• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • Ankara 6 °C
  • İstanbul 15 °C
  • Konya 11 °C
  • Antalya 20 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Erzurum 2 °C
  • İzmir 17 °C
  • Rize 11 °C

Şahıslar fânî; fikir, inanç ve zihniyetler, kalıcıdır! -IV-

Selâhaddin Çakırgil

Erbakan"ın perdenin öte tarafına geçmesi münasebetiyle..

(Merhûm Erbakan"la ilgili bu yazı dizisi dolayısiyle, gündemdeki diğer önemli konulara değinilemedi.. Ama, Libya"daki son durum, geciktirilmemeyi gerektiren daha bir âciliyet arzediyor.. Bu bakımdan, önce bu konuya değinelim.):

"DELİFİŞEK"LİKTEN, BİR  "ZIRDELİ"YE, BİR "ZAMANE NERONU"NA DÖNÜŞÜN KANLI MACERASI..

Libya"nın eskiden  "delifişek"  denilip geçilen 42 yıllık kanlı diktatörü Gaddafî (latin alfabesine göre en doğru okuyuşla herhalde Qazzafî denilmesi gerekiyor), iktidarını korumak için, herşeyi yapabilecek bir "deli" , bir "zırdeli"  olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermeye devam ediyor..

Bu "zırdelilik, Roma"nın ilk hristiyanların, İsevîlerin (Hz. Îsâ"nın takibçilerinin) eline geçmemesi için, şehri bizzat ateşe verip; münâdileri /  propagandacıları eliyle Roma"yı İsevîlerin ateşe verdiği yalanıyla kitleleri kandırmaya çalışan ve sonra da eline bir "lyr" (saz) alıp,  yükselen alevlere bakarak, Roma surlarının bir burcundan, "Ben olmadıktan sonra, alevler isterse bütün Roma"yı yutsun.."  diye en sadistçe şarkıları söyleyen ünlü imparator Neron"un günümüzdeki bir benzerini çıkarıyor karşımıza..

Esasen, bu ayaklanma başladıktan sonraki ilk günlerde, bir panik-atak içinde, bir çılgın kan dökücü olabileceğinin işaretlerini vermişti, "Yakarım, yıkarım.." diyerek.. Nitekim, bu sütunda, "Libya Kasabı", "Ömer Muhtar"ları öldürmekle bitiremez.."  başlıklı ve 24 Şubat tarihli yazıda onun her türlü çılgınlığı yapabileceği, "(…)Ve nihayet.. Arab diyarlarını kasıp kavuran sosyal tûfan, geçen hafta, Libya"ya da ulaştı..

Ve Gaddafî"nin her tarafı kan ve ateşe bulamakta tereddüd etmediği görüldü.. Çünkü, gidebileceği hiç bir yer yok dünyada, belki de..  Vuruşa-vuruşa ya galib gelecek, ya da öldürülecek..

Bu kadar çaresiz ve "çıkmaz"da olan bir çılgın devrimcinin en akıl almaz, en gözü kara cinayetleri işleyebileceği de gözardı edilmemelidir.."  şeklindeki satırlarla dile getirilmişti..

Bugün Libya"da gerçekleşmekte olan da budur..

Kendisinin 27 yaşındayken bir askerî darbeyle, iktidarı silah zoruyla ele geçirdiğini unutan Gaddafî,  kendisine karşı ayaklanan ve özgürlüklerini, insanlık hak ve haysiyetlerini korumaya çalışan halk kitlelerini "terörist" diye niteleyerek kan kusturuyor..

Dünya ise, bütün bu olup bitenlere, elbette kendi menfaatlerini ve de dünya dengelerini de düşünerek, nasıl bir tepki vereceğini henüz kararlaştıramamış durumda..

Bir karar verildiğinde ise, çok geç kalınmış olabilir..

Amerikan Başkanı Barack Obama ise, askerî müdahele de dâhil, her tedbirin NATO"nun Brüksel"deki merkezinde düşünüldüğünü açıklıyor.. Ayrıca, B. Amerika, İngiltere ve Fransa, BM. Güvenlik Konseyi"ne başvurarak, Gaddafî"nin savaş uçaklarına bazı uçuş sınırlama ve yasakları getirilmesi kararı alınmasını istediler.. Bu satırlar yayınlandığında bu yönde bir karar alınmış olabilir.. Ayrıca, bir NATO operasyonu da başlatılabilir..

Şimdi ne olacak? Ve hele de, böyle bir karar sonrasında Libya"ya bir BM. Gücü değil de, bizzat NATO müdahale kararı alırsa, Türkiye ne yapacak? Son derece girift bir mes"ele..

Böyle bir ihtimal dile getirilmeye başlandığında, Tayyîb Erdoğan, "NATO"nun üyesi olmayan coğrafyalara NATO müdahalesinin saçmalık olacağını"  söylemişti, geçen hafta..

Ama, yüzbinlerce insanın sırf müslüman oldukları için katledildiği 1992"den 2008"lere kadar  yıllarca süren Bosna ve Kosova  faciaları sırasında, emperyalist odaklar yıllarca seyirci kalsa bile, sonunda, NATO"nun müdahale kararı alması, o coğrafyalar NATO"ya dahil olmadığı halde; o çaresizlik içinde, hele de müslüman halklar tarafından memnuniyetle karşılanmıştı..

Halbuki, o müdahalenin, NATO"nun, kapitalist emperyalizm adına "dünya jandarmalığı"na soyunması gibi bir sonucu ortaya çıkaracağını düşünenler, sırb şovenistlerinin Bosna ve Kosova"daki cinayetlerine destek veriyor gibi bir duruma düşmek korkusuyla susmuşlardı..

Haydi, o korkunç cinayetler sırasında bu tehlikeyi düşünemedik diyelim.. Ama, aynı NATO daha sonra da, teröre karşı ortak mücadele adı altında, -NATO"yla hiçbir ilgisi olmayan- Afganistan"a da saldırmadı mı ve Türkiye de bu saldırıları Ecevit zamanından beri hep desteklemedi mi ve askerî birliklerini Afganistan"a göndermedi mi?

O halde.. Tayyîb Bey, Libya"ya bir NATO müdahalesini, üye olmayan bir ülkeye müdahale olduğu gerekçesiyle karşı çıkar v ebunun saçmalık olduğunu söylerken, Afganistan"da TSK"nın da NATO çerçevesinde bulundurulduğunu hatırlamalı değil miydi?

*

Ve gelelim, Gaddafî"nin isimli kaatilin, ‚"zamâne Neronu"un, despotun zorbalığına geçirdiği kılıflara..

Hele de 1992"lerde, Cezayir"in müslüman halkı, 30 yıla yaklaşan sosyalist diktatörlüğe karşı kendi inançlarına göre bir yönetim arzusuyla iradesini ortaya koyduğunda, emperyalist dünyanın destekleriyle laik generaller kanlı bir kan gölü oluşturduklarında.. "Ben olmasam, bütün Kuzey Afrika İslamcıların eline düşer.. Benim kıymetimi bilen.." diye, emperyalist güç odaklarına uşaklık hizmetine hazır olduğuna dair bir manifestosu yayınlayan Gaddafî şimdi de, "Ben olmasam, Akdeniz"in deniz güvenliği kalmaz, deniz korsanlarının eline geçer.." diyordu..  Ve hattâ daha fazlasını ve ahlâksızca bir taktiğe başvuruyor ve Avrupa"nın 500 yıl öncelerde Akdeniz"deki hâkimiyetine son veren Barbaros Hayreddin Paşa"yı, o dönemlerin Akdeniz"deki en büyük müslüman gücünü elinde bulunduran Osmanlıları deniz korsanları olarak niteleyip, emperyalist dünyayı eski korkularla kendisine çekmeye çalışıyordu.. Nitekim, Gaddafî, 6  Mart günü, Fransa"da yayınlanan Le Journal du Dimanche gazetesinde yayınlanan ve yalanlanmayan mülâkatında,  'Biz size çok yardım etmiştik. Libya'da terörizme karşı mücadele ederken, karşılık olarak neden kimse yardım etmiyor?" diyor ve "Libya"daki karışıklıkların arkasında 'El"Qaide'nin olduğunu ve onlar kazanırlarsa korsan Barbaros Hayreddin dönemine geri dönüleceğini' savunuyor ve 'Akdeniz'de İslamî  bir cihadla karşı karşıya kalacağız. Bin Laden'in adamları gelip karada ve denizde fidye isteyecekler. Barbaros'un, korsanlarının, Osmanlılar"ın gemilere fidye ödettiği zamanlara geri döneceğiz. Gerçekten bir dünya krizi çıkacak ve bu, herkes için felaket olacak..'  ifadelerini kullanıyordu..

Libya halkına karşı 'hiçbir zaman tetik çekmediğini' (!) de iddia eden Gaddafî, daha sonra da, silah kullanabileceğinin işaretlerini veriyor, mazeretlerini sıralıyor ve  'Cezayir rejimi İslamcı  fanatiklere karşı yıllardır güç kullanmadan mı mücadele veriyor sanıyorsunuz? İsraillilerin Gazze ve sivil kurbanları, orada bulunan silahlı gruplar yüzünden mi bombaladıklarını sanıyorsunuz? Ya Afganistan veya Irak'ta, ABD Ordusu'nun sivilleri öldürdüğünü bilmiyor musunuz? NATO Afganistan'da sivillerin üzerine hiç mi ateş açmadı?"  şeklinde konuşuyordu..
Gaddafî, ayrıca, amerikan bankalarında Libya"ya ve kendisine aid 30 milyar dolarlık malvarlığını dondurmasını da 'korsanlık' olarak değerlendiriyor ve  'düşmanlarının kendisini iktidardan indirmesi durumunda, Avrupa sahillerine Libyalı mülteci akını olacağı" tehdidini yapıyordu..

Bu arada, Libya"ya Gaddafî"den sonra İslamcı güçlerin hâkim olması ihtimalinin ortaya çıkardığı korku ve dehşet havası, USA Dışbakanı Hillary Clinton"u da tedirğin ediyor ve‚ "Gaddafî gitsin derken, Libya çöllerinde teröristlerin cirit atmasını da istemeyiz.." diyordu..

Bu arada, 7 Mart günü TRT-2"de konuşan ve Libya"da inşaat sektöründe çaylışan işverenler adına konuşan bir TC vatandaşı öyle bir tablo çiziyordu ki, hayret etmemek mümkün değildi. Bu kişi, "halkın Gaddafî"yi çok sevdiğini, direnişçilerin nereden geldiği belli olmayan ve hepsi birbirine benzeyen, bir avuç "çöl arabı teröristler" olduğunu, halkın onlardan korktuğu için"  sesini çıkaramadığını filan iddia ediyor ve daha sonra stratejik tahliller yapıyordu, aklınca.. "Bu karışıklıkların, Türkiye"yi Libya"daki iş sahasından çıkarılması ve yerine Batılıların doldurulması için tertiblenmiş bir oyun olduğunu"  da düşünüyordu.. Ve ekliyordu:  "Diktatörlük sadece Libya"da mı var, hepsi menfaat için, petrol için.."

Bu gibi yorumları herkes yapabilir, ama, böyle bir kişinin bu görüşlerinin devlet televizyonundan bir uzman görüşü gibi yayınlanmasını nazıl izah edilebilirdi?

Elbette bu gibi karışıklıkların sonunda, sözü edilen bir takım maddî veya siyasî kazançlar veya kayıplar ortaya çıkabilir, ama, böylesine bir direnişin, ayaklanmanın sırf o hedefler için yapıldığını iddia etmek? Ve dahası, bir halka 41 yıldır tahakküm eden "zırdeli" bir "kasab"a karşı, patlama noktasına gelip ayaklanan bir halkı, hele de sırf kendi işlerinin bozulacağı korkusuyla aşağılamak..

Elbette, "Sadece Libya"da mı var diktatörlük?" gibi sualler, bazılarına zâhiren doğru gelebilir.. Ama, bu, bir halkın özgürlük ve haklarına sahib çıkmak iradesinin gereği olarak ortaya çıkan direniş ve mücadelesinin yok sayılması için bir gerekçe olarak kullanılabilir mi?  Ayrıca, "mes"elenin altında petrol"ü kontrol etmek var.." gibi sözler doğrudur da, aynı iddia, Gaddafî için de sözkonusu değil midir? ise,  eğer saflıkla sorulmuyorsa..  

Bu gibi hesablar, ancak, ayaklanmanın sebebi değil, bir ayaklanma sonunda yapılırsa, mâkul olabilir..

*

Bu arada gündeme gelen bir diğer sual:

Direnişçiler kim ve nasıl devlet olacaklar?

Önemli bir sual..

Çünkü, görünürde çok organize bir güç durumunda değiller.. Ama, Gaddafî"ye karşı olmanın ötesinde, özgürlüklerini kazanmak için mücadele vermek açısından organize oldukları ve ateşin içinde piştikleri görülüyor.. Ayrıca, devlet organizasyonunun olmaması açısından Gaddafî de çok farklı bir durumda değil..Çünkü, onun "cemahiriye" adını verdiği halk komiteleriyle de, klasik mânada anlaşılan-bilinen devlet mekanizması yok olmuştur, 35 seneden beri.. Nitekim, merhûm Erbakan 32 yıl öncelerde bir görüşmemizde, Gaddafî"nin valilikleri ve devlet mekanizmasını temelden değitiren cemahiiriye/ halk komiteleri şeklindeki yapılanmanın yanlış olduğunu ve bunu kendisine de söylediğini anlatmıştı..

Libya"da gerçekten de, bilinen mânada bir devlet mekanizması yok.. Aynen olmasa bile, İran"da, "Besîc" denilen (halk gönüllüleri seferberliği) isimli yapılanmayı hatırlatan "Halk Komiteleri/ Cemahiriye"  isimli mahallî kuruluşlar var..

Libya"da bilinen mânada bir devlet mekanizması olmadığından, Gaddafî de zâten, "Ben kimim ki? Nereden ve nasıl istifa edeyim?  Ben devrimimi 1969"da yaptım ve kenara çekildim, artık halk iktidarda,  ben de sıradan bir insanım.. Nereden, hangi makamdan istifa edeceğim?"  diyor.. O buna inanıyorsa, bunu diğer insanların mantıkî olarak kabullenmesi nasıl mümkün olacak?

Ortada bilinen kurallar içinde izah edilmesi son derece zor, karmaşık bir durum var..

(Libya konusuna bu kadar değindikten sonra, gelelim asıl konumuzun son bölümüne..) 

**

"YENİÇERİ HASTALIĞI"NIN NÜKSETMESİ, "28 ŞUBAT 1997 ZORBALIĞI" VE ERBAKAN"IN ÇETİN İMTİHANI..

(Merhûm Erbakan üzerine kaleme aldığımız bu yazı serisinin dördüncü bölümüne geçerken, 3. bölümün son cümlelerini, Refah Partisinin birinci olarak çıktığı Aralık-1995 seçim sonuçlarına dair son bir kaç cümleyi tekrarlayalım..)

"Bu şartlar altında, 24 Aralık"ın 1995"de yapılan seçimlere "Âdil Düzen" sloganıyla ve ismi daha çok maddî rahat ve zenginliği anlatan ismiyle katılan Refah Partisi, yüzde 22 ile birinci parti olarak çıkıyor ve sadece Türkiye"deki kemalist-laik çevreler değil, bütün dünyadaki laik ve emperyalist çevreler şoke oluyor ve halkın İslamî yönelişinin daha bir yükselmesi üzerine dehşet senaryoları yazılıyordu..

Tabiatiyle, bu seçim zaferinin ortaya çıkmasında, sardece içerdeki sosyo-ekonomik buhranların değil; Avrupa ve bütün dünyanın, Bosna"da, yüzbinlerce insanın sırf müslüman oldukları için katledilmesine seyirci kalmasına karşı bir tepki olduğu da değerlendiriliyordu..

Pekiy, şimdi ne olacaktı?

Birinci parti olan Erbakan"ın Refah Partisi"ne iktidar verilecek miydi, verilebilir miydi?

Bu hesablar yapılırken, 28 Şubat 1997 Zorbalığı"nın, entrika tohumları da  yeşertilmeye başlanmıştı.. "Yeniçeri hastalığı"nın nüksetmekte olduğunun emareleri uluslararası planda  bile hissediliyordu.."

*

Bu vesileyle hatırlayalım ki, 24 Aralık 1995 seçimleri ile, 550 sandalyeli Meclis"de, Refah Partisi 158,  DYP 135, ANAP 132, DSP 76 ve CHP de 49 m.vekili çıkarıyor; MHP ise, Meclis dışında kalıyor ve daha önce MHP"den ayrılan Muhsin Yazıcıoğlu"nun BBP"si ise, ANAP"la seçim ittifakı yaparak girdiği seçimlerde 7 m. vekili kazanıyordu..

Ancaak, bu noktada bir diğer konuya da açıklık getirmek gerekiyor..

Seçimlerden iki-üç ay önceye kadar yapılan anketlerde, Refah Partisi"nin yüzde 33-34"lerde görüldüğü anlaşılıyordu, genel ortak bir kanaat ile..

Ama, seçimlerde yüzde 22  oy alınabilmişti.. Bu durum, RP teşkilatlarında veya tarafdarları arasında bir hayal kırıklığı meydana getirmişti..

*

1995 SEÇİMLERİNDE İKTİDARA GELMEMEYİ ERBAKAN MI PLANLAMIŞTI?

Bazıları ise, bu sonucun Erbakan tarafından, bilerek düşürüldüğünü ileri sürmekteydiler..

Bu şaşkınlığı yaşayanlardan birisi olan Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan Bey, bir yazısında,  bu konuya değinmiş ve  özellikle "iktidar değişikliğinin kanlı mı, kansız mı olacağı"na dairi sorulara laiklerin karar vereceği şeklinde karşılık vermesinin, bu düşüşte etkili olduğunu düşündüğünü ve amma bunu Erbakan"a sormak imkanını bulamadığını belirtmişti.. Ama, aradan yıllar geçtiktene sonra, Erbakan"ın kurdurduğu bilinen TV5"in sorumluluğuna getirildiğinde, Yûsuf Kaplan, Erbakan"la zaman zaman görüşmek imkanı bulunca, içinde kalan o suali, nasıl olup da o yüksek oy yüzdesinin yüzde 34"lerden yüzde 22"lere düşürüldüğünü Erbakan"a sorar..

Yûsuf  Kaplan"ın yazdığına göre, Erbakan, o düşüşü, Cezayir"deki gibi kanlı bir askerî müdahale olmaması için bilerek sağladığını söylemiş ve Kaplan da Erbakan"ın yaptığı bu izahtan tatmin olmuş olmalı ki, o cevabın "mümin ferasetinin gereği olduğunu" da belirtmiş ve alkışlamıştı..

Bu not, Erbakan"ın siyaset anlayışını anlamak açısından önemli görüldüğü için, buraya aktarılmıştır.. Yani, muhtemel zorluklar için bile, taa baştan geri adım atmak için, hazırlıklı olmak dikkat veya anlayışı..

*

Evet, Erbakan 24 Aralık 1995"te birinci parti olarak, birinci sıraya yerleşiyordu, bu tablodan, Meclis"ten güvenoyu (yani, en az 276 oy)  alabilecek nasıl bir hükûmet çıkarılacaktı?

C.Başkanı Demirel ve onun etrafında mevzilenmiş bütün laik güçler, Erbakan"ın iktidara yürüyüşünün durdurulması için her şeyi yapacaklardı..

Refah Partisi, ya ikinci parti durumanda olan DYP veya üçüncü parti durumundaki ANAP"tan birisiyle koalisyon hükûmeti kurmak zorundaydı..

Tansu Çiller, Refah Partisi ve Erbakan"ın şahsında temsil edildiği kabul olunan İslamî eğilimlerle mücadele etmek için siyasete atıldığını devamlı sözkonusu ettiği için, Erbakan önce, Mes"ud Yılmaz"a ortaklık teklif etti ve kendisi birinci partinin lideri olduğu halde, üçüncü partinin lideri olan Mesud Yılmaz"a Başbakanlık makamını bırakmayı teklif etti..

DYP ve Çiller"le aynı oy tabanına hitab etmek açısından onyıllardır iki parti arasında var olan liderlik rekabeti ve kavgası içinde bulunan ANAP lideri Mesud Yılmaz için bu fırsat kaçırılmazdı.. Nitekim, o da bu fırsatı kaçırmak istemedi ve Erbakan"la koalisyon müzakerelerine başladı..

Ancaaak, anlaşma sağlanmak üzereyken, başta Demirel ve TSK üzere bütün laik çevreler, bu anlaşmayı engellemeye çalışıyorlardı.. Ve Çiller ise, son anda daha etkili bir atak yapmış ve Erbakan"la hükûmet kurmaktan vazgeçmesi halinde, başbakanlığı kendisine bırakarak, kurulacak bir ANA-YOL Hükûmeti kurmaya hazır olduğunu açıklıyordu ve gerekli m. vekili desteğinin sağlanması için, öyle bir hükûmete destek vereceğini Ecevit de taahhüd ediyordu.

Erbakan"ın Mesud Yılmaz"la hükûmet kurması, uzuun çabalardan sonra engellenmişti..

*

LAİK ENTRİKALARIN ASIL BÜYÜĞÜ DIŞARDA TEZGAHLANIYORDU

Ama, bu arada, çok önemli bir diğer gelişme ise.. Uluslararası planda gerçekleşiyordu..

Seçim öncesindeki başbakan olan Çiller, yeni bir hükûmet oluşturulamadığından henüz de başbakanlığını sürdürüyordu.. Ama, gerçekte, bu gibi geçiş dönemleri, bir hükûmet boşluğunun en üst seviyede olduğu anlardı.. Bu gibi idurumlardan istifade etmek isteyenler daima olabilirdi.. 

Nitekim de öyle oldu ve işte öyle bir hengamede, Ocak -1996"nın sonuna doğru, TSK adına, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir ile, siyonist İsrail rejiminin Savunma Bakanlığı arasında gizli bir anlaşma imzalanmıştı.. Bu anlaşmanın imzalandığı çok sonra anlaşılacak ve amma, hangi gizli maddeleri içerdiği, açıklanmıyacaktı.. 

Daha da önemlisi, uluslararası anlaşma ve andlaşmalar Meclis tarafından onaylanması gerektiği halde, bu anlaşma, bir ihtisas isteyen özel bir askerî protokol çerçevesi içinde imzalandığından, bu gibi protokollerin Meclis"ten onay alması gerekmiyordu. Ancak, bilinen o ki, bu gizli protokol sâyesinde, Türkiye"nin hava sahası İsrail rejiminin askerî uçuşlarına da açılıyor ve herhangi bir ülke İsrail"e saldırsa; İsrail güçleri de Türkiye egemenliğindeki kara, hava veya deniz mekanlarına sığınınca, ya da, buralardaki İsrail güçlerine yapılacak herhangi bir saldırı da, Türkiye"ye yapılmış gibi kabul edilecekti..

Ve daha yığınla imtiyazlar ve imkanlar sağlanıyordu, siyonist İsrail rejimine.. Ki, bu gizli protokol, daha sonraki yıllarda, iktidara gelen her Başbakan"a da TSK tarafından sunulup paraf ettiriliyordu ve ileride Başbakan Erbakan da imzalamak zorunda kalacaktı bu protokolü.. (Bazıları ise, bu anlaşmayı bizzat Erbakan"ın düzenlettirdiğini sanacaktı..)  Bu protolün tamamı ve gerçek mahiyeti, bütün boyutlarıyla henüz de bütünüyle açıklanmamıştır; her ne kadar son yıllarda iki rejim arasındaki münasebetler oldukça soğumuşsa da..

*

Sonunda, ANAYOL Hükûmeti kuruldu..

Ama, bu hükûmet, daha ilk günden itibaren, Çiller ve Yılmaz arasındaki gizli liderlik yarışının gizli hesablaşmaları içinde oksijen çadırında doğmuş gibiydi..

Nitekim, üç ay sonra, çöktü ve başka bir çözüm de bulunamayınca..

*

VE NİHAYET, ERBAKAN BAŞBAKAN OLUYORDU..

O zamana kadar epeyce bir zaman kazanmış olan Demirel ve TSK,  Erbakan- Çiller ortak hükmetine, Refah-Yol Hükûmetine "yeşil ışık" yaktılar ve böylece Erbakan Haziran-1996"de Başbakan olarak, hükûmetini kurduğunu açıklıyor ve Meclis"ten güven oyu alıyor, Çiller de Başbakan Yardımcısı veDışişleri Bakanı oluyordu..

Erbakan"ın başbakanlığı, müslüman coğrafyalarında ve dünya müslümanları arasında Türkiye"de 70 yıllık katı bir laik uygulamadan sonra yeniden bir kurulduğu şeklinde algılanıyor ve sevinçle karşılanıyordu.. Bu çevreler, İslamcı Hükûmet Türkiye"deki laik anayasa düzeninin ve kendilerini kanun üstü sayan güç odaklarının, Erbakan"ı nasıl kuşattığının farkında değillerdi.. Erbakan"ın da Başbakan olmakla, bazı engelleri daha kolay aşabileceğini zannettiği anlaşılıyordu.. Nitekim, Başbakan olduktan bir hafta sonra, kendisinin siyasî zuhûr noktası olan Konya"ya yaptığı ilk gezide yaptığı konuşmada, "27 yıldır meydanları  (Erbakan! Başbakan!) sloganlarıyla çınlattınız  ve işte şimdi emelleriniz gerçekleşti.." diyordu..

Ve Erbakan, başbakanlığa gelişinin ikinci ayında, ilk resmî gezisini İran"a yapıyor ve bu durum, Amerika, Batı ve içerdeki laik güçler tarafından dikkatle izleniyor; içerdeki laik güçler de ülkenin 70 yıllık dışsiyasetinin değiştirildiği çığlıklarını atıyorlar, onun nasıl olup da tökezletileceğinin ince hesabları yapılıyordu.. Erbakan ise, D-8 denilen ve halkı müslüman olan ülkelerden 8"inin katılımıyla bir birlik oluşturmanın ilk adımlarını atıyordu.. Gerçi, bu teşebbüste İslam Birliği gibi bir isimlendirme resmen yoktu, ama, bunun Erbakan"ın geniş kitlelerce de paylaşılan İslam Birliği emellerinin üstü kapalı bir adımı olduğu, dünya müslümanları arasında da hissediliyor ve bu teşebbüs sevinçle karşılanıyordu.

*

"D-8"LER  GÜZELDİ, AMA, ÜRKÜTÜLEN GÜÇ ODAKLARI FRENLENEMİYORDU!

D-8"lerin kurulması projesi, genel olarak hem içerdeki, hem de dışardaki müslümanlar arasında ilgi ve heyecan meydana getirmişti.. Bu projeye göre, Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya"dan oluşan 8 ülke, bir ekonomik işbirliği oluşturacaklardı.. Bu 8 ülke, yaklaşık 800 milyonluk bir nüfus potansiyeliyle dev bir pazar oluşturacaktı.. Henüz çok güçlü sayılmasalar bile..

Erbakan"ın başbakanlığı"nın 6. ayına varılmak üzereyken, giderek daha bir göze batacak şekilde tv. ekranlarından da topluma ürküntü meydana getirecek şekilde yansıtılan bazı tarikat gösterileri, düzmece Şeyh Kalkancı  ve Fadime Şahin gibi isimlerle aynîleşen ve daha sonraları,  belli odaklarca hazırlanan  bazı senaryolar gereği ortaya çıkarıldığı belirlenen entrikalar gelişirken,  Erbakan tarafından cemaat liderlerine Başbakanlık"ta iftar verilmesi ve Ank.- Sincan"da tertiblenen bir Kudüs Gecesi proğramı bahane edilerek, tankların Sincan"da yürütülmesi, MGK."ndan 28 Şubat Kararları denilen askerî dayatmaların  yayınlanması, ve bunların Erbakan"a zorla imzalatılması sosyo-politik atmosferi tahammül edilmez boyutlara taşıyordu..

Gerçi, Erbakan"ın yakın çalışma arkadaşları aradan10 yıl geçtikten sonra, o kararların Erbakan tarafından imzalanmadığını iddia edeceklerdi, ama, gerçekte ise, Refah Partisi"nin Meclis Grubu"nda yaptığı konuşmada, Erbakan, bu kararları niçin imzalamak zorunda olduklarını izah ediyor ve amma, GİK üyesi olarak o toplantıda bulunan İst. Bel. Başkanı Tayyîb Erdoğan,  "Bu kararların imzalanmaması gerektiğini, bunun imzalanmasının büyük bir hata olacağını"  söylüyordu.. Erbakan ise, Erdoğan"ı, "ucuz kahramanlık zamanı değil.." diye azarlarcasına susturuyor ve başta İmam Hatib"lerin orta kısımlarının kapatılması olmak üzere, müslüman halkı sıkboğaz edecek olan yığınla laik tedbirlerin uygulamaya geçirilmesi kabul ediliyordu..

*

GENELKURMAY DİZGİNLERİ ELE TAM OLARAK ELE ALIYOR, VE HÜKÛMETİ BY-PASS EDİYOR VE BALANS AYARI YAPILDIĞINDAN SÖZEDİYORDU..

Dahası, Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan"ı fiilen by-pass ediyor, ülkeyi ziyaret edecek yabancı misafirlerin önce Genelkurmay"ı ziyaretleri ve sonra sivil makamlarla görüştürülmeleri gibi bir uygulama başlatıyor ve Genelkurmay, Yargı mensublarına brifing veriyor Adalet Bakanı Şevket Kazan"ın yargıçların bu brifinglere katılmaması emrine rağmen, bütün yüksek yargı mensubları Genelkurmay"a gidip, ideolojik yönlendirmelere göre bir hukuk anlayışının kurulması yolundaki çabalara ayak uydurmaları konusunda irşad ve ikaz ediliyorlar, postala yalıyorlar ve yeni bir hukuk anlayışıyla donanmış olarak makamlarına dönüyorlardı..

Bu da yetmiyor, o sıralarda Erbakan, Suud Kralı"nın davetiyle Hacc"a gidiyor ve o sırada Erzurum"da vazifeli Osman Özbek isimli bir tümgeneral, tv. ekranlarından , Erbakan"a en ağır küfür elfazıyla hakaretler ediyor, Erbakan ise, çareler arıyor ama, artık inisiyatifin elinden bütünüyle çıktığı anlaşılıyordu.. Hattâ. Bu generalin hakkında ne gibi bir işlem yapıldığına dair resmî yazısına bile, Genelkurmay Başkanlığı cevab bile vermiyordu..

Bütün bunlar laik medya kuruluşları tarafından, generallerin istediği tarzda, ballandırıla- ballandırıla aktarılıyordu topluma..

*

Org. Çevik Bir  ise, durumu Washington"a yaptığı gezide, Amerika"lılara‚ "demokrasiye balans ayarı yaptıklarını,  kendisinin ve arkadaşlarının bu Hükûmet"le mücadelede kararlı olduklarını açıkça söylüyordu.. Amerikan Dışbakanı Madeline Albright ise, müdahalenin Meclis aritmetiği yoluyla yapılmasının gerekliliğine işaret ediyor ve ikinci bir Cezayir  denemesine fırsat verilmemesi gerektiğini dile getiriyordu.. Ve gelişmeler de "post-modern darbe" denilecek bir yöntemle ve Meclis aritmetiği bozularak sağlanması yönünde oluyordu, Süleyman Demirel"in başoyunculuğunda..

*

(Konuyu yine özetleyemedik.. Bir diğer yazı daha yazalım, inşaallah..)

haksöz

Bu yazı toplam 1694 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim