıldı. Mahkeme heyetinden bazı hâkimlerin FETÖ ile irtibatları olduğu gerekçesi ile açığa alınmış olmaları hem PKK-FETÖ işbirliğini hem de öğrencilere kurulan kumpası gözler önüne sermektedir.

Akabinde PKK; Diyarbekir, Mardin, Şırnak, Batman, Van, Adana, Tarsus gibi şehirlerde yine birçok kez İslamî endişeye sahip kişi ve kurumlara karşı saldırılarına devam ederek farklı eylemler gerçekleştirmesine rağmen Hizbullah'ın şaşırtıcı stratejilerle, çekilmek istendiği çatışma ortamından uzak durmada ısrarcı olması toplumun farklı kesimlerinin takdirini almaya da neden olmuştu.

Birçok kişi Hizbullah'ın silaha bulaşmama yaklaşımı üzerinde konuştu. Kimilerine göre Hizbullah, 90'lı yıllarda eline silah almak zorunda kaldığı için kendisinin yapmayıp da kendisine mal edilen eylemlerin  tekrar vücut bulmaması yani Kürd halkının zarar görmemesi için silaha sarılmadı. Kimilerine göre ise Hizbullah cemaati daha önce kendisine veya mensuplarına atılan iftiraları ortaya çıkararak terör örgütü olmadığını, şiddetten yana olmadığını ve şiddetin ancak PKK pratiğinin bir parçası olduğunu ispatlamak istiyordu...

PKK, KENDİLERİNİ FKÖ, HİZBULLAH CEMAATİNİ DE HAMAS GİBİ İSLAMÎ HAREKETLERE BENZETEREK…

PKK ise halen 10 yıldan fazladır eline silah almayan Hizbullah cemaatini gerici, şeriatçı, işbirlikçi ve hain gibi nitelendirmelerle karalamaya devam ediyordu. PKK, kendilerini FKÖ, Hizbullah cemaatini de HAMAS gibi İslamî hareketlere benzeterek, hatta kendilerini laikliğin bölgedeki teminatı olarak sunarak TSK ve laik kesimlerin desteğini almaya çalışıyordu. Benzer açıklamalar bazı milletvekillerinden de gelmişti.

PKK'nin karalama kampanyaları IŞİD'in Kobanê saldırıları sürecinde de devam etti. PKK, AK PARTİ dışında hem Hizbullah'ı hem de HÜDA PAR'ı IŞİD destekçisi olarak ilan etmeye böylece hem Kürd halkının İslamî yapılara olan sempatisini kırmaya hem de daha sonra yapacağı saldırıların halk nazarında meşruiyetini ve psikolojik alt yapısını oluşturmaya çalıştı. Bunun için iftiralarla dolu bilinçli bir kara propaganda kampanyası planladı ve bu plan üzerinden algı operasyonu gerçekleştirdi. Oysa IŞİD, yaptığı açıklamalarla hem Hizbullah cemaati lideri Edip Gümüş'ü hem de tüm cemaat fertlerini kâfir olmakla itham etmekteydi.

HÜDA PAR ise IŞİD'in tekfirci anlayışlarını benimsemediklerini defalarca açıklamıştı. 24 Eylül 2014 tarihli “Haftalık Gündem Değerlendirmeleri”nde IŞİD'in Kobanê çatışmaları ile ilgili bir açıklama halen HÜDA PAR'ın resmi internet sitesinde mevcuttur. Yine HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu ve Kurucu Genel Başkan Mehmet Hüseyin Yılmaz da defalarca TV programlarında tekfir zihniyetli IŞİD ile herhangi bir ilişkilerinin olmadığını, IŞİD'in HÜDA PAR yönetim ve üyelerini tekfir ettiğini dile getirmiş, PKK ve uzantılarının iddialarının bir algı operasyonu olduğunun altını kalın çizgilerle çizmişlerdi.

PKK, bir türlü çatışmaya çekemediği Hizbullah için yeni bir planı devreye koydu ve bunu Kobanê bahaneli 6-8 Ekim olaylarında uygulamaya çalıştı. Hem de sadece bu cemaat için değil bölge de faaliyet gösteren yüzlerce kurum ve kuruluşu hedef göstermeye çalışarak dindarlara yönelik kapsamlı bir katliam senaryosu planladı.

PKK'liler, Komünist-Marksist bir ideolojiyi savunduğunu iddia etmesine rağmen özellikle son yıllarda sosyalizm karşıtı batılı emperyalist güçlerle işbirliğine girmiş, böylece kendi ideolojik gerçekleriyle taban tabana zıt olan diyaloglar, söylem ve eylemler gerçekleştirmiştir. "Bıjî ABD, Bıjî Obama"  söylemleri dahi tek başına sosyalizmin son lokomotifinin rayından çıktığını göstermektedir. Zira emperyalist ABD, güya sosyalizme karşıydı. PKK de yıllarca güya emperyalizme karşı olduğu iddiasında bulunuyordu. Bu karşılıklı gelişen işbirliği çağdaş ideolojilerin birer mitolojik ürün olduğunu bir kez daha ispatlamıştır.

PKK'nin işbirliğine girdiği israil, Rusya ve bazı Avrupa ülkeleri dışında, ideolojik tezatlara rağmen ABD askeri yerine Suriye'de savaşmaya hazır olduklarını ilan edebilecek kadar yapılan işbirliği, önemli bir yere sahiptir.

YAKLAŞIK 50 KÜRD VATANDAŞ KATLEDİLMİŞTİ

PKK de IŞİD'in Kürd şehirlerine saldırılarını bahane ederek IŞİD üzerinden İslam karşıtlığını ve İslamî kesimlere düşmanlığını körüklemiş, Kobanê nedeniyle oluşan tepkiyi, haksız bir şekilde ülke içindeki dinî bir misyona sahip kişi ve kurumlara yönlendirmişti.

Bu amaçla ideolojik çıkarları için yıllarca kan ve kaostan beslenmekle eleştirilen PKK'nin son hamlesi; devlet yetkililerinin başlattığı çözüm sürecinde, IŞİD'in Eylül 2014'teki haksız Kobanê saldırısını fırsat bilerek 6-8 Ekim'de bir dizi eylemlerle Kürd'lere saldırması ve Kürd'leri katletmesi şeklinde olmuştur. Neticede birer Kürd olan Yasin Börü ve arkadaşları sanki Kobanê'ye saldırmış gibi hunharca katledilmişlerdi. Çıkan olaylar nedeniyle Kürd halkı, yapay çatışmasızlıktan da faydalanmamıştır. Öyleki 6-8 Ekim Olayları'nda IŞİD mensupları değil, bilakis yaklaşık 50 Kürd vatandaş katledilmişti. Kürd esnaf, Kürd sivil halk, Kürd işveren ve Kürd işçiler; kendisine “Kürdistan İşçi Partisi” diyen PKK mensuplarınca zarara uğratılmıştı.

PKK, IŞİD saldırıları sürerken TC ve ABD ile görüşmelerine devam ediyordu. Olayın azmettiricilerinden ve provokatörlerinden olduğu eleştirisini yoğun bir şekilde alan HDP Eş Başkanı Demirtaş'ın ayağının tozu ile ABD dönüşü yaptığı “Sokağa inin” ve aynı gün yapılan “Her sokağı Kobanê sokaklarına dönüştürün” gibi provokatif açıklamalar; üst geçinen aklın Kürdler arası bir iç çatışma senaryosunu devreye sokmaya çalışanlara davetiye çıkardığı görülmüştür.

 

doğruhaber