• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • Ankara 18 °C
  • İstanbul 25 °C
  • Konya 24 °C
  • Antalya 27 °C
  • Diyarbakır 30 °C
  • Erzurum 15 °C
  • İzmir 25 °C
  • Rize 24 °C

Tarihin, Galib ve Mağlûblara Göre Değişen Yalanları, ve..

Selâhaddin Çakırgil

Amerika Birleşik Devletleri’nin en genç başkanı olarak isim yapan J. F. Kennedy’nin öldürülmesi üzerinden tam 50 yıl geçmiş..

22 Kasım 1963 gününün geç saatlerini hatırlıyorum..

Kennedy’nin öldürüldüğü haberi, dünyada bir bomba gibi patlamıştı..

O sırada, Malazgirt’deydim.

O günlerde, Kennedy’nin, türkçeye ’Fazilet Mücadelesi’  adiyle çevrilen bir kitabını yeni okumuştum. Esasen, Kennedy’ye ilgim, Amerikan Başkanı olması dolayısiyle değil, daha  çok da o kitabı yüzündendi. Sözkonusu kitabında Kennedy, o zamanlar henüz kuruluşunun 200. yılını bile doldurmamış olan Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki çetin iç siyasî mücadeleleri ve hele de 1860’larda 3 yıl süren Kuzey-Güney İçsavası döneminin çetin mücadelelerinde yer alan ilginç büyük şahsiyetleri, halk liderlerini, kanaat önderleri arasındaki mücadeleleri ve bu arada düşmanlık ve zıdlıklara rağmen sergilenen erdemli davranışları ve tabiatiyle yaşanan nice hüsranları da çok güzel yansıtıyordu..

ABD’de, 1860’lardaki içsavaş öncesi durumu yeniden hatırlayabiliriz.

Güney’in, ziraî açıdan geniş ve verimli topraklara sahib idi ve bu geniş toprakları işleyebilmek için, Afrika’dan zincirlere vurularak getirilen yüzbinlerce-milyonlarca ’köle’lelere, ’kunta-kinte’lere ihtiyacı vardı.

Daha az verimli topraklara sahib olan Kuzey eyaletlerindeki genel eğilim ise, köleliğin insanlık haysiyetine aykırı olduğu ve yasaklanması yönündeydi. 1860’da Amerikan Başkanı seçilen Abraham Lincoln de bu kanaatteydi ve köleliğin yasaklanmasını istiyordu.

Siyasî tartışmalar önlenemeyip tırmanınca, sinirler iyice gerilmiş ve sonunda üç yıl sürecek olan bir iç-savaş başlamıştı.

Savaş, 1863 yılında Kuzey eyaletlerinin ve Lincoln’ün zaferiyle noktalanmıştı.

O zafer şerefine sahnelenen bir eseri seyretmek için, Lincoln bir tiyatroya gitmişti.

Ama, orada asıl büyük tiyatro sergilenmiş ve oyunculardan birisi, tiyatro eseri oynanırken, Lincoln’ü öldürüvermişti..

*

Ve Lincoln’ün öldürülüşünden tam 100 sene sonra da bir diğer Amerikan Başkanı olan Kennedy güney eyaletlerinden Texas’da anacaddelerden, bir açık arabayla hareket halinde ilerlerken, civardan sıkılan kurşunlarla başından vurularak öldürülüyordu. Hemen ardından da, Başkan Yardımcısı Linden Johnson, uçakta, başkent Washington’a dönerken, Amerikan Anayasası’ndaki hüküm gereğince, Kennedy’nin yerini alıyordu.

Hemen bütün dünyayı dehşete düşüren bir suikasd sözkonusuydu.

Kennedy’nin öldürülmesindeki sır henüz de aydınlanabilmiş değil.. Bu suikasd, onyıllar boyunca hep tartışıldı-durdu..

*

Kapitalist emperyalizm ile komünist emperyalizm sistemlerinin kıskacındaki dünyada, bu iki kutub arasında yaşanan Soğuk Savaş rüzgârlarının dondurucu ikliminde, Türkiye kamuoyu da, Amerika ve NATO safında olması hasebiyle, ‘Hür Dünya’nın lideri’ ve de bir ‘özgürlük kahramanı’ gibi değerlendirdiği Kennedy’ye sempati ile baktığından, bu büyük suikasd, halkımız arasında da geniş yankılar meydana getirmişti..

Çünkü, Kennedy hele de 1961 Sonbaharı’nda, (Türkiye, Adnan Menderes ve iki Bakanı Fatin Rüşdî Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idâmı ve yüzlerce siyasetçinin de ağır hapis cezalarıyla cezalandırıldığı Yassıada Mahkemesi kararlarının kargaşası içindeyken) dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine kadar getiren Kuba Buhranı dolayısiyle, âdetâ Türkiye’yi kurtaran kahraman gibi görülüyor, gösteriliyordu.

‘Kuba Krizi’ , kenarından geçilecek basit bir kriz değildi..

Kuba’da General Batista liderliğindeki diktatörlük rejimi, 1959 yılında, Fidel Kastro liderliğindeki ‘komünist’ gerillalar eliyle yenilgiye uğratılmış ve Birleşik Amerika’nın güney sahillerine 100 mil kadar uzaklıkta bulunan bu adada, kapitalizmin en büyük gücünün burnunun dibinde, bir komünist rejim kurulmuştu. Üstelik, bu komünist rejim, komünist emperyalizmin en büyük gücü olan Sovyetler Birliği’nin her türlü desteğini de kazanmıştı ve nükleer silah başlıklı Sovyet füzeleri rampalara yerleştirilmiş ve Amerika’ya doğru ateşlenmeye hazır vaziyette tutuluyordu.

Daha önce B. Amerika, Kastro rejimini devirmek için 1960 yılında ‘Domuzlar Körfezi’ operasyonuyla anti-komünist Kubalıları devreye sokmaya çalışmış, ama, o teşebbüsü fiyaskoyla noktalanmıştı.

Şimdi ise, Amerika, kendisini Sovyet füzelerinin tehdidi altında görüyordu.

Kennedy, bu tehdidi bertaraf etmek adına, lideri olduğu ve ‘Hür Dünya’ diye yaldızlanan kapitalist emperyalizm dünyasının liderliğinin gereklerini üstlenebilmek için, Kuba adasını abluka altına almıştı.

Dünyanın nefesi tutulmuş, bir nükleer savaşın çıkmasına ramak kalmıştı.

Kennedy, bir savaşın önlenebilmesi için, Kuba’daki Sovyet füzelerinin sökülmesini şart koşuyordu. Sovyet Rusya lideri Nikita Kruşçev ise, ‘Siz Türkiye’de bize yönelik olarak rampalara yerleşetirilmiş bulunan nükleer başlıklı füzeleri sökünüz, biz de Kuba’dakileri sökelim..’ diyor ve buna karşı, Kennedy, ‘Kuba’daki füzeler sökülecek.. Türkiye’dekilere gelince.. Sökebilecek olan varsa, buyursun söksün..’ diye meydan okuyor ve bu tavır, Türkiye’de halk kitlelerini bile coşturuyordu.   

O sırada Konya’da idim ve halk kitleleri bir taraftan Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamının şaşkınlık ve çaresizliğini yaşarken, diğer tarafdan da, bir nükleer savaşın çıkacağı dehşeti içinde idi.. O şaşkınlık içinde, Kennedy’nin attığı havayla biraz güven duygusuna kapılıyordu; Soğuk Savaş’ın yoğun propaganda rüzgarlarının da etkisiyle..

Sonunda, Sovyetler Birliği geri adım atmış ve Küba’daki füzeler sökülerek, bir nükleer savaş ihtimalinden kurtulan dünya rahat bir nefes almıştı..

Türkiye’deki nükleer başlıklı Amerikan füzeleri ise..

1986’da, Küba Buhranı’nın üzerinden 25 yıl geçtikten sonra açıklanan Amerikan belgeleri gösteriyordu ki, Kennedy hava atıp, Türkiye halkının gönlünü de fethederken, Sovyetler’e ise, Türkiye’deki füzelerin artık artık miadlarını, kullanılma sürelerini doldurduğunu, yani kullanılmak istenseler bile artık iş göremiyeceklerini bildiriyor ve Kruşçef, bu teminat üzerine Kuba’daki füzeleri söküyordu.

*

Evet, bu sahnelerin perde arkası bilinmeyince, Türkiye’de halk arasında bile yükselen bir Kennedy sevgisi vardı. Çünkü, kendisini (İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Stalin tehdidleri sırasında olduğu gibi) yine Amerika ‘kurtaracak’tı, Sovyet Rusya tehdidinden..

Türkiye’nin nüfusu, 30 milyon civarındaydı ve fakirlik ve ekonomik buhranlar dolayısiyle, ‘Amerika olmasa, Amerika’dan buğday gelmese, aç kalırız..’ gibi laflar halk arasında açıktan ve yaygın şekilde söyleniyordu.

Geniş ve verimli topraklarını, 30 milyonu bile besleyemiyecek şekilde işletmekten âciz bırakılmış bir ülkeydi Türkiye.. Hele de 27 Mayıs Askerî Darbesi bu umutsuzluğu daha bir derinleştirmişti.. Halk arasında, ‘Geldi İsmet, kesildi kısmet..’ tekerlemesi ise, çoğu şeyi izaha yeterli oluyordu.. Bugün ise, Türkiye, 80 milyona yaklaşan nüfusuna bakıldığında, birçok aksaklıklara rağmen, ziraî bakımdan kendisine büyük çapta yeterli bir ülke olduğu görülüyor.

*

İşte o günlerde Kennedy’nin öldürülmesi, Türkiye’yi de tabiatiyle ve sanki Türkiye’nin en üst mertebedeki siyasî lideri öldürülmüş gibi derinden ilgilendiriyor, bu suikasdin en büyük yasını tutan ülkelerden birisi oluyor; nice büyük şehirlerin ana caddelerine Kennedy isminin verilmesi bir tarafa; hattâ doğan çocuklara bile Kennedy isminin verildiği o günlerin Türkiye gazetelerinde yer alıyordu... Ayrıca o suikasd de, Amerika’da ve dünyada olduğu gibi, Türkiye kamuoyunda da yıllarca tartışılıyor, yığınla teoriler geliştiriliyordu.

*

İşin ilginç tarafı, aradan 50 yıl geçmiş olmasına rağmen, o suikasdin henüz de aydınlatılamamış olması..

Üstelik, Kennedy’nin kaatil zanlısı olarak yakalanan Lee Harwey Oswald isimli kişi,

iki gün sorgulandıktan sonra, sonra, mahkemeye sevkedilirken, kısa boylu, fötr şapkalı,  Jack Ruby isimli birisi bir anda, polislerinin bacaklarının arasından devreye girmiş ve Oswald’ı öldürüvermişti. Oswald, sırlarıyla birlikte gitmişti.. J. Ruby, savunmasında, Kennedy’yi çok sevdiği için, Oswald’ı, o derin teessürle öldürdüğünü söylemişti..

Ama, Ruby de, birkaç ay sonra,  tutuklu kaldığı cezaevinde zatürre oluyor ve o da ölüyordu.. İrlandalı oldukça zengin bir aileden gelen ve Amerika’nın ilk katolik başkanı olan Kennedy’nin katli üzerinden, evet, 50 yıl geçmiş.. Hayatındaki güç gösterileri ve ölümündeki dünyayı dehşete düşüren sahneler sanki, bir varmış-bir yokmuşa dönmüş..

Ama, o suikasd henüz de açıklanmadı..

1995’lerde JFK filmiyle, konu bir daha gündeme getirilince, ’Kennedy Suikasdi’nde 15-16 nokta var ki, bunlar açıklanamaz. Eğer Amerikan Başkanı sorumluluğu üstlenirse açıklanabilir..’ denilmişti. Ama, o dönemin Amerikan Başkanı Clinton da o gizli noktaları açıklamamıştı.. Ve başka bir Amerikan Başkanı, daha erken davranmazsa, Amerikan kanunlarına göre, o suikasdin üzerinden ancak 66 yıl geçtikten sonra, her şey açıklanacakmış, yani, 2029 yılında..

Yani, bütün sırlar, gizli bilgi ve belgeler açıklandığında,  menfaatler, duygular sosyal bünyenin zarar görmiyeceği derecede törpülenmiş, bir tarihî masala dönüşmüş olacak..

*

Evet, 2029’da yaşayacak olanlar için, bugün bile bir masala dönüşen bir suikasd..

Tarih biraz da budur..

Onu güçlüler, hâkim olanlar yazdırır ve kitleler de ona inanmak durumunda kalır. Gizli bilgiler ve belgeler ise, gelecekte güç kazanıp meydana çıkması muhtemel eski mağlubların eliyle açıklanacaktır.

Bu vesileyle hatırlanmalı ki, sadece J. F. Kennedy değil, 1968 yılında Demokrat Parti’nin Başkan adayı olarak seçimlere girmeye hazırlanan (kardeşi) Robert Kennedy de öldürüldü, Kennedy ailesinden daha başkaları da esrarengiz ölümlerle hayattan çekildiler.

*

Bu vesileyle, bir hatıramı aktarayım..

Kennedy’nin Başkan Yardımcısı iken, onun katledilmesi üzerine Başkan olan ve o suikasdde parmağı olabileceği söylenen Johnson, girdiği1964 seçimlerini de kazanmıştı.

1968 yılı seçimlerine ise,  Kennedy’nin partisi olan Demokrat Parti’nin adayı olarak Adalet Bakanı Robert Kennedy belirlenmek üzereydi.. Robert Kennedy,  John F. Kennedy’nin kardeşi idi.

O günlerde, Diyarbekir’den Samsun’a gitmiştim.

Anne-babamı birkaç saatliğine ziyaret edip, gece Ankara’ya geçecektim.

Akşam (rahmetli) babamla çeşitli konularda sohbet ettik. Babam, tahsili olmayan, okuma- yazmayı sonradan öğrenmiş bir köylü idi ve dünya mes’eleleriyle de ilgileniyordu..

’-Oğlum bu Amerika’da neler oluyor? Kim seçilecek?’ diye sormuştu..

Ben de, ’Herhalde Kennedy’nin kardeşi Robert Kennedy kazanacak..’ dediğimde, babam bana bir baba nasihati çekip,

’-Yahu oğlum, bu kadar saf olmayın, onu seçtirirler mi?’ deyince, ’Baba, bu işler bizim bildiğimiz gibi değil..’ demiştim.

Babam ise, mantığını kendi dünyasının ölçüleriyle çalıştırmıştı:

’-Oğlum akıl var, yakın var..

Ben bu köyün muhtarını öldüreceğim, sonra onun kardeşi köye muhtar seçilmek isteyecek.. Ben ve benim yakınlarım, onun muhtar olmasına fırsat verirler mi? Onu öldürürler..’

Ben yine de, ’Baba, bu işler bizim bildiğimiz gibi değil..’ kabilinden bir şeyler söylemiştim.

Gece yola çıktım..  Otobüsle Ankara’ya geliyorum.. Sabahın ilk saatlerinde, otobüste haberleri dinliyorum, Amerika’da Robert Kennedy’nin Demokrat Parti’nin başkan adaylığının kesinleştiği ve bunu Demokratların büyük bir şölenle kutlamaya hazırlandıkları bildiriliyordu. 

Ankara’ya geldim. Sağlık Bakanlığı’nda işim var.

Sağlık Bakanlığı’nın girişindeki büyük salonda, bir görüşmenin saatini bekliyorrum. Radyoda hafif bir müzik sesi, şarkılar-türküler..

Sonra, birden yayın kesildi.. Spiker heyecanla bir haberi okumaya başladı.

’Dikkat! Dikkat!..

Şimdi aldığımız bir haberi veriyoruz.

Amerika’da Demokrat Parti’nin başkan adaylığı kesinleşen Robert Kennedy, adaylığın kutlama şöleni yapılırken öldürüldü!’

Akşam, babamla bu konuları konuştuğumu, babamın bu konulara köylü aklıyla yaklaşmaması gerektiğini dolaylı bir şekilde anlatmaya çalıştığımı hatırladım.

Evet, Robert Kennedy de öldürüldü.

Onu öldüren kişi, Filistin’li bir hristiyan arab olan Sirhan Bişare Sirhan isimli gençti.

Robert Kennedy, kesinleşen adaylığını kutlarken, kalabalığın içindeki Sirhan, tabancasını bir anda Robert’ın üzerine doğrultmuş ve Robert Kennedy de o namluyu o anda farketmiş ve ’My God! /Aman Tanrım!. der-demez, alnından yediği tek kurşunla öldürülmüştü.

Hani, Sirhan, müslüman birisi olsaydı, herhalde, Batı yakasında, 11 Eylûl 2001 Saldırıları’yla başlayan İslamofobia  (İslam korkusu) dalgası taa o zamandan başlardı, herhalde.. Ama, bereket ki, Sirhan bir hristiyan idi ve o, henüz de hayatta ve zindanda..

*

Evet, J.F. Kennedy Suikasdi ve onu devam eden diğer suikasd ve gelişmelerin arkasındaki asıl etkenlerin neler ve asıl failin kim/ler olduğu üzerindeki gizlilik perdeleri 2029’dan sonra açıklanacak..

Sabredin, az kaldı..

Belgeler açıklandığında, hayatta kalanlardan o büyük suikasdi hatırlayanlar olursa.. ‘Haaa, demek ki öyle değil de şöyle imiş.. Vayy be, nasıl da kandırılmış dünya..’  diyecekler belki.. Hepsi o kadar..

Galib gelenler, tarihi kendi isteklerine göre şekillendirmek isterler. Mağlub olanlar ise, gelecekte galib geldiklerinde yazacakları tarih için ellerinde tuttukları gizli belgeleriyle, geleceğin tarihini şekillendirmeyi umut ederler.

*

’Ayasofya’, sahi, sahte belgelerle mi kapatıldı?

Ayasofya, yunanca, ’Hagia Sophia’ kelimelerinden bir terkib olup, genel çizgileriyle, ’ilahî / kutsal hikmet, bilgi’ mânâsına gelmekte..  İstanbul’daki bu büyük mâbedin yapımı, miladî/ 535 yıllarında, -yani, Hz. Peygamber (S)’nin dünyaya gelişinden 35 sene öncelerde- tamamlanmış olup, asırlarca, dünyanın en büyük mâbedlerinden birisi sayılıyordu.

Sultan 2. Mehmed (Fatih), İstanbul’u savaş yoluyla fethettiği için, bu mâbedi, o zamanki hukuk sistemlerinde kabul edilen ’kılıç hakkı’ olarak kendi şahsî mülkü yapıp, önceki rumca ismini koruyarak onu câmie çevirerek vakfetmiş, bu vakfın gelir kaynaklarını vakfiyesinde göstermiş, bu vakfiyyenin şartlarını değiştirecek veya bozacak olanları, -vakfiyelerde âdet olduğu üzere- lanetlemiştir.

Tabiatiyle, hele de mâbedlerin bu şekilde fonksiyonel değişikliklere uğratılması, kültürler, medeniyetler, toplumlar arasında, derin kırılmalara, rekabetlere ve hattâ gizli-açık düşmanlıklara vesile olmaktadır. Hatırlayalım ki, Hz. Ömer, Kudüs’ü aldığında, namaz kılmak için bir yer ararken, kardinaller onu Kilise’ye davet etmişler, ama, o, bu talebi geri çevirmişti. Bazı kaynaklarda, bunun üzerine kardinallerin, Hz. Ömer’e, ’Bizim mâbedimizde namaz kılınmaz mı?’ diye bir sual sordukları; Hz. Ömer’in ise, ’Hayır, kılınır da, müslümanların benden sonra, bu mâbedi, (Burada Halife namaz kılmıştı..) diye elinizden  alacağından endişe ederim..’ dediği rivayeti yer almaktadır.

Son derece düşündürücü ve üstün bir idrak..

Keşke, bu idrak hep devam ettirilseydi..

Kaldı ki, Kur’an-ı Kerîm’de Hacc Sûresi, 40. âyette, (meâlen)manastırların, kiliselerin, sinagogların ve mescidlerin, içerisinde Allah’ın adının çokça anıldığı yerler’ olarak tekrîm ile, saygı gösterilmesi ve korunması gereken mekanlar olarak zikredildiğini görmekteyiz.

Ama, geçmiş asırların savaş hukuku ve örfünde, ‘kılıç hakkı’ gibi bir gelenek de bulunmakta..

Şimdi de, nice mâbedleri gören bazı müslümanlar, hemen, ‘Burası ne güzel câmi olur..’ deyiveriyorlar.

Halbuki, bu durumda, bizim câmilerimiz, mescidlerimiz için başkalarının da, kendi dinlerinin mâbedi tasavvuruna kapılmalarını normal kabul etmemiz gerekir.

Hatırlayalım, 1992 yılında, Hindistan’da, Ayodya’da, 400 yıllık Baburî (Babur Şah) Mescidi de, büyük hindu kalabalıklarının, ‘Bu mescidin yerinde bizim bir tanrımızın mâbedi vardı.’ diye tahrik edilmesiyle saldırıya uğramış, koca mâbed, bir anda tuz-buz haline getirilivermişti.

*

Bu hatırlayışlardan sonra..

Tarihçi (ve de Türk Tarih Kurumu eski Başkanı) MHP m.vekili Prof. Yûsuf Halaçoğlu, son zamanlarda Ayasofya konusuna yoğunlaşmış durumda..

O, Ayasofya’nın Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılması ve müzeye çevrildiğine dair resmî kayıtlarda bir tutarsızlık, bir sahtecilik olabileceğini ciddî şüphelerle dile getirmekte ve Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasına dair bir kanun teklifini de Meclis Başkanlığı’na sunmuş bulunmakta..

Halaçoğlu, bu iddialarını, HT’de 23/ 24 Kasım akşamı, ‘Tarihin Arka Odası’ isimli ve 4 saat kadar süren bir proğramda, bu konulara yabancı olmayan M. Bardakçı, Erhan Afyoncu, Nurhan Atasoy  gibi isimlerle enine-boyuna ve bu konuda yayınlanan Bakanlar Kurulu kararnamesinde bulunan ve M. Kemal’e aid olan imzanın, aynı kişiye aid iki gün önceki ve sonraki imzalardan çok farklı olduğunu ortaya koydu. 

Halaçoğlu, bu iddiasında tutarlı sözler söylüyordu.

Halbuki, o, daha önce, bir takım çıkışlarındaki ölçüsüz beyanlarıyla da defalarca gündeme gelmiş ve TTK başkanlığından da alınmıştı. Ona gore, canlarını kurtarmak isteyen bir kısım ermeniler kendilerini müslüman göstermişler ve alevî olmuşlardı. Bu da, eğer yörelerinde alevi müslümanlar varsa, doğru da olabilirdi. Çünkü, nice ermeniler de yaşadıkları bölgelere göre, sünnî  müslüman olarak kaydedilmişti.. Ama, Halaçoğlu ise, o iddiasında bir genelleme yapmıştı.

Ve yanlıştı..

Halaçoğlu, 2009’larda da, M. Kemal’le 1,5 yıl kadar evli kalan Latife Hanım’ın hâtırâtının yayınlanmak istenmesi üzerine, ’Bunun mümkün olamıyacağı ve bu hâtırât yayınlanırsa, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin baştan başa yeniden yazılmasının gerekeceği’ gibi çok iddialı sözler söylemiş ve konu, mahkemeden alınan ve bu hatıraların hiç bir zaman yayınlanmaması yönündeki bir kararla kapanmıştı.

Latife Hanım, o 1,5 yıllık bir evliliğinde neler öğrenmişti ki, onun hatıraları yayınlanacak olsa, bütün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin baştan sona yeniden yazılmasını gerektirecekti!

Halaçoğlu’nun bu iddiaları üzerine, tartışmalara, o zamanlar fakir de birkaç yazı ile katılmıştım.

Halaçoğlu şimdi ise, o hâtırâtı bizzat gördüğünü, okuduğunu tekrarlıyordu; ama eski iddiasını tekrarlamayıp, konunun E. Çölaşan ve benzeri bazı isimlerin büyük gürültüler kopararak, Latife Hanım’ın mirasçılarını baskı altına aldıklarını, onlar eliyle mahkemeden çıkarılan bir kararla bu hâtırâtın yayınlanmasını engellediklerini belirtiyordu.

Her halukârda, ilginçti..

*

Halaçoğlu’nun Ayasofya söyledikleri ise, geçmişteki iddia ve açıklamalarına göre daha dolu ve doğru bir kanaat oluşturuyordu.

O kadar ki, Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine dair kararname Başvekalet Kararnameler Defteri’nde bile yazılı değildi ve resmî gazetede de yayınlanmamıştı. Bir ıslak imza olsa bile,  bu imzanın taklid edilmiş olması muhtemeldi. O günlerde M. Kemal, bazı kararnameleri Gazi M. Kemal diye imzalarken, bazılarını da K.atatürk’ diye imzalıyordu. Ama, Ayasofya Kararnamesi olarak gösterilen belgedeki imza, başka hiçbir yerde olmayan şekilde,  ‘K. Atatürk’ şeklinde, yani A harfi büyük harf ve değişik şekilde yazılmış gözüküyordu. 

Halaçoğlu, iddiasında daha da ileri gidiyor ve Ayasofya’nın tamirât için ibadete geçici olarak kapatıldığını; asıl müzeye çevrilmenin ise, 1945’lerden sonra olduğunu, ibadete kapatıldığını belirtiyordu, elindeki belgelerle..

Halaçoğlu’nun, Ayasofya ile ilgili çalışmaların, Amerika’lı bir sanat tarihçisinin başvurusu ile başladığı ve Gerhard Ungar isimli bir alman sanat tarihçisinin de devreye girdiği yönündeki açıklaması ve  onların Ayasofya sıvalarını kazımaktan ayrı olarak avluda da kazılar yaptıkları ve onların orada ne yapmakta olduklarıyla kimsenin ilgilenmediğine ve Ungar’ın, -boş binaların çürüyeceğini gerekçe göstererek-, Ayasofya’nın ibadete kapatılmaması yönünde görüş belirtmesine rağmen, bunun dışında, dönemin nice ünlü yerli uzman kişilerinin, tarihçilerinin aksi yönde görüş belirttiklerine dair sözleri de ilginçti. Çünkü, onlar, yukardaki şeflerin emir erleri, kapıkullarıydılar.

Anlaşılıyor ki, ortada bir yığın ciddiyetsizlik ve karanlık bir takım ellerin entrikaları var.

Halaçoğlu’nun Meclis’e verdiği kanun teklifi dolayısiyle, konunun Meclis’de etraflıca ele alınması ve tarihî gerçeklerin ortaya  çıkarılmasına umulur. Ve yazık ki, bugün bile, üzerimizde bir karanlık gölge ve bir umacı gibi duran ve sahte veya gerçek de olsa, bir Hükûmet kararnamesine hâlâ dokunulamıyor. 

Tekrar hatırlanmalıdır ki, tarihî hadiseler, dünya görüşlerine şekillenir ve ortada galibler ve mağlublar hep vardır. Ve tarihî hadiseler, ‘2 x 2= 4’ misali, matematik formüllerine göre değil, galib ve mağlubların bakışlarına göre çok farklı şekilde yorumlanır.

Şunu da belirtelim ki, son haftalardaki bu Ayasofya tartışmaları, emperyalist dünyanın yayın organlarında acaib ilgi uyandırmış bulunuyor ve Tayyîb Erdoğan’ın İslamcı bir çizgide ilerlemekte olduğu, derin kaygularla ve tahrik edici, ürkütücü yorumlarla dünyaya sunuluyor.

Müslüman halkımızın büyük çoğunluğunun kalbinde ve iradesinde hiç yeri olmayan ve hele de 80-100 yıl öncelerde daha bir azgınlaşan yabancı değerlerin saldırıları fiilen yenilgi sürecine geçmişken, bu durumu resmen de belgelendirmenin zamanı daha bir gelmiştir.

haksöz

Bu yazı toplam 1137 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim