• BIST 89.371
  • Altın 146,677
  • Dolar 3,6426
  • Euro 3,9175
  • Ankara 17 °C
  • İstanbul 19 °C
  • Konya 14 °C
  • Antalya 19 °C
  • Diyarbakır 18 °C
  • Erzurum 9 °C
  • İzmir 21 °C
  • Rize 12 °C

Şefaat ya Adüvullah…!

Nureddin Şirin
Kardeşler, dostlar, böyle bir başlık altında yazı yazmış olmamıza şaşıracaklardır kuşkusuz. O kadar insan şaşırttıktan sonra varsın bir kez de bir şaşırtmış olalım…

Kur"an"ın temel kavramlarından biri olan “şefaat” kavramı, nasıl olur da, “adüvullah” yani “Allah"ın düşmanı” deyimi ile yan yana gelebiliyor.

Doğrusu bunu benden önce, “şefaat” kavramı üzerine yıllarca konuşup tartıştıktan sonra, Allah düşmanlarının kapısına gidip “şefaat” dilenenlere sormak lazım…

“Kur"an dersleri” adı altında kaç kez işlendi bu konu, bunu sayabilecek, bilebilecek konumda değilim. Ama bildiğim bir konu var ki, o da bu kavramın çokça bahis konusu edildiğidir.

Cezaevi döneminde bu bahse biz de bir şekilde katılmıştık, dolayısıyla uzunca geçen vakitlerimizden bu konu üzerine bir etüd yapma fırsatı da bulmuştuk.

Burada, Kur"an"da geçen “şefaat” kavramının üzerinde ilmi bir mütalaa yapma durumunda değilim, buna kifayetimiz de yok zaten. Ama, güncelliğimizin içinde bu kavramın belirgin bir şekilde önümüze çıkmasından dolayı, birkaç söz etme ihtiyacını hissediyorum.

Kur"ani kavram olan “şefaat” genel olarak, mahşer gününde, müminlerin Hz. Peygamber"den “şefaat” dilemesi noktasında anlaşılır. Halbuki bu kavramın geçtiği ilgili ayetlere baktığımızda, aynı zamanda dünya hayatı içinde söz konusu edildiğini, yani bu kavramın uhrevi yanının olmasının yanı sıra, dünyevi bir yanının da bulunduğunu görüyoruz..

Onun için önce dünya hayatı içinde şefaat kavramının Kur"an"da nasıl geçtiğine bir bakalım:

“O"ndan başka tanrılar mı edineyim ben? Eğer Rahman bana bir zorluk / zarar dilerse onların şefaati benden hiçbir şeyi savamaz; beni kurtaramazlar” (Yasin 23)

“Kim, güzel bir aracılıkla aracılıkta (şefaatte) bulunursa, ondan kendisine bir hisse vardır; kim kötü bir aracılıkla aracılıkta bulunursa, ondan da kendisine bir pay vardır. Allah her şeyin üzerinde koruyucudur.” (Nisa 85)

Bu iki ayetten açıkça anlıyoruz ki, “şefaat” kavramı, burada dünyevi anlamda “yardımcı olmak” “zorluktan çıkarmak” “aracı olmak” gibi anlamlara gelmektedir.

Dolayısıyla, bir kişi, içine düştüğü zorluktan çıkmak için birisinden, bir yerden yardım istediğinde, bu “şefaat” kavramı ile ifade edilir.

Niçin “şefaat” kavramına dikkat çekmek istedik?

Birileri bir taraftan, “Allah"tan başkasından şefaat istenmez” derken, Hz. Peygamberin veya salih kulların şefaat etmeyeceğini/edemeyeceğini söylerken, diğer yandan Firavun ve Nemrud"ların kapısında “şefaat” dileğiyle gitmesi de ne oluyor?

Zorluktan, darlıktan çıkmak için Amerika"nın, İngiltere"nin, Fransa"nın kapısından “şefaat” dileyenlerin, yardımcı ve aracı olması için NATO"yu “şefaatçi” görenlerin, Peygamberin veya salih kulların şefaat edemeyeceğini söylemesi, Kur"an derslerinin ve fehminin ne anlama geldiğini gösteriyor olsa gerek!

Acaba burada, “bizim kastımız dünyevi olan şefaat değil, uhrevi olan şefaattir” diyecek olurlarsa, biz de deriz ki, "dünyevi olan şefaat sizde kalsın, bize uhrevi olanını bırakın..!"

1988 yılında hacca gitmiştik; gidişimizin asıl nedeni ise, "Müşrikler"den Beraet yürüyüşleri"ni devam ettirmekti.

Mekke"de, Avrupa"dan gelen bir grup kardeşlerimizle birlikte oturup “Amerika” “Rusya” ve “İsrail”e karşı dövizler yazmak, pankartlar asmak ve sloganlar atmak üzere planlar yapmış, görev dağılımı ile ayrılmıştık.

Mescidu"l Haram etrafında İngilizce sloganlar yazılı pulları atmıştık. Daha sonra, Almanya"dan gelen bir grup kardeşimizin evlerinin tespit edilerek Suud rejim güçlerince tutuklandıklarını, ağır işkenceler gördüklerini öğrenmiştik.

Bu kardeşlerimiz kendilerine özel ev tutmuşlardı, ben ise Türkiye diyanet kafilesi ile gittiğim ve diyanetin tahsis ettiği ev yerine diğer Türkiyeli kardeşlerimizin evlerinde kaldığım için, ev baskınlarından kurtulmuş, daha sonra Medine-i Münevvere"de tek başıma Baki Kabristanı"na gitmiştim.

Hz. Fatıma"nın kabrinin yanı başında oturup dua ediyordum. Ancak etrafta elleri joplu Suud askerlerinin “Yallah, haram! Haram!” diye bağırışları da kulaklarımızda çınlıyordu.

O sırada Pakistanlı bir kardeşimiz Hz. Fatıma"nın kabrinin başına gelip gizlice çıkardığı esans şişeşini kabrin üzerine döktü. Hz. Fatıma"nın kabri üzerine gül soyu dökmek gibi bir “bidat” “haram” “şirk” suçunu işlemiş olmanın endişesi ile etraftaki Suud polislerinin kendisine müdahale edebileceği kaygısını da hissettiriyordu…

Ben de o sırada bir bu kardeşimize, bir de Suud güçlerine baktım; bu kardeşimizin derdi neydi, onların ise derdi neydi?

Suud şeriat devletinin güvenlik güçleri, ellerindeki tahta jopu, o Pakistanlının başında kırabilir, ya da tekme yumruk oradan uzaklaştırabilirdi…

Niçin?

Hz. Resulüllah"ın “canımın parçası” dediği Hz. Fatıma"ya olan muhabbetini bu şekilde yansıttığı için..! "Meveddet" ayetiyle hürmet ve muhabbeti vacib kılınana yüreğinin derinlerinden sevgsini izhar ettiği için..!

Olmaya ki bir de el süresin bu kabrin üzerine..! Belki o zaman kurşunlar boşanır anlına veya göğsüne…

Suud"un Emevi İslamı böyle buyuruyor çünkü…

Fatıma"nın kapısına gidersen, kaburgalarını kırarlar, başını da… Ateşin içinde de bulursun belki kendini…

Yeşil Saray"ların kapıkulu mollaları yüksek yerlerden fetvalar yağdırdıktan sonra, yaklaşmamalısın o kapıya… Suud Şeriatı"nın muhafızları yakarlar canını…

Niçin?

“Haram” ve “şirk” olduğu için…

Peki gidip İngiliz prenseslerinin önünde eğilip diz çökersen, kraliçelerin boynuna gerdanlık, ABD başkanlarının boynuna madalya takarsan, kimse kalkıp buna ne “haram” der, ne de “şirk”… Kimse “hadimu"l Haremeyn” hazretlerine soru sormaz, sorgulamaz, onu suçlamaz….

Fatıma"nın kapısına çökersen vururlar boynunu, ama Beyazsaray"ın eşiklerinde çökersen dua da alırsın, övgü de…

Boşuna demezler “hafezehullah”…

Fazla uzatmaya gerek yok…

Siz peygamberden şefaat dilemeyi bırakın da, Amerika, İngiltere, Fransa"dan şefaat dilemeye bakın en iyisi…

Fatıma"nın kapısına yaklaşmak yerine, Beyaz Saray eşiklerine yüz sürün…

Çünkü gün “Şefaat Ya Resulüllah” deme günü değil, “Şefaat Ya Adüvullah”"Sana sığındık ey Amerika","kapına geldik ey NATO" deme günüdür…

Fatıma"nın kapısına gitmeyin sakın, o kapıyı kırabilirsiniz de, Beyazsaray"ın ışıltıları altında raks etmeye bakın…

Görün o zaman, ne kapılar açılacak yüzünüze…

Görün o zaman, ne nimetler konulacak önünüze…

Görün o zaman, bu dünya ne kadar de lezzetliymiş…

Görün o zaman, Beyaz Saray"ın efendileri ne bereketli şefaatçiymiş…

O din, sizin olsun….

Sallallahu aleyki yâ Fatemete'z Zehra, Yâ binte Resulillah, Yâ kurrete ayne"r Resul, Yâ Seyyidetun nisâe'l âlemin..!

Baki Kabristanı"nda üzerine gül suyu dökmenin suç olduğu bu dünyada, Beyaz Saray"ların direklerini yıkacak, firavun ve nemrudların düzenlerini dağıtacak oğulların var senin…!

And olsun Allah'a! Seni kabrinde mazlum edenlere, oğullarını mazlum etmesine müsaade etmeyeceğiz…

Ne kadar azarlarsa azsınlar, ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar! Kirli, hain ve kalleş tuzaklarını başlarına geçireceğiz…

Kimsenin hiç kuşkusu olmasın; Yeşil sarayların haramzade çocukları, Beyaz Saray'lara kul-köle olsa da, Fatıma evinin çocukları menziline varacaktır...

Sinesi gam dolu esir Zeyneb'in Şam sarayında dediği gibi:

"Ey Yezid! Adımızı asla silemeyeceksin..!"

nureddin@velfecr.com
Bu yazı toplam 1892 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim