• BIST 106.926
  • Altın 151,318
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • Ankara 13 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Konya 13 °C
  • Antalya 20 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Erzurum 8 °C
  • İzmir 19 °C
  • Rize 14 °C

Suriye Halkının Haklı Mücadelesi Silahlı Güçler Tarafından Katlediliyor

Nureddin Şirin
"Hukuk" "adalet" ve "özgürlük" temelinde mücadele veren Suriyeliler bir yanda sivil gösteri ve protestolarında rejim güçlerinin şiddeti ile karşılaşırken, diğer taraftan da, rejimi yıkma amacıyla silaha sarıldıklarını ileri süren birtakım güçlerin güvenlik güçlerine yönelik sürdürdüğü saldırılar da Suriye halkının haklı ve meşru taleplerini bloke eden bir bumerang rolü görüyor.

Fas ve Mısır ile başlayıp bütün bölgeye yayılan halk hareketleri rüzgarını arkasına alan Suriyeliler, bu fırsatla yıllardır mahrum bırakıldıkları hak ve özgürlüklere ulaşabilme, üzerlerindeki baas diktasından kurtulabilme amacıyla, sivil gösterilere başladığında, tabi olarak meşru taleplerini dile getiriyorlardı.

Suriye yönetimi içten ve dıştan gelen tazyikin de etkisiyle, bir devrim niteliğindeki reformları yapma iradesini gösterdiğinde, gerçekten bu reformların hayata geçip geçmeyeceği takibine fırsat kalmadan, araya “silahlı güçler” girince, Suriye"deki rejim karşıtı muhalefet farklı bir mecraya sürüklendi.

Şimdi burada tartışılması ve sorgulanması gereken bu yeni “şiddet dalgası”dır.

Bazıları bu dalgayı, “zalim ve diktatör bir rejimi yıkmaya yönelik meşru bir silahlı direniş” olarak görebilir ve savunabilir. Dünyanın her hangi bir ülkesinde, zalim ve diktatör bir rejimi yıkmaya yöneli bir muhalefet varsa, orada siyasi muhalefetin yanında askeri bir direniş de olabilir. Ancak, askeri direniş, siyasi muhalefetle bir şekilde insicamlı ve ülkedeki hedeflenen siyasi projeyi gerçekleştirmeye yönelik hikmetli bir mücade olur.

Suriye"deki “silahlı mücadele” bu şekilde tanımlanabilir mi?

Örneğin Tunus ve Mısır"da, Zeynelabidin bin Ali ve Hüsnü Mübarek gibi diktatörlerin devrilişini beraberinde getiren devrim süreçlerinde, halk rejim güçlerinin katliamlarına uğradığı halde, bu halk eline geçirebileceği silahları güvenlik güçlerine karşı kullanmadı. Bahreyn"de de halk El Halife diktatörlüğüne karşı ayağa kalktığında üzerlerine kurşun sıkan askerleri vurabilecek imkanları vardı. Ancak bu hareketler, toplumsal ve siyasi hedeflerini gerçekleştirme amaçlı mücadelelerinde bir “meşruiyet” ve “haklılık” çizgisini korumayı sürdürdü.

Fakat Suriye"de rejimkarşıtı sivil gösterilere başlayan muhalifler, rejimi bir şekilde reform yapmaya zorlarken, Suriye"deki rejim de ister isteyerek, ister zoraki olsun çok ciddi siyasal reformları gündeme getirdi. Öncelikle ülkedeki olağanüstü hal yasasınının kaldırılması, cezaevlerindeki siyasi tutuklular için genel af ilan edilmesi, ülkede çok partili sisteme geçileceği ve yakında genel bir seçime gidileceği açıklamaları silah sesleri ve barut dumanları arasında koybolup gitti.

Burada karşımıza doğrulanması mümkün olan üç hipotez çıkıyor:

Birinci hipotez; Suriyeli muhalifler, rejimin attığı bu adımları sadece göz boyama olarak görüp, Esad yönetimine karşı elde edilen inisiyatifi kaybetmeme adına, yönetimin reform adı altında başlattığı açılıma kapıları kapattı.

İkinci hipotez; Esad yönetimi, halkın arasında geniş çaplı bir destek olduğunu düşünerek, “demokratik” bir süreçten de galip çıkacağı güveniyle bu reformları yapma kararı aldı.

Üçüncü hipotez; Asıl amacı her ne olursa olsun Esad yönetimi yıkmak olan iç ve dış güçler, Esad yönetiminin gerçekleştireceği reformların mevcut rejime “demokratik” bir zemin kazandıracağı düşüncesiyle, reform açılımlarını baltalayıp silahlı saldırılarla rejimi dana saldırgan hali getirerek, uluslar arası tepkileri büyüterek bir dış müdahalenin zeminini hazırlamak.

Bu üç hipotezi tartışmamız gerekiyor:

Birinci hipotezi doğrulayacak nokta; Suriye"deki baas yönetiminin tarihindeki baskıcı geleneğin, baas kadrolarındaki başına buyruk zorbaca tavırlarının gerçekçi bir reform yapmaya uygun olmadığıdır. Bu noktadan bakıldığında, Esad yönetiminin reform vaadlerinin, rejime karşı ciddi bir fırsat yakalamış muhalefeti “reform yapma” adı altında enseleme planı olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla, bir baas rejiminin doğasında gerçek anlamda bir reform yapma iradesinin bulunamayacağı inancı, muhalefeti ne olursa olsun gösterileri sürdürme kararlılığına götürebilir.

İkinci hipotezi doğrulayacak nokta; geçmişte Hafız Esad döneminden farklı olarak, daha ılımlı ve hoşgörülü bir profil çizen Beşar Esad"a karşı halk arasında geniş bir desteğin -mahbubiyet- olduğu, nitekim ülkede Esad yanlısı düzenlenen gösterilerdeki büyük kalabalıklara karşın, rejim karşıtı gösterilerin ise ülke nüfusunun az bir kısmına tekabul ettiği tablosu, Beşar Esad"ı ülkede gerçekleştirilecek reformlar sonunda da kendisinin iktidarını güçlendirerek çıkacağı güvenine itmiş olabilir. Bu arada, Esad yanlısı gösterilerin devlet baskısı ve tehdidi ile insaların zoraki sokaklara çıkarılmasıyla ortaya çıktığı şeklindeki yaklaşım, dikta rejimlerinde karşılayılabilecek bir durum olabilse de, Suriye gerçeğini yakından takip edenler, ülkede Esad yanlısı geniş bir toplumsal tabanın bulunduğunu kabul etme durumundadırlar.

Üçüncü hipotezi doğrulayacak nokta; başından beri açıkca rejime karşı silahlı direnişi savunan bir takım gruplar ve silahlı eylem yapmaya yönelik çağrıların yanı sıra, Suriye ordusundan ayrılarak rejim karşıtı muhalefetin saflarına katıldığını açıklayan birtakım subay ve askerlerin ve bunun yanı sıra, Lübnan ve Ürdün üzerinden –bazı kaynaklar buna Türkiye"yi de eklemekte- ülkedeki güvenlik güçlerine yönelik saldırılar gerçekleştirmek üzere silahlandırılan grupların ve son olarak da, yurt dışından eylem yapmak üzere Suriye"ye sızan yabancı unsurların varlığı, ister rejim güçlerinin saldırılarına karşı “intikam eylemleri” şeklinde tanımlansın, ister rejimin iradesini kırmaya yönelik “askeri direniş” olarak tanımlansın ve isterse ülkede ”kaos ve kanlı olaylara sebebiyet vererek bir dış müdahalenin zeminini hazırlama” planı adına olsun, etkin bir şekilde “silah” faktörünün devreye girdiğini görüyoruz.

Bizim Türkiye kamuoyunda “Suriye"de neler oluyor” sorusunu yanıtlayanlar her nedense, sadece Suriye rejiminin halka yönelik saldırıları, barbarlıkları, katiam, tutuklama ve işkenceleri üzerinde duruyorlar. Bu ortaya konulan tablo Suriye gerçeğini yansıtmıyor değil. Rejim güçlerinin ve milislerin acımasızca saldırı ve baskınları böyle tabloların ortaya çıkmasının nedeni.

Dolayısıyla rejim karşıtı muhalefeti sindirme adı altında sergilenen zalimane uygulamaları hafife almak sadece bir yanılgı değil, aynı zamanda bir insanlık aybı ve suçudur.

Diğer yandan, özellikle güncel olarak, Sayın Başbakan, Sayın Davutoğlu, Sayın Arınç ve diğer bazı hükümet mensuplarının yüksek sesle tekrarladıkları “Ramazan"da bile katliam yapıyorlar; halkın üzerine tankla, bombayla gidiyorlar” şeklindeki tepkisel beyanları bir gerçeği yansıtmanın ötesinde “politik ve pragmatik bir duruş”u ifade ediyor. Ayrıca İslami medyanın da salt bu şekilde fotoğraf sunması da, Suriye gerçeğini çarpıtarak aktarmaktan başka bir anlama gelmiyor.

Örnek verecek olursak:

Suriye rejim güçlerinin Ramazan"ın hemen öncesinde tanklarla Hama"ya girmesi ve daha sonra da Deir Zour"daki askeri müdahaleler, sivil gösterileri silahlı bastırmaya yönelik saldırılar değildi. (Biz böyle deyince “katilleri/katliamları aklamaya mıçalışıyorsunuz" şeklindeki suçlamalarla da karşılaşıyoruz) Suriye rejiminin son askeri müdahaleleri, ülkede asker/polis güvenlik güçlerine yönelik artan silahlı saldırıları etkisizleştirmek amacını taşıyordu. Artık Suriye çift taraflı cenaze merasimlerine tanık oluyordu; bir taraftan "rejim muhalifi olarak öldürülenlerin cenaze merasimleri", diğer yandan da, "silahlı güçler tarafından öldürülen asker ve polislerin resmi cenaze törenleri."

Suriye rejmi güçleri tarafından öldürülen muhaliflerin rakamı verilirken, bunun yanına öldürülen asker ve polislerin sayısını da koyduğumuzda, Suriye"deki hadiselerin "öteki yüz"ünü daha iyi görecek, aslında ülkede “sivil gösteriler”in ötesinde “kanlı hesaplaşmalar”ın sürüp gittiğini anlayacağız.

Türkiye hükümeti bu fotoğrafı görmüyor ve bilmiyor mu? Resmi ve gayri resmi bilgi kaynakları bu bilgileri başbakana ulaştırmıyor mu?

Örneğin Sayın Davudoğlu"nun son kritik Suriye ziyaretinin ardından Türkiye büyükelçisinin Hama kentine giderek rapor hazırlayacağı dışişleri bakanımız tarafından duyruldu. Aslında bu yerinde ve haklı girişimin sadece bir ülkenin elçisi ile sınırlandırmayıp, uluslar arası adil bir gözleme komitesi tarafından yapılması daha iyi olurdu.

Eğer, Suriye"de böylesi bir fotoğraf yoksa ve bu sadece rejimin kendi saldırı ve katliamlarını meşrulaştırma amaçlı bir dez-enformasyonu olarak görülecekse, bu dez-enformasyonun şiddetli bir şekilde Suriye yönetiminin suratına çarpılması gerekir ve bu mümkündür.

Ancak, bunu yapmaya kalkarsanız, o zaman da Türkiye sınırına 15 km kadar uzaklıktaki Cisr Şuğur"daki 120 asker ve polisin öldürülmesi olayını üslenen Yarbay Hüseyin Hermuş"ların yanındaki askerlerle birlikte "mülteci görünümü" altında Türkiye sınırını geçtiklerinin hem görüntüleri hem de kendilerinin açıklamaları önünüze konulur ve o zaman siz de zor durumda kalırsınız.

Dolayısıyla Türkiye"nin samimane yaklaşımı, her ne surette olursa olsun, “kanın durdurulması”nı sağlamak olmalıdır; Gerçek ve iyi niyetli bir çözüm, Suriye"de yönetim ile muhalifler arasında makul ve kabul edilebilir bir uzlaşma zeminidir, ki bu da halihazırda kan dökülmesini durdurarak ülkede siyasal reformların bir an önce paritğe dökülmesininin önünü açmaktır.

Suriye rejiminin baas karakterinin, asker ve polislerin öldürülmesi -bundan da öte öldürülen güvenlik güçlerinin cesetlerinin parçalanması- gibi olaylar karşısında ne denli azabileceği, muhalefete karşı “gösterileri bastırma” şeklinden öte, düşmanları yok etmek için “topyekün savaş” moduna geçebileceği bilinen bir gerçek. Aslında bir takım mahfiller ve mihraklar Suriye rejiminin tamamen azgınlaşarak ülkeyi kan gölüne çevirmesini istiyor. Çünkü baas rejiminin genleri ve kodları uluslar arası tüm baskı ve tehditlere rağmen böyle bir katliam yapmaya müsaittir.

Böylesi bir şiddet sarmalı, Suriye halkını, çok daha kanlı senaryolarına maruz bırakıyor. Artık akli selim çözüm yolları, halkın meşru taleplerine ulaşabilme alternatifleri ve girişimleri tamamen gölgelenerek, gerilmiş kasların kaldırdığı silahlardan başka konuşacak bir ses de kalmıyor.

Şimdi sormak gerekiyor: ülkedeki bu şiddet sarmalı, Suriye halkına hangi esenliği vaat ediyor? Diğer bir deyişle, “dökülen kan” Suriye halkının özgürlüğünün güvencesi olabilecek mi?

Bu şiddet sarmalının sürmesi durumunda karşımıza yeni seçenekler çıkacak:

İlk seçenek: ABD önderlikli NATO güçlerinin Libya örneğinde olduğu üzere, “sivilleri katliamlardan koruma” adı altında Suriye rejimine karşı yoğun bir askeri saldırı düzenlenmesi.

Bu seçeneğin Suriye muhalefeti tarafından kabul görmediği ifade edilse de, ne yazık ki böyle bir saldırı olması durumunda muhalefetin bir kısmının bunu alkışlayacağı, bir kısmının sessizlikle karşılayacağı, az bir kısmının ise tepkisini alacağı sergilenen tavırlardan ortaya çıkmaktadır.

Eğer böyle bir saldırı gerçekleştirilirse, bu durum sadece Suriye ile NATO arasında bir çatışmanın ötesinde bölgesel bir savaşın da başlangıcı olacak, bunun da ötesinde özellikle yapılan kışkırtmalarla, etnik-mezhebi ayrışma ve çatışmaları da tetikleyecektir.

İkinci seçenek: Ülkede güvenlik güçlerine yönelik saldırıların artarak devam etmesi, Suriye rejimini çok daha geniş çaplı ve kanlı saldırılara sevkedecek ve ülkede toplumsal güvenlik bütünüyle tehlike altına girecektir.

Üçüncü seçenek: Rejime yönelik silahlı saldırılar, bir iç savaşa yol açarsa veya bir ihtimal de olsa Esad yönetimini yıkmayı başarabilirse, bu kez silahla yıkılan rejimin yerine gelen güçler, bu kez "Esad yönetimi yandaşı ve destekçisi" adı altında halk kesimlerine yönelik büyük çaplı saldırılar gerçekleşecektir. Nitekim şimdiden bunun açıklamaları aleni olarak yapılabilmekte, “Esad yanlılarının bedenlerini parçalayıp köpeklerin önüne atacağız” “Esad yanlısı olanların köylerini uçaklarla bombalayacağız” gibisinden "vahşi sözler" televizyon ekranlarından dile getirilmektedir.

Fazla uzatmadan, “Suriye halkının haklı mücadelesi silahlı güçler tarafından katlediliyor” yargımızı bir kez daha vurgulamak istiyoruz...

Devam edecek.

nureddin@velfecr.com

Bu yazı toplam 2035 defa okunmuştur.
Yorumlar
FAZIL
18 Ağustos 2011 Perşembe 10:03
HANGİ TARAFTAYIZ?
ALLAH'ın tarafındamıyız yoksa rejimlerinmi, bedel ödemeden sabır göstermeden zafer ve başarı gelmezken(ÖNCELİKLE AHİRETTEKİ BAŞARIMIZ)dünyalık menfaatler uğruna bu yoldan dönecekmiyiz vallahi bu sivilde olur, ALLAH'IN izin verdiği başka meşru yollarlada olur MEDİNE'de bir bacımızın örtüsüne yapılan ve bunun neticesinde çıkan olaylar neticesinde ALLAHIN RESÜLÜ sav. harp ilan ediyor, biz aklımızı,yolumuzu,metodumuzu,başka insanlardan,toplumlardan,rejimlerden,almayalı çok oldu biz yolumuzu KURAN VE SÜNNET üzere belirledik,batıl bile başarı ve zafer için bedel ödüyor acılar çekiyor ve üstelik ahirettende hiç birşey ummuyorlar biz ise cenneti istiyor ve arzuluyoryuz şüpehesizki ALLAH vadinden dönmez ELHAMDÜLÜLLAHİ RABBİLALEMİN
81.214.5.129
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim