• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196
  • Ankara 2 °C
  • İstanbul 16 °C
  • Konya 8 °C
  • Antalya 16 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Erzurum -4 °C
  • İzmir 11 °C
  • Rize 8 °C

‘Silahın mantığı’ ile ‘mantığın silahı’ nasıl uzlaşacak?

Selâhaddin Çakırgil

Geçen hafta, Mardin"de bir düğün evinde çocuklar, kadınlar ve namaz kılan insanlar olmak üzere herkesin üzerine, 5-6 kişi tarafından uzun menzilli silahlarla açılan yaylım ateşi sonunda 45 kişinin öldürülmesi, dehşet içinde kalan kamuoyunda günlerce tartışıldı..

Konu hakkında sağlıklı, mantıklı bir yorum yapmakta zorlanıyor insan.. Çünkü, "cinnet" denilse, bu korkunç cinayet tek kişi tarafından işlenmiyor ve 5-6 kişinin aynı anda cinnet geçirip, aynı yönde hareket etmesi, neredeyse imkansız..

Böylesine bir topyekûn imha planını, aynı aile içindeki bir derin ihtilaf da izah edemez..

"Celalî İsyanları"nı bastırmak için, sadece isyancıları değil, onların küçük çocuklarını da, "gelecekte babalarının intikamını almaya kalkışırlar.." diyerek öldürtüp cesedlerini kuyulara attırdığı için "Kuyucu" lakabıyla anılan Sadrâzam Murad Paşa mantığı gibi bir barbarca, ilkellik mi?..

Konunun Güneydoğu"da meydana gelmesi, dikkatleri bölgenin sosyal yapısına göre izah etmeye ağırlık kazandırdı.. Halbuki, bu gibi bir korkunç cinayet, başaka bir yerde de olabilirdi.. Ama, başka yerlerde olduğunda "aile dramı" veya "çılgınlık ve cinnet" diye geçiştirilen bu gibi durumlar, Güneydoğu sözkonusu olunca, ister istemez, bölgenin sosyal yapısıyla da ilişkili izahlar yapılmasına ağırlık kazandırıyor..

Halbuki, benzer korkunç cinayetler her yerde de tekrarlanabilir..

Ama, bu saldırının, "korucu"lara verilen silahlarla işlenmiş olması hasebiyle, koruculuğun tartışma konusu haline getirilmesi, üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus..

Doğu ve Güneydoğu"da, anlaşıldığına göre, "korucu" olarak anılan 50 ilâ 60 bin arasında bir silahlı güç var.. Ve bunlar ülkenin başka yerlerindeki köy korucuları gibi bir konumda değil.. Herşeyden önce, ağır silahlarla donatılmışlar ve yöre şartlarına göre bir de nicelerinin hasedini tahrik edecek şekilde maaş ve tazminat alıyorlar..

Bu insanların, bölgenin coğrafî ve sosyal konumunu ve mahallî dili ve aile/aşiret bağ ve ilişkilerini iyi bildikleri için de, hassas an ve konularda faydalı olacakları umuluyor..

Ama, aynı yörenin ve hattâ aynı aşiret veya aileninin ferdlerinin birbirine karşı kullanılması gibi bir korkunç durum da yıllardır yaşanıyor, bölgede..

Bu konu elbette büyük bir yara.. Ve hemen herkes biliyor ki, aynı ailenin içinde bile, hem terör örgütünde çalışan ve hem de korucu olarak resmî güçlerin emrinde çalışan kişiler var.. Hattâ, gündüzün resmî güçlerin, gece terör örgütünün emrinde çalıştığı veya iki taraflı çalıştıkları bilinen kimseler de mevcud..

Şimdi, bu korkunç cinayet vesile kılınarak, kimileri koruculuğun kaldırırılmasını isterken, kimileri de koruculuğun kaldırılamıyacağını belirtiyor.. Gerekli eğitim ve sorumluluk şuûru verilmemiş kimselere böylesine ağır silahlar verilmesinin ortaya bu çapta büyük olmasa bile nice cinayetleri ve zulüm uygulamalarını her zaman çıkarabileceğini belirten DTP ve bazı sivil toplum kuruluşları koruculuğun tamamen kaldırılmasını isterken;  TSK ise,  koruculuğun kaldırılamıyacağını en başta açıklayan kurumların başında.. Hükûmet ise,  bu kurumun gözden geçirilebileceğini ve yeni düzenlemeler yapılabileceğini belirtmekle yetiniyor..

Koruculuk, gerçekte, herşeyden önce, insanları kendi aralarında bile, birbirine güvenilmez ve gizli casus ve düşman durumuna getiren bir kurum..

Ancak, TSK içinden nice generaller ve diğer darbeci unsurlar, sosyal hayata tuzaklar kurarak, entrikalar düzenleyerek, şartlarını hazırlayıp darbeler yapıyor ve bütün bir milleti rehin alıyor, korkunç cinayetler işliyor diye, orduyu kaldırmayı da düşünmeli mi?

Aynı şekilde, emniyet güçleri; doktorlar, avukatlar, öğretmenler, hocalar, maliyeciler, muhasebeciler, itfaiyeciler  vs, ellerindeki yetkileri kötüye kullanıyorlar diye o iştigal alanları toptan kaldırılır mı?

"Koruculuk" kurumuna da, sırf  böyle bir-iki aykırı örnek açısından değil, konunun temelden yanlış bir zemin üzerine oturtulmuş olması açısından bakılmalıdır..

 

*Ülke, sahi bu gibi kumandanlarla mı koruyacak kendisini tehlikelerden?

 

Genelkurmay eski Başkanı Y. Büyükanıt, kendi ismi etrafındaki bir takım sual işaretleri üzerine, geçen hafta, nihayet konuştu, "32. Gün" isimli proğramda..

"Şecaat arzedeyim derken, merd-i qıbtî, sirqatini (çaldıklarını) söyler.." misali bir tablo çıktı ortaya..

Büyükanıt, 27 Nisan 2007"deki meşhur "e-muhtıra"yı bizzat yazdığını açıklıyor..

Bu, sorumluluğu üstlenmek ve kendisinin kullanıldığı gibi iddiaları bertaraf etmek için yaptığı birgüç gösterisi mi, bilmem.. Ama, o, aradan iki sene geçtikten sonra, onun bir "muhtıra" olmadığını, bir "durum tesbiti" olduğunu belirtiyor.. Halbuki, o metni bir daha okusun, Anayasa Mahkemesi"ne bile nasıl emirler yağdırıyordu, üstü kapalı olarak.. Ve hemen arkasından Baykal da, "Anayasa Mahkemesi"ne bir ültimatom vererek, "dikkatli karar vermezseniz, ülkeyi iç çatışmaya sürükleyebilirsiniz.." kabilinden laflar etmemiş miydi? 

Büyükanıt, kendisinin bir ihtilalci olduğunu, daha nasıl itiraf ve ilan etsindi?

Ama, Tayyîb Erdoğan, o "muhtıra"ya, geçmiştekiler gibi boyun eğmemiş ve derhal seçime giderek, kararı millete bırakmış ve Çankaya"ya asla çıkarılmıyacağı söylenen Abdullah Gül, milletin kararıyla, cumhurbaşkanı olmuş; karşıtlarına da, -nasibleri varsa- utanmak düşmüştü.

Ancak, o utanç ona yeter diye geçirştirilebilir mi, bu durum?..

Kendisine bağlı olduğu, bağlı olması kanunî bir gerek olan Hükûmet"i ve  Meclis"i silah tehdidiyle etki altına almaya çalışmanın karşılığı, hakkında kanûnî tâkibat ve yargılama başlatılması olmalıdır..

Büyükanıt, başında bulunduğu ordunun içinde neler olup bittiğinden habersiz bir zavallı görünümündeydi, o proğramda söyledikleriyle.. Hele, "27 Nisan bildirisi bir muhtıra değildir. Cumhurbaşkanı seçimiyle alâkası yoktur. Laiklik konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri"nin endişesi doruğa çıktığı için yapılmış bir bildiridir.. Anayasa Mahkemesi'nin kararından sonra o bildirinin ne kadar isabetli olduğu ortaya çıktı.." demesi ise, "hârika"ydı!

Büyükanıt"ın, ya hâfızâsı nisyan (unutkanlık) ile malûl idi; ya da, halkın hâfızasının dumûra uğradığını hayal ederek; henüz bütün sıcaklığıyla hâlâ hâfızalarda olan bir "askerî müdahale  teşebbüsü"nü çarpıtmaya çalışıyordu..

"Derin devlet olsaydı 53 yıldır muhakkak görürdüm. Ben Türkiye"de böyle bir yapı görmedim" diyordu, Büyükanıt.. Askerlik hayatının en az 50 yılında dört askerî darbe içinde hep tırmanarak, rütbe alarak gelmiş, yani darbecilere aykırı düşmemiş bir kişinin,  "Derin Devlet"i gördüm" demesi kendisini ihbar olurdu,  herhalde.. Sonra da,  "Ben de Ergenekon mağduruyum, ben de dinlendim.. " diyebiliyordu...

DDK. Özden Örnek"e o meşhur "Günlük"leri "Sen mi yazdın?" diye sormuş; "Yazdığıma  sen de inanırsan, gittik.."  cevabını verince, konuya bir daha eğilmemiş. Yaptığı derin araştırma, hepsi bu kadar.. Halbuki, daha sonra, o "günlük"lerin, "Deniz Kuv. K. lığı bilgisayarından çıktığı", teknik olarak belirlenmişti.. Ama, Büyükanıt, " yakın arkadaşım" dediği o kişiden hesab soramamış.. Ne var ki, "Şimdi ben oturup sizin adınıza bir günlük yazarım. Bu kadar detaylı yazabilir miyim? Yazamam... Dolayısıyla bir yargıya varmak çok zor.." sözleriyle ise, kendi kendisiyle çelişkilere düştüğünü de zımnen itiraf etmiş oluyor..

O "günlük"lerde  sözü edilen darbe yapılanmaları ile ilgili olarak ise, "Böyle Sarıkız-Yeşilkız diye dedikodu duymadım... O tarihlerde Selimiye"de, I. Ordu"da idim... Çok sevdiğim kıt"alarla ilgiliydim.." diyebiliyordu..

Gen. Kur. Başkanlığı döneminde Jand. Gen. Komutanı olan Şener Eruygur"un, kendisinin ve hattâ ailesinin özel hayatına kadar acaib fişlemeler ve raporlar düzenlettiğine dair "Ergenekon İddianamesi"nde ortaya çıkan belgeler karşısında ise, Büyükanıt  sadece "Ondan bunu beklemezdim.." diye hayretini belirtmekle yetiniyor..

*

Bülend Arınç, İ. H. Karadayı, Şener Erguyur, Hurşit Tolon gibi bazı em. orgenerallerin gizlice kaydedilmiş ses kayıdlarının yayınlanması üzerine, "İyi ki, Türkiye bu gibi kişilerin komutanlıkları esnasında bir savaşa girmemiş.." demek zorunda kalmıştı, haklı olarak..

Büyükanıt"ın son beyanları da Arınç"ın o değerlendirmesini bir daha hatırlattı..

*

"TSK gitse bile, Kandil"i temizleyemez!" ise...

Bu arada, Büyükanıt"ın, "Kandil'i TSK temizleyebilir mi?" şeklindeki suale verdiği karşılık, tam bir fiyaskoyu gösteriyor..

"Şimdi Kandil (dağı) hemen hududumuzun ötesinde değil, Hakkari"den kuş uçuşu 100 km, çok kötü bir arazi...

-Yani bütün TSK'yı gönderseniz, temizlenmez mi?

- Hayır, hayır arazi çok kötü çok uzun mesafe..

Evet, bir ordu ki, onun bir askerî harekâtta, savaşta başarılı olacağına, bizzat başkomutanı bile inanmıyorsa, o ordu niye vardır ve niye beslenir? Milletin evladını ve bütün zenginliklerini tüketsin ve de, milletin inancını bile askerî tehdid olarak algılayıp, milletin kendisine emanet ettiği silahı, yine millete çevirsin ve askerî darbeler yapsın diye mi?

"Darbeleri meşru olarak görüyor musunuz, ya da meşru darbe var mıdır?" sualine ise, Büyükanıt, "Darbelere meşru denemez, ama, o günün şartalarını da düşünmek ve her darbeyi de kendi koşullarında değerlendirmek lâzım.." diye karşılık veriyor.. Bu ise, kendi şartlarında, başarılı darbelerin herbirisinin kendisini meşrû gösterdiği / göstereceği şeklindeki uygulamayı teyid etmekten başka bir şey değildir..

Yine de, Büyükanıt"ın, "darbelerin pek yararlı olduğunun söylenemiyeceğini" söylemek zorunda kalması da ilginç..

Bu vesileyle belirtelim ki, Büyükanıt"ın bizzat yazdığını belirttiği, isyancılığını, yeniçerilik zorbalığını son konuşmasıyla açıkça ilan ettiği, 27 Nisan "e-muhtırası"nda Hz. Peygamber (SAS)"in veladet yıldönümleri münasebetiyle tertiblenen "Kutlu Doğum Haftası"nın etkinlikleri de "irticai eylem" olarak gösteriliyordu..

Ve dahası, o sıralarda, Avrupa"da İslam"ı ve Hz. Peygamber (S)"i hedef alan ve bir takım karikatür veya filmlerle yapılan ve bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışılan saldırılara karşı, milletin ordusunun sorumluluk mevkıindekiler, milletle aynı inancı ve duyguları paylaştıklarını göstermek için en küçük bir tepki bile vermiyordu.. Ama, resmî ideoloji ikonu  etrafında oluşturulan laik/ ateist anlayışa aykırı gelen mâsum bir kutlama günü bile suçlanabiliyordu..  

*

Bu arada, Büyükanıt"ın sözlerinin hatırlatılması üzerine, Gen.Kur. Basın Sözcüsü Tuğg. Metin Gürak"ın, 8 Mayıs günü yaptığı açıklamada, 'TSK"dan ayrılmış, emekli olmuş personelimizin görüş ve düşünceleri kendilerine aiddir.." demesi, daha az ilginiç olmasa gerek.. Çünkü, aynı Gen. Kur. Başk.lığı, geçmişte, -hele de- "generallerin, emekli olsalar bile, ordu"yu temsil ettikleri"ne dair açıklamalarıyla da biliniyor..

*

"PKK"nın dağ kadrosunun lideri" denilen Karayılan"ın lafları

Milliyet"ten H. Cemal"in Irak Kürdistanı"ndaki Kandil Dağı"na giderek, "PKK"nın dağ kadrosunun lideri" Murad Karayılan"la yaptığı ve geçen hafta boyunca yayınlanan röportajda ilginç noktalar yok değildi..

"Bağımsız Kürd Devleti hedefinden vazgeçildiği"ne, Türkiye"nin DTP veya bir başka hey"et aracılığıyla  kendileriyle görüşmelerde bulunabileceği ve artık dağdan inme zamanının geldiğine kadar.. Ki, geçtiğimiz aylarda Türkiye"yi ziyaret eden Celâl Talebanî de, "bağımsız bir kürd devleti kurma"nın şiirlerde dile getirilmiş bir hayal olduğunu, gerçekleşmesinin imkansızlığını belirtiyordu..

Ama, Karayılan, her mücadeleden el çekecekleri gibi bir mesaj da vermiyor ve "dağa, piknik yapmak için çıkmadıklarını" da belirtiyordu..

Karayılan"ın, üzerinde asıl durulması gereken sözüü ise, herhalde, şu cümlelerde saklı:

("PKK'yı bastırmak imkânsız. Ama, varsayalım PKK bastırıldı, bitirildi. O zaman ne olur bölge biliyor musunuz? Gericiliğin merkezi olur, Güneydoğu... İran'ın çabaları var. İslamcı hareketi alternatif olarak geliştirmek istiyorlar. Hizbullah'ı asıl geliştiren JİTEM değil, İran'dır."
Ve şunu ekledi Karayılan: “İran benimle görüştü, Hizbullah'la çatışmamam için...”  İlginç bir gelişme. Oyun içinde çok oyun var bölgede.
Mesela deniyor ki: “Kürtler bölgede 'laik' bir güç... Bu yüzden Talebanî'nin KYP'sine, Barzanî'nin KDP'sine ve PKK'ya dönük bölgesel alternatif, İslamcı akımlardır. Eğer bu noktaya dikkat edilmezse, yarın Türkiye'nin güneyinde İran'a dayanan radikal bir şiî kuşağı neden gelişmesin?")

Hasan Cemal"in Karayılan"dan aktardığı bu sözlerin kenarından gelişigüzel geçmemek gerek.. "İran benimle görüştü.." gibi iddiaları, belki İranlı birileriyle yaptığı bazı sohbetleri İran İslam Cumhuriyeti"nin adına gibi göstermeye çalışabileceğini de unutmadan..

Ama, onun bu sözlerinde, sadece, kürd halkının İslam"a bağlılığı dile getirilmiş olmuyor.. Ki, hem Türkiye, hem İran ve hem de Irak Kürdistanı"ndaki geniş kürd kitlelerinin, İslam"sız bir dünyası düşünülemez bile.. Esasen, TC"nin laik güçlerinin ve emperyalist odakların PKK ile yürütülen mücadeleyi, müslüman halklar arasındaki kardeşlik duygusunu zehirlemek için bilhassa tırmandırdıkları ve türkçü, kürdçü, arabcı, farsçı vs. gibi nasyonalist cereyanları da bunun için tahrik ettikleri biliniyor.. Şimdi de, Karayılan, "Biz gidersek, İran gelir,  şeriat gelir.."  diye korkutuyor ve laiklere, "bizim kıymetimizi bilin.." mesajı veriyor.. "Laik güçler arası dayanışma" zaruretinin unutulmaması ve bugün ortaya çıkan ihtilaflardan dolayı silahlı mücadele verilse bile, "köprülerin bütünüyle atılmaması gerektiği"ni de hatırlatmış oluyor..  

Libya diktatörü Kaddafî de bir kaç yıl önce, Batı dünyasına, "Ben olmasam, bütün Kuzey Afrika İslamcıların eline düşer.." dememiş miydi? (Şimdi durup dururken mi barıştı, Batı emperyalizmi onunla?)

Çiller  ve Mes"ud Yılmaz"ın da AB toplantılarında, defalarca ve yalvarırcasına, "Türkiye"de biz laikler yenilirsek, sadece bizim 200 yıllık mücadelemiz kaybetmez, Batı da kaybeder.." diye korku yüklü taleblerde bulunmamışlar mıydı?  Demirel de, 1993 Şubatı"nda, Londra"da ingiliz seçkinlerine hitaben, TC başbakanı olarak yaptığı konuşmada,  "Arkadaş, bana iyi bakın, beni Ortadoğu"da bir bölge jandarması sanmayın.. Ben, Batı"nın yüksek değerlerinin taa Orta Asya"ya kadar taşınması misyonunu yüklenmiş birisiyim.."  diyordu..

Ve Ocak 2001"deydi, PKK"nın yayın organı olan Ö. Politika gazetesinde bir yazı çıkmıştı.. O yazıda, genel olarak dile getirilen görüş şu temele oturtulmuştu: "TC ile mücadelenin bütün koprüleri atacak şekilde olmamasına ve sınırlı tutulmasına dikkat edilmelidir.. Yarınlarda, Kürd halkının dine kayma eğiliminin çok süratli olduğu ve yarınlarda, TC"nin laik rejimiyle işbirliği yapmak durumunda kalınacağı unutulmamalıdır.."

Şimdi de, Karayılan"ın "Biz gidersek, Güneydoğu"ya  İslam gelir..." demesi, kemalistleri, laikleri ürkütmesi ilginçtir.. 

 

Pakistan"daki kanlı entrika, başka yerde de tekrarlanamaz mı?

 

Evet, PKK lider kadrosunun dışardaki en üst yetkilisi, "Biz gidersek, Güneydoğu"ya şeriat gelir.." diye verdiği alarm"ın etkisinin ne olacağı düşünülmeye çalışılırken, Pakistan"dan gelen haberler de konunun aydınlanmasında ve ne gibi tuzaklar, hileler kurulabileceğinin gözönüne alınmasında  işe yarayabilir..

Son günlerde Pakistan"da, müslüman halka karşı kurulan büyük ve kanlı entrikanın Anadolu"da da tekrarlanmıyacağı mı sanılıyor?

Afganistan"daki Talibân unsurlarının Pakistan"ı da etkilemesi, tabiî idi.. Çünkü, her iki ülkenin halkı da, hemen hemen her konuda ayrı itiqadî temellere, kültüre, geleneklere, yaşayış tarzına sahib..

Ve bu etkilenmenin en güçlü olduğu yöre ise, Afganistan sınırındaki  ve milyonlarca insanın yaşadığı Swat Vâdisi idi.. (Pakistan"ın nüfusunun 165-170 milyon civarında olduğunu gözden ırak tutulmamalı.. )

İki ay kadar önce, teröristleri imha edeceğiz gerekçesiyle yapılan Amerikan bombardımanlarının durdurulması için Swat Vâdisi halkının yaptıkları itirazlara karşı,  Pakistan Devlet Başkanı Âsıf Ali Zerdarî,  "aranızda teröristleri barındırmayın, bombardımanları durdurtalım.." cevabını veriyor ve Svat  yöresi halkının temsilcileri de, "bize, "Şeriate göye yaşama özgürlümüzü tanıyın.."  aramızda kimse barınamaz.."  karşılığını veriyordu.. Ve merkezî hükûmetle o yöre halkının temsilcileri arasında yapılan bir tuhaf anlaşma ile, yöre halkı, "şeriate göre yaşamak" hakkına sahib olduklarını düşünüyorlardı..

Halbuki, bu konuda da, "veren el, alan elden üstün" idi ve veren el, durumun kendi aleyhine döndüğünü düşünmesi halinde, derhal verdiklerini geri alabileceği de baştan planlıyordu..

Hele de Zerdarî"nin böyle entrikaları oynamaktan asla çekinmeyecek kadar, hileli işlemleri iyi bilen birisi olduğu zâten biliniyor (ve bilinmeli) idi.. (Zerdarî"nin, uluslararası mafiatik ilişkiler yüzünden 11 yıl hapis yattığını ve eşi Binezîr Butto"nun öldürülmesi üzerine, -deyim biraz kaba kaçsa bile, kelimenin tam mânasıyla, tombaladan- devlet başkanlığına kadar geldiğini hatırlayalım..) 

Amerikan emperyalizmi Swat Vâdisi"ndeki bu uygulamanın, kendi planlarını alt-üst edebilecek bir durum oluşturabileceğini düşünerek, rahatsızlığını ortaya koydu ve bombardımanları devam etti.. Son olarak da üç gün önce, Amerikan Başkanı Obama,  Pakistan ve Afganistan devlet başkanlarını, Hâmid Karzaî ile Zerdarî"yi birlikte kabul ederek, bu kanlı operasyonun fitilini bu şekliyle de ateşlemişti..

Ve nihayet, bu günlerde, Pakistan Ordusu da, Amerikan bombardımanlarından çok daha sert ve kanlı bir müdahale ile,  Swat Vâdisi"ni ezip geçmekte.. Ve yüzbinlerce insan, perişan vaziyette, dağlara, vadilere kaçmakta, aç-susuz, perişan durumda..

Pakistan Devlet Başkanı Zerdarî ve Başbakan Yûsuf Rıza Gilânî, Swat Vâdisi" mes"elesinin kesinlikle halledileceğini, bunun, Pakistan"ın varlığıyla yakından ilişkisinin olduğunu belirtmekteler..

Pakistan başbakanı Gilanî,  'Swat Anlaşması', "direnişçiler tamamen silahlarını terk edecekler diye yapılmıştı. Fakat böyle olmadı. Direnişçiler faaliyetlerini sürdürdüler, devlet binalarını işgal ettiler, okulları ateşe verdiler, kızları okula gitmeye engel oldular, ayrıca azınlıkları da korkuttular.. Direnişçilerin İslam adında yaptığı faaliyetlerden dünya çapında İslamın adı lekelendi.." demekte ve bunun için, o yörede yaşayan ve yaklaşık 5 milyonu bulan insanın hayatını tehlikeye atacak şekilde kanlı bir operasyon başlatmış bulunmakta.. Bölge halkı büyük sıkıntılarla karşı karşıya. Yiyecek ve içecek bulunmuyor, hastaneler kapalı, ulaşım durmuş, araç da bulunmamakta... Göç edenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor.. Bölgede bir insanlık dramı yaşanıyor
Pakistan savaş uçakları ve saldırı helikopterleri her tarafı bombalarken, direnmeyi sürdüren
Talibân güçlerinin de yöredeki resmî binalarını işgal ettiği bildiriliyor.

Gilanî"nin iddiaları üzerinde de durulmalıdır, ama, iki ayı bile bulmayan bir anlaşmadan sonra ortaya çıkan bu kanlı entrika, Pakistan Hükûmeti"ni, İslam"ı lekelemekte ve milyonların hayatını tehlikeye atmakta, "direnişçi" dedikleri güç odaklarından daha katı ve de cinayetkâr durumuna düşürmüyor mu?

Haksöz

Bu yazı toplam 1660 defa okunmuştur.
Yorumlar
bizene
12 Mayıs 2009 Salı 11:50
Kur'an insanın haritasını çıkarıyor
Kur'an insanın bir hiç olduğunu sonradan aşama aşama fiziksel ve ruhsal olarak yine Allah tarafından olgunluğa eriştirildiğini belirtir. İnsana genel ifadelerle cahil, zalim, nankör, aceleci, zayıf karakterli, sabırsız, fakir sıfat ve isimlerini verir. Çünkü gerçekten insan zaman içinde ilim ve hikmetle bu sıfatlardan ancak biraz olsun kurtulabilmektedir. Toplumun genel yapısını Kur'an böyle tanımlarken bu toplumun kesinlikle Allah'a ve rasulune ve ondan sonra ulul emre mutlak itaat etmesi istenir. ulul emr sizden olan idareci demektir. Bu ulul emrin üzerinde durulması gerekir. halkın seçtiği veya kendini zorla veya silahla seçtiren kişi ulul emr olabilir mi? el cevap: ister halk seçsin veya zorla başa geçmiş olsun bu kişinin mümin sıfatları taşıması ve kur'an hükümlerini uygulaması ulul emr olması için yeterlidir...
88.230.121.202
bizene
12 Mayıs 2009 Salı 11:40
biat kültürü
biat edilen kişi ölünce yerine geçen kişiye biat edilirdi. Halbuki laikler diktatör bir şahsa sonsuza kadar biat edilmesi kültürünü aşılamaya çalışıyorlar. Yönetim bir kişi ve zümreye ait değildir. Yönetim Allah'tan emanet olarak alınan bir yüktür. İslam yöneticileri bunun farkında idiler. En zayıf anlarında bile Abbasi halifelerine kocaman ordularıyla Türkler biat etmişlerdir. Çünkü bu biatın yasal bir zemini vardı. Türkler isteselerdi zorla kendilerine biat edilmesini sağlayabilirlerdi. Ama bunu yapmadılar. Osamnlılarda aslında biat edilen değil biat eden bir devletti. Onlar zamanında halifelik sistemi mogollar tarafından yok edildiği için Osmanlı sultanları emanet bir biat sistemiyle müslüman toplumlara yaklaşmışlardır. Biat aslında bugün bile geçerlidir. mesela ahir zaman mehdisine biat edilmesi bir müslüman için geçerli yoldur. demokratik sistemlerde ise halk tanrının yerine konmaya çalışılır. halk ne isterse yapılır. Halk kanunları yapmada özgür sayılır. Halbuki Kur'an insa
88.230.121.202
bizene
12 Mayıs 2009 Salı 10:55
biat nedir?
Biat her türlü yönetim isteklerinden vazgeçip kendisini bir başkasının yönetimine bırakmak demektir. Biat aslında en demokratik bir seçim usuluydü. Biat etmeyen kimseler toplumda muhalif olarak görülürdü. Biat edilen kişinin her türlü maddi ve manevi yönden bu makama layık olması, savaş ve barışda dahil hertürlü kararı verebilecek kapasitede olması, hesap verebilecek durumda olması, herkes arasında adaleti uygulaması beklenirdi. Bu aslında kendiliğinden ortaya çıkan bir liderlik durumuydu. saltanat yönetimlerinde ise biatın zorla silahla alınması sözkonusudur. Ayrıca bir sülale saltanat durumu vardır. Aslında biz İslamı yanlış anlıyoruz. halifelik Allah'ın yetkisin yeryüzünde buna en layık kimseye verilmesidir. Bu sanki bir diktatörlük olarak görülür. Allah adına karar verecek, Allah adına insanları yönetecek. peki diktatörler ne adına insanları idare ederler? hepside bir takım zulum kurallarına göre insanları idare ederler. mesela Kur'an derki müminlere karşı yumuşak ve hoşgörülü ol
88.230.121.202
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim