• BIST 97.583
  • Altın 145,649
  • Dolar 3,5726
  • Euro 3,9955
  • Ankara 15 °C
  • İstanbul 25 °C
  • Konya 15 °C
  • Antalya 22 °C
  • Diyarbakır 27 °C
  • Erzurum 17 °C
  • İzmir 25 °C
  • Rize 18 °C

Umutsuzluk İçindekilerin Şirretliklerine Teslim Olunacak mı?

Selâhaddin Çakırgil
 

Bu sütunda yayınlanan önceki yazıda, İst.-Taksim"den başlayan ve bütün ülkeye ve hattâ uluslararası bazı merkezlere kadar adeta gizli bir işbirliği içinde yayıldığı için, iç etkenler kadar dış etkenlerin de rolünün bulunduğu anlaşılan son hadiselerin sebebleri anlaşılmaya çalışılırken; etkenler arasında umutsuzluğun da bulunduğuna değinilmiş, iki yönlü bir umutsuzluktan sözedilmişti.

Bir tarafta, Tayyîb Erdoğan"ın, ülkede geçerli olan seçim yollarıyla iktidardan uzaklaştırılmasının mümkün olmadığı kanaatinden kaynaklanan bir umutsuzluk..

Diğer tarafta ise, muhalefet partilerinin de yine aynı seçim yöntemleriyle iktidara gelemiyeceğiine dair besledikleri umutsuzluk..

Bu kargaşa halinden meded umanlarda, umutsuzluğun yanında, aynı güçte bir ufuksuzluğun da bulunduğu söylenebilir.

Elbette, birileri iktidardan bir şekilde uzaklaştırılırsa, yeri boş kalmaz, başkaları gelir denilebilir. Ama, o ge(tiri)lenlerin, halkın büyük kesimlerinin matlûbu, istediği kimseler olup olmayacağı bir ayrı konudur.

Hatırlayabiliriz ki, 27 Mayıs 1960 İhtilali"yle / Askerî Darbesi"yle sadece iktidardan değil, dârağacına bile götürülen Adnan Menderes"ten sonra, Türkiye, arayış içinde 20 yıl bocaladı- durdu. İlk anda, "İslamköylü Süleyman Demirel"de de aradığını bulabileceği umuduna kapılan kitleler, kısa süre içinde, onun hangi odakların adamı olduğunu görünce yeni bir hayal kırıklığı yaşadı. Ve araya giren 12 Mart 1971 ve 12 Eylûl 1980 Askerî Darbeleri"ni de yaşayan halk kitleleri, yine çaresizlik ve arayışlar içindeyken, nihayet, 1983"de Turgut Özal"da biraz biraz istedikleri yönetici tipini buldukları kanaatine ulaştılar.

Ama, Özal"ın Nisan-1993"de ânî vefatından sonra, ülkenin bir 10 yılı daha yine sosyo-politik bocalamalar ve arayışlar ve büyük sosyo-ekonomik buhranlar ve çöküşler içinde geçti.

Çaresizlik içinde kıvranan halk kitleri, 3 Kasım 2002 seçimleriyle -nicelerince hiç beklenmeyen şekilde- Tayyîb Erdoğan ve ekibini iktidara getirdi. Ama, asıl ilginç olanı, halk kitleleri, aradıkları -istedikleri yönetici tipini /en azından mevcud sosyo-politik yapı içinde/ Tayyîb Erdoğan ve arkadaşlarında – ekibinde bulduğu kanaatini, o zamandan beri yapılan bütün seçimlerde giderek yükselen oy desteğiyle ortaya koydu.

*

Bu gerçek, 11 Haziran günü, medyaya yansıyan Taksim- Gezi Parkı"ndaki eylemcilerden birinin kaldırdığı bir pankartta yazılanlarda da ifadesini ironik şekilde buluyor ve hangi çevrelerin nasıl bir umutsuzluk içinde bulunduğunu yansıtıyordu.. Erdoğan"a muhalif olanların yükselttiği o pankartta şöyle denilmişti: "Bizdeki R. T. Erdoğan sevgisi anayasanın ilk üç maddesi gibidir.

1-Değişmez, 2-Değiştirilemez, 3-Değiştirilmesi teklif dahi edilemez.."

Bu konu üzerinde bir arkadaşla birşeyler konuşurken, arkadaşın küçük kızı, kendi oyuncaklarının dünyasında, çocukların kendi aralarındaki tekerleme haline gelen sözlerden birini sıralayıverdi: "Kıskanma; çalış, senin de olur.."

*

Yeni bir iktidar gücü oluşturamayanların derdi Erdoğan"la..

Bu arada, elbette, belli çevreler, özellikle de, "alkol düzenlemesi"yle ilgili kanunun Köşk tarafından geri gönderilebileceği ihtimaline umut bağlamışlardı. Böylece, belli çevreler, Abdullah Gül ile Tayyîb arasında bir zıdlaşma umudunu da yeşertebileceklerini sanıyorlardı. Ama, asıl önemli nokta şu ki, Tayyib"in şahsı hedef alınmıştı.. Yani, o olmadığı zaman, muhalefet partilerinin yolunun yine açılmayacağını kendileri de biliyorlar; ama, belki bu sûretle AK Parti"den bir başkasının başbakanlığa gelebileceğini umuyorlardı, herhalde..

Ancaak, taa başından beri, AK Parti"nin neredeyse Erdoğan"la aynîleştiği, genel bir kabul halinde.. Nitekim, şimdi Erdoğan, üç dönemden fazla Genel Başkanlık yapılmaması yolunda AK Parti tüzüğüne koydukları kuralın gereği olarak yerini terketmeye hazırlanırken, nice çevreler, onun yerine, milyonlara itimad telkin edebilecek bir diğer şahsiyeti koyamıyacaklarının endişesi içindeler.. Bu doğru da olabilir.

Bu arada, yine de, "Acaba onu Gül ile dengeleyebilir miyiz?" hesabları da yapılıyor. (Ki, bu durum yeni olmayıp, AK Parti içinde, Tayyib - Gül arasında bir derin ve gizli zıdlaşmanın olduğu iddiası, daha 3 Kasım 2002 seçimlerinin galibi olan AK Parti"nin Genel Başkanı Erdoğan"ın, m.vekili olmasının bile yolu tıkandığı için, başbakanlığa Abdullah Gül"ün getirildiği günlerde tezgâhlanmaya başlanmış ve Tayyib"e m.vekilliği yolu açılsa bile, Gül"ün başbakanlığı ona bırakmıyacağı ve aralarında derin bir ihtilaf olduğuna dair, zâhiren ciddî sayılabilecek iddiaları, etkisiz sayılmayacak birileri, yurt dışındaki fakîr"e kadar bile aktararak, bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlardı, o günlerde..

Fakîr ise, Gül"ün öyle bir çiğlik yapmıyacağını düşünüyordu, ama, yine de ihtiyatı elden bırakmamak gerekiyordu.. Çünkü, siyaset, genelde yazık ki, ana-baba bile tanımıyordu.

Ama, o günlerde, birileri Gül"e de, eline geçen başbakanlık makamını bırakmamasına dair bir şeyler fısıldamış olmalılardı ki, Gül, "Tayyib Bey, m.vekili seçilsin, bir an bile durmam, hemen bu makamı ona devrederim." diye bir açıklama yapmak gereğini duymuştu.

Nitekim, aradan 4,5 ay kadar bir süre geçince, Tayyîb Erdoğan"ın m.vekili olmasının yolu açılmış ve Gül de Başbakanlık"tan istifa ederek, entrika çevirmek isteyenlerin oyununa gelmemiş ve yerini Erdoğan"a bırakmıştı. Tayyîb Bey de, bu sadakatli yol arkadaşlığının karşılığını, Yaz- 2007"deki C. Başkanlığı seçiminde, cumhurbaşkanlığına kendisini değil, Gül"ü aday göstererek vermişti.

Bu sadakatli dostluğun bozulabileceği, en azından, şu an için uzak ihtimal olarak görülüyor.)

Bugün de, Tayyîb ve Abdullah Bey"ler arasında hayalî bir takım ayrılıkları umanlar, gerçekte, yine aynı çaresizlik, umutsuzluk ve ufuksuzluk içinde bulunuyorlar. Ama, o noktada da hele de, Gül"ün, "alkol düzenlemesi kanunu"nu 10 Haziran günü imzalamasıyla yeni bir hayal kırıklığı yaşadılar. Bir daha anlaşıldı ki, bu ikili arasında hedef ve idealler arasında bir ayrılık yok, ama, belki nelerin-nasıl yapılacağı konusunda, bir uslûb farkı vardır; ki, o da tabiîdir. Çünkü, iki insanın tıpatıp aynı olması düşünülememelidir, bile..

Ki, Gül"ün ılımlılığı da bellidir; Erdoğan"ın ise, sorumluluk makamında, kendisini yine de epeyce bir frenleyebildiği, onu tanıyanlarca kabul edilmektedir. Ama, bir kimseden, nasıl, kendisine rağmen hareket etmesi beklenebilir? Nitekim, belli çevrelerin bu son hadiseler üzerine, Tayyîb Erdoğan"dan geri adım atmasını, uzlaşmacı bir tavır sergilemesini istemeleri üzerine, "Kusura bakmayın, Tayyîb Erdoğan budur, değişmez.." demesi de normaldir.

*

Taşın altına elini koymayan, ama, nimetlere konanların yeni hesabı..

Ama, bu arada, düne kadar, Erdoğan"a destek veren ve AK Parti döneminde, hiç de haketmedikleri halde, şartların zorlaması yüzünden, en yönetim birimlerinde en büyük lokmayı kapmak durumuna gelen bazı kesimlerin, grup veya cemaatlerin belli güç odaklarının, belli kamuoyu oluşturma mekanizmalarının, onu tökezletmek için, bu son hadiseleri fırsat bilerek, Tayyîb Erdoğan aleyhine, hatta, "kendisini değiştiremiyecekse, değiştirilmesi" gerektiğine varıncaya kadar, asıl muhaliflerden de bile daha cüretkâr ve zehirli bir kampanya başlatmış olmaları ibret verici ve ilginç bir tablo oluşturmaktadır.

Bu gibi çevrelerin, kılıçlarını çekmişcesine bir hâlet-i rûhiye içinde, bir cemaat adına yayınlandığı bilinen bir gazetede, yine aynı cemaatin yayın organı olarak bilinen bazı tv. kanallarında mevzilenip, atışlar yapmaları, evet, düşündürücüdür.

Ki, o çevreler, 2007 Baharı"nda da, mafyatik ilişkileri dillere destan olan ve yetkilerini kötüye kullanıp kanunsuz işlemler yaptırdığı gerekçesiyle daha sonra mahkum olup hapse atılan bir ünlü eski Polis Şefi ve siyasetçiyle ilginç kombinezonlar oluşturmaya başlamışken; 27 Nisan 2007 Muhtırası"na Erdoğan"ın direnmesinin getirdiği dalgaya uygun olarak, derhal tornistan edip, AK Parti"ye vargüçleriyle destek vermeye başlamalarıyla da meşhurdur.

Ama, bu çevrelerin, hele de son iki yıldır, zaman zaman, Erdoğan"a siyaset dikte etmeye çalıştıkları; bunda başarılı olamayınca, MİT Müsteşarı"nın sorguya çekilmesi gibi yargı atraksiyonlarını bile harekete geçirmeye tevessül edişleri de bilinmektedir.

Aynı çevrelerin, Erdoğan"ı kendi istedikleri noktaya çekemeyince, onun aleyhinde, hele de son haftalarda, dozunu giderek arttıran bir eleştiri kampanyasını başlatmaları, ilginç politik gelişmelerden.. Bu çevrelerin, çekinerek de olsa, Arınç ve Gül"ü yeni umut olarak gündeme ihtiyatlı bir dille gündeme getirmeye çalışmaları ve bu konuda, İngiliz ve Amerikan medyasında Erdoğan"ın yerini Gül"e bırakması yönündeki tavsiyelerle aynı paralelde görüşleri dillendirmeleri de daha bir düşündürücüdür.

Bu çevrelerin bu gibi münasib zamanları kollamak taktikleri az-çok biliniyordu, ama, bu son günlerdeki noktaya kadar gelebilecekleri yine de beklenmiyordu, herhalde..

*

"Doğru sözlerin, yanlış zamanda söylenmesi" gibi bir zaaf örneği oluşturacak şekilde, B. Arınç"ın tam da bu hassas dönemde, 9 Haziran günü, "Hükûmetin vicdanı" gibi nitelemelerin de sevkıyle olsa gerek, "Birisinin bizi uyarması, silkelemesi lâzımdı.." demesi ilginç bir tablo oluşturdu.. Onun bu sözleri, "Son gelişmelerden hepimizin alacağı çok büyük dersler var.." şeklindeki beyanı arkasından söylenmesinin daha derin bir mânâsının olduğu, eylemlerle ülkeyi karıştıran çevrelerce de düşünülür, tabiatiyle..

"Giderek, İslamcı kimliğe bürünmek" suçu..

Taksim-Gezi Parkı eylemlerinin başladığı ilk günden itibaren dünya medyasının konuya ilgisi de devam ediyor, ABD'de yayımlanan New York Times'tan The Economist dergisine, Financial Times'tan The Sunday Telegraph'e kadar bir çok yayın kuruluşu Taksim'deki eylemcileri destekleyen, hükümeti ve Erdoğan'ı ise eleştiren manşetlere yer veriyordu.

Bu cümleden olmak üzere, Londra"da yayımlanan Times gazetesi, 10 Haziran günlü sayısında, İstanbul"daki özel muhabiri Alexander Christie-Miller"in kaleminden özetle şöyle değerlendiriyordu:

"(...) Taksim'de göstericilerin çoğunluğunu oluşturan bu genç, öğrenci, mimar, doktor, mühendis kuşağı tipik 'ajan provokatörler' değil ve Türkiye'nin milliyetçi, yabancı düşmanı, eski tarz laiklik yanlılarına benzemiyor.

Ancak giderek daha açık bir şekilde İslamcı olan hükümetin otoriter tavrı nedeniyle sabırları taşmış."

*

Böyle bir zaman diliminde, sözkonusu çevrenin manevî lideri olarak bilinen ve 28 Şubat Zorbalığı günlerindeki tavırlarıyla ve "Bana Cebrail parti kur, siyaset yap dese, yine yapmam.." gibi sözleriyle meşhur bir zâtın, kenarda duruyor gibi gözükmesine rağmen, iktidarın gücünden ve nimetlerinden istifade etmenin tadını çıkarırcasına, kendi internet sitesinde, 10 Haziran günü, kamuoyunda Erdoğan"a nasihat olarak anlaşılacağı açık bir şekilde, nasihatlerde bulunması da ilginçtir.

Elbette, Tayyîb Erdoğan"ın da nasihate ihtiyacı vardır, ama, birilerinin tam bu gibi zamanlarda, puslu-dumanlı havalarda, devreye girmesi daha bir düşündürücüdür.

Ama, sözkonusu zâtın, Hâfız-ı Şirazî"den aktardığını belirttiği, "İki cihanın rahat ve selâmetini iki cümle kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele.." şeklindeki sözlere de yer verdiği ve laik medya tarafından da, -Tayyîb Erdoğan aleyhinde olacağı kanaatiyle- tam metin halinde yayınladığı bu nasihatinden birkaç cümleyi buraya aktarmak ilginç olmalı, herhalde..

"...Gelin Allah aşkına biraz da kardeşçe yaşayalım. (…) “yeni bir dünya.. yeni bir dünya.. el ele yeni bir dünya!..” Hakimiyet değil.. hükmetme değil.. baskı yapma değil.. totaliter sistemler tesis etme değil.. diktatörlükler tesis etme değil.. tiranlıklar kurma değil.''

*

Siyasetin ağır taşının altına elini koymadan, siyaset yapmak..

Yine aynı zâtın, perde gerisinden yöneticisi olduğu bilinen gazetede, 11 Haziran günü de, bir tv. kanalında da yayınlanan konuşmasının metni veriliyordu.. Bu konuşma, gerçekte, laik medyada geniş şekilde yer alan görüşlerini de yansıtıyordu, ama, daha başka bir konuya da değiniliyordu..

Sözkonusu gazetede, onun şu görüşleri aktarılıyordu:

"Günümüz bir döneme erdi ki mert belli değil, yiğit belli değil. herkes yarasına derman arıyor. dert belli değil, derman belli değil. Böyle bir dönem yaşıyoruz. Fakat bunların arasında belki en önemli bir mesele günümüzde yaşanan, çok yaygınca yaşanan nifak meselesi, iki yüzlülük meselesi, takiyye meselesi."

Münafıklar tarih boyunca İslam'a zarar vermeyi hedeflemişlerdir.

"Menfur, Persli bir insan. Pers biliyorsunuz değil mi? Haritaya bakarsınız. Persli bir insan o Halife-i Rûy-i zemini namazda... İşte saflarda bulunuyor. Camiiye girip çıkan birisiydi İbn-i Mülcem, seyyidina Hazreti Ali'yi o şehid ediyor."

( Ki, belli bir coğrafyanın, üstelik, asırlarca bugün hâkim olan mezhebin dışındaki bir diğer mezhebin hâkim olduğu bir coğrafyanın, taa 13-14 asır öncelere aid iddialarla suçlanmasının ne kadar doğru olduğu bir ayrı konu; bu beyanlarda, ismi zikredilen kişilerde de bir yanlışlık var. Şöyle ki, Hz. Ali"ye, şehadetiyle sonuçlanan hançeri saplayan Abdurrahman ibn Mulcem, İran"lı değildi. İran"lı olduğu söylenen kişi, Hz. Ömer"i hançerleyen Ebu Lulu" isimli kişidir. -S.E.Ç)

(Sözkonusu zâtın nasihat ve tenbihleri şöyle devam etmiş, gazetesinin 11 Haziran tarihli sayısında yayınlandığı şekliyle:)

"Yakın coğrafyamızda bir ülke esasen, yine makyavelist mülahazalarla, yine kendi çıkarları hesabına hatta aldatmayı, iğfali, takiyye adı altında dinin bir düsturu haline getirdiler. (…) Yanıbaşımızda cereyan eden bu takiyye cereyanları ülkemize de sıçramış durumda.

Bunun radyoaktif tesiri Türkiye'ye de bulaşmıştır, Mısır'a da bulaşmıştır, Suriye'ye de bulaşmıştır... Böyle onları tahlil etme imkanı olsa bir, yani oralara girme imkanı olsa, makinalarla o insanların kılcallarına kadar nüfuz eden şeyleri deşifre etme imkanı olsa, kılcallara kadar nüfuz edildiğini göreceksiniz.

Bu tehlikeli odaklara karşı çok dikkatli olmak gerekiyor.

Karşı tarafı çok doğru okumak lazım. kendinizi doğru bilmek çok önemli bir faktördür fakat karşı tarafı doğru okuyamıyor, değerlendiremiyorsanız sizin o mevzudaki stratejileriniz gider falsoyla noktalanır. bağışlayın, fiyaskoyla noktalanır. Takiyye... Bileceksiniz, yani kılcallarınıza kadar inmiş olan o insanları bileceksiniz. Her yerde varlar. hemen her yerde varlar.

Bu takiyye odakları o fitneyi üreten batıl güçler tarafından da destekleniyor. (…)

(Bütün bu sözlerden sonra, bu sohbetin) Kimseye merhametsizlik etmemeli ancak bu türlü insanlardan merhamet ve şefkat de beklememeli... (…)" şeklinde bitmesi ise, bir ayrı konu..

*

Bütün bu gelişmeler içinde, herkesin, doğru bildiğine inandığı ve kalben mutmain olduğu yolda, -elbette başkalarının ikaz ve nasihatlerine de kulak vermekle birlikte-, gerekirse, yapayalnız kalabileceğini de düşünerek, kendi doğrusuyla yürümesi en sağlıklı ve huzur vericici bir tavırdır, hele de siyasetçiler için.. Çünkü, hele de siyaset meydanında, olumsuz hallerde, sıkıntılı veya musîbetli hallerde ikbal, iktidar ve menfaat peşinde olanlar ortadan genellikle buharlaşıverirler.

"Siyaset" teriminin, , bizim tarihimizde, savaşlarda, "Bugün yaman siyaset oldu, binlerce düşman kırıldı.." diye, kelle kesmek mânâsında da kullanıldığı unutulmamalıdır.

Bu ağırlık her zaman için vardır. Bu ağırlığı taa baştan göze alamayanlar, bu yolda yaya kalırlar ve yürünmesi göze alınamıyan yola çıkılmaması gerekir.

haksöz

Bu yazı toplam 988 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim