• BIST 97.726
  • Altın 146,210
  • Dolar 3,5844
  • Euro 3,9885
  • Ankara 14 °C
  • İstanbul 18 °C
  • Konya 14 °C
  • Antalya 19 °C
  • Diyarbakır 23 °C
  • Erzurum 16 °C
  • İzmir 17 °C
  • Rize 18 °C

Suriye karşısında keskin dönüşler

Ahmet Varol

Arap dünyasında zulüm rejimlerine karşı halk ayaklanmaları başlayınca tüm İslâm âleminde bir heyecan başladı. Çünkü bu ayaklanmaların yıllardır Müslüman halklara zulmeden dikta rejimlerinin ve başlarındaki diktatörlerin saltanatlarının sonunun yaklaştığı kanaati oluşturmuştu. Bazıları da bu ayaklanmaları İran’daki şah rejimine karşı gerçekleştirilen devrime benzettiler. Bazılarına göre ise bu olayların arkasında da ABD vardı. Çünkü onların dünyasında ABD oyunu olmadan bu tür olayların gerçekleştirilmesi imkânı yoktu. 

Halk ayaklanmalarını İran devrimine benzetenler Suriye’ye uğramasını istemiyorlardı. Çünkü Suriye’de mevcut rejimle İran’ın ilişkileri iyiydi, ortak planları ve siyasetleri vardı. Gerçekte Suriye’deki rejimin de bir zulüm ve dikta rejimi olduğunu onlar da biliyorlardı. Ama İran’ın çıkarları öncelikli olduğu için onun işine yarayan bir dikta rejimine tahammül edilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. 

Doğrusunu söylemek gerekirse halk ayaklanmalarının önce Suriye’ye uğramasının bir dar geçide uğraması ve büyük zorlukla karşılaşması ihtimaline binaen önce kolay dökülecek rejimlerle devam etmesini ben de arzuluyordum. Ama ayaklanmalar tamamen toplumsal olgu olduğundan, planlı olmadığından Suriye’den devam etmesi ihtimali de sosyolojik bir gerçeklik olarak karşımızda duruyordu. Çünkü rejim baskısının ve şiddetinin en aşırı şekilde sürdüğü bir ülke olarak Suriye karşımızda duruyordu. 

Olayların Suriye’ye sıçramasından sonra, önceki halk ayaklanmalarını İran devrimine benzetenlerin birçoklarının hızla komplo teorilerine sarıldıklarını ve Suriye’deki olayların arkasında ABD’nin olduğunu söylediklerini gördük. Oysa bir vakıaydı ve Suriye’deki etkenler diğer ülkelerde olduğundan fazlaydı. 

Olayların başlamasından önceki arzularımız ne olursa olsun, sonrasında zulme karşı mazlumun yanında durmamız; Baas zulümlerine karşı çıkmamız ve onu istemeyen halkın direnişini desteklememiz gerekiyordu. Komplo teorilerini de diğer ülkelerdeki halk ayaklanmalarını desteklerken reddettiğimiz gibi Suriye’de de kesin bir dille reddetmemiz gerekiyordu. 

Ama maalesef bu konuda bir ittifak oluşmadı ve birçokları Suriye’deki rejime karşı sokağa dökülenlerin oyuna getirildiklerini söylemeyi tercih ettiler. Sonrasında da İran’ın dikte ettiği “Suriye kendi işini kendi görür; dışarıdan müdahale olmasın” çağrısını her tarafta tekrar edip durdular. Bu çağrıyı yaparken karşılarına aldıklarını “Suriye’ye ABD müdahalesi istiyorlarmış” gibi göstermeye çalıştılar. Oysa Irak ve Afganistan’a ABD müdahalesini kesin dille reddedenlerin Suriye’ye müdahalesini istemeleri asla söz konusu değildi. İstedikleri tüm dünya Müslümanlarının Suriye halkının haklı mücadelesine destek vermeleri ve onu Baas zulmü karşısında yalnız bırakmamalarıydı. 

“Dışarıdan müdahale olmasın” diyenler Suriye halkının çoğunluğunun ülkedeki rejime karşı olmadığına, ayaklanmanın küçük çaplı olduğuna ve dışarıdan müdahale olmaması durumunda küçük çaplı ayaklanmayı da rejimin bastırabileceğine inandırılmışlardı. Fakat kitlesel tepkiler hızla yayılınca Baas çaresiz kaldı. Bunun üzerine o çağrıyı dikte eden İran’ın bizzat kendisi dıştan müdahale ihtiyacı duydu. Gerekçesi ise Hz. Zeyneb’in kabri başta olmak üzere bazı kutsal mekânların tehlikede olduğu iddiasıydı. Gerçekte böyle bir tehlike yoktu. Ama olsaydı bile Esed rejimi dirileri kitleler halinde öldürerek katliamlar yaparken “müdahale olmasın” diyenlerin kabirleri koruma gerekçesiyle müdahale etmeleri büyük çelişkiydi. 

Sonrasında IŞİD tehlikesinin büyümesi gerekçesiyle ABD’nin ve onun liderliğinde oluşturulan uluslararası koalisyonun müdahalesine de en azından sessiz kalmayı tercih ettiler. Çünkü bu koalisyonun asıl amacı Baas’ın önünü açmaktı ve bunu çok iyi biliyorlardı. 

Derken IŞİD tehlikesi bir yandan Türkiye sınırına dayandı, bir yandan da insanlık dışı eylemlerle içine girdi. Şimdi Türkiye’nin bu tehlikeyi ve PKK uzantısı PYD tehlikesini bertaraf etmek için müdahalede bulunmasına tamamen itiraz edemedikleri için terörle mücadelenin ülkedeki hükümetle işbirliği içinde yürütülmesini istiyorlar. Oysa halkıyla savaşan hükümet o ülkenin hükümeti olamaz. Terörle mücadelenin halkla ve halkı temsil eden direnişle işbirliği içinde yürütülmesi gerekir. 

yeniakit

Bu yazı toplam 187 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim