• BIST 81.865
  • Altın 148,841
  • Dolar 3,8026
  • Euro 4,0554
  • Ankara 3 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Konya 3 °C
  • Antalya 12 °C
  • Diyarbakır 8 °C
  • Erzurum -9 °C
  • İzmir 9 °C
  • Rize 13 °C

Sorun “Dernekleşme” değil, “Denekleşme” Sorunudur

Nureddin Şirin
“İslami Sivil toplum Örgütleri “İslami Direniş”in Defterini Dürmek İçin mi Kuruldu?” başlığı altında yazdığımız yazıya gelen tepkiler ve yapılan yorumlar, meramımızın yeterince anlaşılmadığını ortaya koymaktadır. 

Bazı kardeşlerimiz, İslami camiada “dernekleşme”yi olumsuz bir gelişme olarak nitelediğimizi düşünerek değişik tepkiler verdiler. Dernek ve vakıflarımız her ne kadar “STK” kategorisi içine alınsalar da, “STK” deyimi, ve de deneyimi genellikle "Ilımlı İslam projesi"nin Müslüman camialar arasında kurumsal zemine oturtulmasını çağrıştırmaktadır. Bu noktada, dernek ve vakıflarımızın belli bir kısmı, bu rolü icra etmektedir. Bunun dışında bazı dernek ve vakıflarımızın başına gelenler de, onların “STK”laştırılamadığının bir isbatı durumda. Eğer STK"laşmış olsalardı, ne kapatma davalarıyla karşılaşır, ne haklarında soruşturma açılır, ne de yöneticisinden üyelerine kadar toplanıp hapishanelere doldurulurlardı. Bütün bunları gün be gün gözlemliyoruz…

Dolayısıyla, eleştirel anlamda söz konusu ettiğimiz, niçin “dernek”leştiğimiz, değil, niçin “denek”leştiğimiz sorunudur...

Allah Subhanehu ve Teala, İnsanı yaratıp meleklerin ona secde etmesini buyurduğunda, şeytanın kibirlenerek secde etmediğini, buna mukabil lanetlenen şeytanın insanları kandırmak için türlü yollara başvuracağını Kur"an bize beyan etmektedir:

“Allah onu (şeytanı) lanetlemiş; o da: "Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim" demiştir.” (Nisa 118) 

“Ey Âdem oğulları! Şeytan sizi de aldatmasın" (Araf 27)

“Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!” (Müminun 97)

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin 62)

“Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf 37)

"Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır." (Zuhruf 62)

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa 76)

“Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz” (Enam 121)

Allah Subhanehu ve Teala Kur"an"ın bir çok ayetinde hem “Şeytan ve Dostları”nın saptırıcılığından hem de onlara karşı mücadele etmenin gerekliliğinden söz etmektedir. Allah'a karşı kulluğumuzun temelinde de "Şeytan ve Dostları" ile mücadele yatmaktadır.

Kimlerdir Şeytan ve Dostları!

Geçmişte ve günümüzde, insanları alemlerin Rabbi olan Allah"ın kulluğundan, adı, şekli, statüsü her ne olursa olsun tağutun kulluğuna sürükleyen, insanları batıl ve delaletin içine düşüren, insanların göğüslerine vesvese vererek onların yüreklerine dünya sevgisini, ölüm korkusunu yerleştiren, müminlerin Allah ve Resulü ile olan velâyet bağını kopartıp tağutun kapısına bağlayan, insanları Nûr"dan zulmete götüren bütün güçler “Şeytan ve Dostları”dır... 

Rabbimiz bize şeytan ve dostlarının tüm hileleri, tüm saldırıları, tüm aldatmaları karşısında hem uyanık olmamamızı, hem de onlara karşı savaşmamızı emretmektedir:

“Ey iman edenler, sabredin, dirençli olun ve düşmanlarınızın saldırıları karşısında hazırlık ve nöbette olun” (Al-i İmran 200) ayeti bize, "Şeytan ve Dostları" karşısındaki görev ve sorumluluklarımızı öğretmektedir:

“İsbirû sâbirû ve râbitû”

Bunun anlamı; azim, sebat, kararlılık ve uyanık olmaktır. Feraset, basiret ve dirayet de bunun giçine girmektedir. Düşmanlarımız üzerimize tüm şiddetiyle gelse de, bizi kuşatma altına alıp boğmaya kalksa da, bütün kin ve düşmanlıklarını üzerimize sağanak sağanak yağdırsa da, her türlü imkanlardan mahrum bırakıp diz çöktürmeye çalışsa da, baskı, tehdit ve saldırılarıyla teslim almaya kalksa da Rabbimizin “isbirû sâbirû ve râbitû” buyruğunu hatırlayarak; azim, sebat ve kararlılığımızı koruma durumundayız: “sabr”ın en derin anlamı da budur..

Ayetteki “râbitû” emri, düşmanların fiili ve fiziki saldırıları karşısında İslam vatanını, sınırlarını ve mukaddesatını koruma ve savunmak için “nöbet tutmak” anlamına geldiği gibi, “Şeytan ve Dostları”nın Müslümanları sindirmek, tağutun karşısında boyun eğdirmek, batıl yollara ve delalete düşürmek için başvurduğu tüm gizli savaş yöntemlerine, psikolojik saldırılarına, ideolojik kundakçılığına karşı da uyanık ve dirençli olma anlamına gelmektedir.

Nitekim günümüzde küresel anlamda her iki saldırganlıkla karşı karşıyayız; hem askeri saldırı, hem işgal ve katliam, hem de "psikolojik savaş" ve "ideolojik kundakçılık"…

"Şeytan ve Dostları", askeri saldırganlığını sahip oldukları tam gelişmiş silahlarıyla sürdürüyorlar; hayalet uçaklarından Cruise füzelerine, tanklarından ağır toplarına, uçak gemilerinden sığınak delici bombalarına kadar bütün silahlarını ümmetimize karşı kullanıyorlar, kimyasal, biyolojik silahlarla da saldırdıkları gibi nükleer silah kullanmakla da tehdit ediyorlar.

Bizler İslam Ümmeti olarak bu saldırganları Irak, Lübnan, Filistin, Afganistan, Çeçenistan, Keşmir ve diğer cephelerimizde karşıladık. Asimetrik bir savaşta onları ummadıkları şekilde bozguna uğrattık; uçaklarını düşürdük, tanklarını tenekeye çevirdik, zırhlılarını havaya uçurduk, gemilerini batırdık, askerlerini tabutlara doldurup evlerine geri yolladık. Kuşkusuz ki ümmetimizin mücahid evlatları "Şeytan ve Dostları"na askeri alanda darbe üzerine darbe indiriyorlar…

Şehid Seyyid Kutub “İslam ümmeti uyanmıştır, bir daha uyumamak üzere; İslam Ümmeti dirilmiştir, bir daha ölmemek üzere!” diye yazdığında, ta o zamanlardan günümüze uzanan "İslami direniş şafağı"na dikkat çekiyordu…

Ancak diğer yandan, “Şeytan ve Dostları”nın ümmetimizin uyanış, diriliş ve direnişini kırabilmek için savaş uçakları ve tankları, bomba ve füzelerinin dışındaki güçlerini devreye sokunca, doğrusu bu savaşta çok büyük bir yenilgi aldık, almaya da devam ediyoruz…

"Şeytan ve Dostları” fiziki tahribin yerine, psikolojik tahrip yöntemlerini devreye sokunca, buz üzerinde kayar gibi, sağa sola savrulduk, sırt üstü, yüz üstü yerlere yuvarlandık. Her doğrulmaya kalktığımızda küçük bir fiske ile tekrar yuvarlandık; gerçekliğimizi gizleyemeyiz, üstünü örtemeyiz, halimiz ortada. "Şeytan ve Dostları"nın gölgesi altında yerlerde sürünüp duruyoruz…

Kimdir bu Şeytan ve dostları?

Allah Subhanehu ve Teala “Andolsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun” (Maide 82) buyurmaktadır. Bu ayet bizlere apaçık Siyonizm ve Haçlı Batı emperyalizmini işaret ediyor. Bir de bunların müttefikleri. İslam ülkelerindeki "yerel tağutlar" da kuşkusuz bu yapının bir parçası.

Siyonist ve emperyalist blok İslam Ümmetine karşı tarihin en amansız saldırılarını sürdürdüğü bir sırada, Tel Aviv ve Pentagon"un askeri kurmay kademesinin yanında, strateji kurumları da geceli gündüzlü mesai yaparak, "psikolojik savaş" ve "ideolojik kundakçılık"ın yöntem ve araçlarını, söylem ve konseptlerini belirliyor. Bu bir “gizli savaş” yöntemi olmakla birlikte, çok da gizli yapmıyorlar. Çalışmalarını yayınlıyor, tartışıyor ve duyuruyorlar. İslami hareketin etkilerini kırmak, Müslümanları emperyalizm ve siyonizme karşı mücadeleden alıkoymak, onları direniş ruhu ve kimliğinden uzaklaştırmak için hazırladıkları plan ve projeleri peşi sıra uygulamaya koyuyorlar…

Şeytan insanları yeryüzünde saptıracağına yemin ettiğinde kendisine "ilk denek" olarak “Kabil”i bulmuştu; Kabil kendisinin değil de, kardeşi Habil"in sunduğu kurbanın kabul olması üzerine, ilk kan dökücü olarak kardeşini öldürmüştü… 

Günümüzde “Şeytan ve Dostları” psikolojik savaş ve ideolojik kundakçılık yöntemleriyle, tevhidin gereği istikbar ve tağuta başkaldıran muvahhidleri etkisiz duruma düşürmek için müslümanlar arasından kendilerine "yeni denek”ler bulma planlarını uyguluyor. Doğu Bloku"nun çöküp kendisini dünyanın tek jandarması olarak gören Amerika, önceleri kominist hareketlere ve devrimcilerine karşı uyguladığı yöntemi, şimdi de "İslami Direniş"e yönelik uyguluyor. Merkez aynı merkez: CIA ve Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı.

Amerika"daki "Think Tank" kuruluşları da bu merkezler üzerinden Beyazsaray"a raporlar sunarak, Müslüman toplumlar arasındaki “cihad” “direniş” “şehadet” ruhunun nasıl sökülüp çıkartılabileceğinin öneri ve projelerini sunuyorlar…

İşte sorun burada başlıyor. Ümmetin hangi ferdi ve kesimi olursa olsun, bir tarafa “Şeytan ve Dostları”nın plan ve projelerini, diğer tarafa da kendimizi koyalım. Acaba bizler bu plan ve projelerin “denek”leri haline gelmiş miyiz, gelmemiş miyiz? Ümmetimizin hayat damarı, özgür ve aydınlık geleceğimizin teminatı ve müjdesi olan “İslami Direniş”i hayatımızdan, gündemimizden çıkarıyor muyuz, çıkarmıyor muyuz? Rabbimizin vaad ettiği zafere ulaşmak için emrettiği üzere, "cihad ve direniş hattı"nı mı güçlendiriyoruz, yoksa uluslar arası müşrik egemenlerin patronluğu altında "teslimiyet ve uzlaşma" yollarına taş mı döşüyoruz?

STK olarak tanımladığımız kurum ve kuruluşlarımız ne yapıyorlar? Tağut ve istikbar karşısında İslam toplumunun izzet ve esenliği için verilecek bir mücadelenin yapı taşlarını mı döşüyorlar, yoksa, İslami direniş binasının tuğlalarını mı söküyorlar? Müslüman birey ve toplumları “Şeytan ve Dostları”nın karşısında savaşa mı çağırıyorlar, yoksa, "Şeytan ve Dostları”nın literatür ve konseptlerinde “kabul edilebilir müslümanlık” formları içinde bir hayat ikame etmeye çalışıp müslümanları İslami direniş sahnesinin dışına mı çıkarıyorlar? 

Amerika ve batı emperyalizmi, Rabbimizin emrettiği üzere "cihad, fedakarlık ve adanmışlık" temelinde yükselen "İslami Direniş"i öylesine “terör” kavramı ile tanımlamış, bunu İslam dünyasına ve yerel tağutların ajandalarına empoze etmişler ki, sözün burasında birilerinin alttan alta "bu 'savaş çağrısı' da ne oluyor? Bunun adı teröre teşviktir” dediklerini duyar gibi oluyoruz…

"Savaş çağrısı"..! Ne kadar da sevimsiz ve ne kadar da itici. Bir o kadar da ürkütücü… (!)

1993 yılında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde, yazdığımız bir yazıdan dolayı savcı beye ifade verirken, savcının “İslami direniş cephesi ifadesinden neyi kastediyorsun?” şeklindeki sorusuyla karşılaşmıştık. Savcının sorusuna “İslam dünyasının emperyalizmin ve siyonizmin sulta ve hegomanyasından kurtarılıp İslam bayrağı altında özgür ve aydınlık bir hayatı ikame etmek için direnenlerin cephesi” şeklinde karşılık vermiştim. Savcı beyin, “direniş” ne demek sorusuna, ben de “mukavemet” diye cevap verince, “benimle dalga mı geçiyorsun?” şeklinde azarıyla karşılaşmıştım…

Yani, "İslam" "Direniş" ve "Cephe" kelimelerini bir araya getirip "İslami Direniş Cephesi" gibi bir terkip oluşturduğunuzda bu terkip birileri için kutsal ve mübarek çağrışımları olsa da, birilerinin kulağına hiç de hoş gelmiyor. İşte o birilerinin kulağına hoş gelmediği için, o birilerinin elinde sopa ve o birilerinin elinde yasa bulunduğu için, gündem ve sorumluluklarımızı “direniş” eksenli belirlemek de doğrusu bize epey "zor" geliyor…

Şimdi biz bir şey söyleyeceğimiz, bir şey yapacağımız, bir adım atacağımız zaman ince eleyip sık dokuyoruz; kimin kulağına hoş gelmez, kimin ölçülerine uymaz, kimin yasalarına aykırı düşmez. vs…

İşte STK"larımız bu duyarlılığın beşiği haline geldi. Ya da böylesi bir “duyarlılık” bizleri STK"laştırdı…

İslam"ın ne olup olmadığını, İslam"da neyin bulunup bulunmadığını artık bu dinin kitabından ve Resulünden değil de, konjonktür hazretleri"nin, egemen statükoların “emir ve nehiyleri”ne göre tesbit etme durumunda kaldık, bırakıldık...

Güncel bir iki örnek verecek olursak...

İslam barış dinidir. Elbette. Ancak “barış”ın adını “konjonktür hazretleri” koyamaz. Örneğin “Siyonist rejimin varlığını tanıma” üzerine sürdürülen müzakerelere “barış süreci” adını takarlarken, Filistin"in büünüyle özgürleştirme iradesine de “barışı baltalamak” kısacası “terörizm” diyorlar. O halde “İslam barış dinidir” diyenler, arkasından “fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah"ın oluncaya kadar onlarla savaşın” ayetini de okuyup “barış ve esenliğin yolu fitnenin yeryüzünden kalmasıyla mümkündür ancak” desinler.

"Barış" adı altında Siyonist rejimle "Camp David" anlaşmasını imzalayan Mısır Firavunu Enver Sedat, Halid el İslambuli ve arkadaşları tarafından infaz edilmesinden ardından mezar taşına "Ey iman edenler, hepiniz topluca silme (barış ve güvenliğe) girin" (Bakara 208) ayetini yazdırmışlardı. Yani Enver Sedat "silm"e girmiş. müslümanları da "silm"e çağırmıştı.

Diğer yandan siyonist rejime karşı mücadele veren İslami direniş hareketleri de "barış"tan söz ediyorlar ve ardından ekliyorlar: "siyonist düşmanın varlığını asla tanımayız!" Ahmed Yasinler, Şikaki'ler, Rantisi'ler, bu yolda kurban oldular. Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla ve hatta kundaktaki yavrularıyla siyonist düşmana karşı direnen müslümanların hedefi de "barış"tır. Ancak bir yanda Enver Sedat'ların ve onun yolunu sürdürenlerin barışı, diğer yanda ise Ahmed Yasin'lerin ve onun yolunu sürdürenlerin barışı..!

Şimdi soralım kendimize bizim STK"larımız nasıl ve hangi bir barışın peşinde koşuyorlar? Gayri meşru Siyonist rejimin ortadan kaldırılması gerekliliğine dayalı bir barış mı, yoksa BM yasalarının da onayladığı üzere, Camp David'lerle, Oslo'lar ve yol haritalarıyla Arap Birliği planlarıyla sürdürülmek istenen ve adına “iki devletli bir çözüm” dedikleri barış mı? Şimdi bir STK"nın, bir STK yetkilisinin kalkıp “bu gayri meşru Siyonist rejimin ortadan kaldırılması bizim üzerimize bir görev ve sorumluluktur” demesini bekler misiniz? 

Yani Şehid Ahmed Yasin'in barışı mı, Enver Sedat'ın barışı mı?

Şimdi Enver Sedat'ın mezar taşına "hep birlikte silme girin" ayetini yazmışlar da, o ayetin hemen devamındaki "şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır" ibareleri ne anlama geliyor? Sen kalk git, Büyük Şeytan'in nezareti ve onayı altında bir "zillet anlaşması"nı imzala, ardından "silm"e girdiğini iddia et..! İşte yapılınca böyle oluyor: "zillet" ve "teslimiyet"in adı "silm" konuluyor...!

Şimdi biz "silm"i nerede arayacağız? BM'de mi, Arap Birliği'nde mi? Avrupa Birliği'nde mi? Tel Aviv, Washignton, Şerm el Şeyh, Bürüksel, Riyad ve Amman'da mı..? Yoksa Rahmani lütuflarla zaferden zafere koşan, kurtuluş ve özgürlüğün tek adresi olan İslami direnişin izzet ve kavgasında mı?

STK'laşmış birileri diyecek ki, “böyle söylemek direniş ağzıdır..!” Peki “öbür türlü söylemek ne ağzıdır..?”

Bir başka örnek...

“Kutlu Doğum Etkinlikleri” ülkemizde güzel bir gelenek olarak devam etmekte. En azından Hz. Resulüllah (s.a.)"i anmak, O"na olan sevgi ve sadakatimizi göstermek ve haykırmak, tağuti önderlikliklerin dayatıldığı günümüz modern cahiliyyesinde Hz. Resulüllah"ın önderliğini gündeme taşımak ve savunmak bir salih amel ve bir ibadettir kuşkusuz…

Ancak, yine önümüze dikilen “konjonktür hazretleri”nin emir ve yasakları, açık ve örtülü uyarılarını göz önünde bulundurup kendini sınırlandırır ve o şekilde Peygamberimizi anlatmaya, sunmaya kalkarsanız, o zaman da Hz. Resulüllah"ın “benim derdim ne, sizin yaptığınız ne?” diye sorusuyla da karşılaşmış oluruz…

Kutlu doğum haftası dolayısıyla birkaç programa konuşmacı olarak katılmıştım. Programı organize eden kardeşlerimiz, “Peygamber Sevgisi” üzerinde konuşmamı istemişlerdi. Gel gör ki, konuşmaya başlayıp da “Peygamber düşmanlarına karşı yumruklarımız sıkılı olmalı” "peygamberimizin en çok zoruna giden Filistin ve Kudüs'ün işgal altında bulunmasıdır; siyonist işgalcilerle mücadele edilmeli, yahudinin boynu vurulmalı" gibi sözler edince, yine bir başka konuşmada "Peygamberimize olan sevgi ve bağlılık, onun sancağını can ve kan pahasına tutup kaldırmakla olur ancak. İslam'ın hükümlerinin çiğnendiği, tağut bayrakların dalgalandığı bir ortamda, buna karşı ayağa kalkmayıp da Peygamber sevgisi adı altında göz yaşı dökenler, sahte göz yaşı dökmüş oluyorlar" diyerek "metaneli" konulara dokununca çok katarlı treni rayından çıkarmış olduk. “Biz ona peygamber sevgisinden bahset dedik, o gitti neler konuştu..?” sözlerini de işitmiş olduk..

Hepimizin evinde siyer ve siret-i nebevi kitapları yok mu? Anlı secdeye giden her Müslüman az çok okudu, dinledi bunları. Size “mendillerinizi yanınıza alıp gelin, Peygamberimizden öyle kıssalar anlatacağım ki, gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız” diyemezdik…

Evet ağlayalım, ağlayalım; ama Peygamberimizden anlatacağımız kıssalardan dolayı değil, Peygamberimizin getirdiği mukaddes dinin, yüce davanın, kutlu sancağın ayaklar altına alınıp pervasızca çiğnendiği bir zamanda, içine düştüğümüz gaflete ağlayalım. Üç günlük dünya zorluğu endişesi ve korkusuyla nasıl da sus pus olduğumuza, mukaddesatımızı çiğneyenlerin üzerine üzerine gideceğimize, yüz çevirip kaçtığımıza ağlayalım…

Allah Tebareke ve Teala Resulüllah"ı bize tanıtırken Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir (Tevbe 128) buyurmaktadır…

Hz. Resulüllah"ın ümmetine olan düşkünlük ve mihribanlığı sadece 13 yıllık Mekke, 10 yıllık Medine dönemiyle sınırlı değildir. Hayat var oldkça, tâ rûz-i mahşere kadar bütün Müslümanlara şamil bir şefkat ve merhamettir. Hz. Resulüllah"ın gözleri önünde, hemen onun yanıbaşında Yasir ailesinin çektiği işkence, Bilal, Habbab ve Ebuzer"lerin çektiği acılar, Hz. Resulüllah"ın yüreğine nasıl ateş dolduruyorsa, Irak"ta, Filistin"de, Afganistan"da, Çeçenistan"da, Ebu Gureyb"de, Guantanamo"da ve diğer bölgelerde Müslümanların çektiği acılar ve işkenceler de Hz. Resulüllah"ın yüreğini yakıp kavurmuyor mu?

Biz öyle bir zamanda Resulüllah"ı anıyoruz ki, ümmetine pek düşkün olan Hz. Resulüllah"ın ümmeti ateş, kan, barut arasında yaşıyor. Resulüllah"ın ümmetinin hanımlarının ırzları kirletiliyor, namusları çiğneniyor, hicabları yırtılıyor. Biz öyle bir zamanda yaşıyoruz ki Resulüllah"ın ümmeti, ölüm kusan tankların, uçakların bombaları altında kan revan olurken, çocukların ve bebeklerin cesetleri taş yığınlarının altından çıkartılıyor? 

Şimdi kalkıp bir kutlu doğum haftasında, Resulüllah"ın içinde nasıl bir acı olduğunu söyleyip “Resulülüllah"ın sinesine su serpmek için Resulüllah düşmanlanı karşısında yumruklarımızı sıkmalıyız” gibi cümleler sarfetmeye kalkarsanız, bu STK"larımızın rajonuna hiç de uygun düşmeyecektir…

Yazının uzadığının farkındayım. Daha fazla yorucu olmamak için, devam etmek üzere burada ara veriyorum..

Bari şunu da söyleyelim bu arada:

"Şeytan ve Dostları"nın sağdan ve soldan kulaklarımıza fısıldadığı, göğüslerimize üflediği ve bizleri bir halden başka bir hale çevirdiği hileler, tuzaklar, kavramlar, yorumlar, simgeler, ölçüler, sınırlar, kalıplar var ya..!

Hepsine yuh olsun..!

Şehid Seyyid kutub diyor ki, “Ben Batı"dan, Amerika"dan nefret ediyorum, ama bunlardan daha çok, onların vicdanlarına sığınanlardan nefret ediyorum...”

Önümüzdeki yazıda ABDli stratejisyen ve uzmanların raporlarına dayalı olarak İslam toplumlarını "denekleştirme" örneklerine değinmeye çalışacağız inşallah.

E mail: nureddin@velfecr.com

Bu yazı toplam 5212 defa okunmuştur.
Yorumlar
cihad
05 Mayıs 2009 Salı 13:20
cok guzel bir yazi olmus
cok guzel bir yazi olmus dikkatle okunmali.muslumanlarin en buyuk celiskisi,acmazi tanimamalari,reddetmeleri gereken batil,cahili sistemlere entegre olmalaridir.halbuki kelime-i tevhidle bu olay daha baslangicta kesin bir dille yasaklanmistir.musluman hic bir zaman demokrasi gibi cahili ,gayri mesru sisteme hizmet edemez,onu savunamaz.bu islama gore kesinlikle yasaktir,asla tartisma konusu yapilamaz.
mesela Siyasi partiler müslümanları cihad şuurundan çok uzaklaştıran ve hatta sisteme empoze eden oluşumlardır.kesinlikle bu olusumlardan uzak durulmalidir.
musluman icin tek yol kuran ve sunnetin belirledigi tevhid yoludur.
94.191.219.158
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim