• BIST 90.383
  • Altın 144,560
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Ankara 6 °C
  • İstanbul 7 °C
  • Konya 7 °C
  • Antalya 11 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Erzurum -5 °C
  • İzmir 12 °C
  • Rize 7 °C

"Oryantalist İslam" Çabasının Son Halkası ve Hedefi

"Oryantalist İslam" Çabasının Son Halkası ve Hedefi
Atilla Fikri Ergun yazdı: “Kur’an İslam’ı” Projesi ve Âlimlere “Ruhban” Diyen Modernist

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

“Kur’an İslam’ı” Projesi ve Âlimlere “Ruhban” Diyen Modernist

"Kur’an İslam’ı” tam olarak Batı menşeli bir proje, “Oryantalist İslam” oluşturma çabalarının son halkası ve hedefinde Hz. Peygamber ve Sünnet-Hadis var. Dolayısıyla yegâne düşmanı on dört asırlık köklü bir geçmişe sahip bulunan, tarih içinde eşsiz bir medeniyet inşa eden, parlak bir kültüre ve engin bir ilim-düşünce mirasına sahip olan Geleneksel İslam.


Öncelikle bir konuya açıklık getirmemiz gerekiyor. Muarızlarımız eleştirilerimizi dile getirirken isim zikretmemizi istiyorlar. Ancak isim belirtmek gibi bir zorunluluğumuz yok, zira biz, kişileri ve olayları değil, İslam adına ortaya atılan, tahrip ve tahrif gücü yüksek modernist fikirleri konuşuyor, yapılmakta olan işi tarif ediyor, söz konusu fikirlerin ortaya atılmasındaki asıl amacı ortaya koyuyoruz. Dolayısıyla elbise kime uyuyorsa o kendi üzerine alınabilir, işin bu kısmı bizim sorunumuz değil.


“Kur’an İslam’ı” tam olarak Batı menşeli bir proje, “Oryantalist İslam” oluşturma çabalarının son halkası ve hedefinde Hz. Peygamber ve Sünnet-Hadis var. Dolayısıyla yegâne düşmanı on dört asırlık köklü bir geçmişe sahip bulunan, tarih içinde eşsiz bir medeniyet inşa eden, parlak bir kültüre ve engin bir ilim-düşünce mirasına sahip olan Geleneksel İslam.


“Kur’an İslam’ı” aynı zamanda tekfirci/Haricî bir yaklaşım, Sünnet’e bağlı Müslümanları tekfir etmeye yönelik geliştirilmiş bir proje, sâliklerinin her şeye “şirk” ve “küfür” demelerinin asıl sebebi bu. Söz konusu yaklaşım tam olarak Nübüvvet’e yönelik imha, Hz. Peygamber’e yönelik suikast girişimi.
“Kur’an İslam’ı” mezhebinin geleneğe yönelik “Atalar dini” göndermesi de tamamen uydurma.“Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” (Bakara: 170) diyen ve Kur’an tarafından mahkûm edilen kimseler müşrikler-kâfirlerdi, ne Hz. Peygamber’e ne de ona indirilen vahye imanları vardı. Kur’âniyyûn ise her zaman olduğu gibi çarpıtma yoluna giderek söz konusu ayetleri Müslümanları itham etmek için kullanıyor. Bizim gelenek dediğimiz şey, Kur’an ve Sünnet’ten yola çıkarak İslam ilim ve düşünce mirasını oluşturan ve bugüne kadar getiren ana mecra. Dolayısıyla bu ayet, Müslümanları değil, İslam’a çağrıldıkları halde birtakım gerekçelerle atalarının dininden vazgeçmeye yanaşmayan kimseleri muhatap almaktadır. Müslümanlara düşen de bu ayetlere dayanarak diğer Müslümanları tekfir etmek değil, onların bu tutum ve davranışlarından kendilerine pay çıkarmak, ibret almaktır.


Hasmın da mert olanı makbul. Kur’âniyyûn mezhebinin sâlikleri kendi tezlerini desteklemek için hadis paylaşıyorlar: “Kur’an’dan başka hidayet kaynağı arayan sapıtmıştır” (Tirmizî). Buna itirazı olan yok zaten, eğer varsa Müslüman olamaz. Gözden kaçırılmak istenen husus, Allah’ın hidayet kaynağında “Âlemlere rahmet peygamber gönderdim, ona itaat edin, ona tabi olun” demiş olması. Dolayısıyla açık bir saptırmayla karşı karşıyayız.


Sâlikler bir yandan kendi tezlerini desteklemek için hadis paylaşırken öte yandan sıhhat şartlarını haiz mi değil mi diye bakmadan, metinden kafalarına göre çıkardıkları sonuca, dolayısıyla onların modern algılarına uymadığı için Hz. Peygamber’in sözüne “saçmalık” diyebiliyorlar.


Oysa Hz. Peygamber kendini biliyordu, dolayısıyla Hz. Peygamber bilmediğini biliyordu. “Kur’an İslam’ı”na yönelik eleştirilerimize bize hakaret etmek suretiyle karşı çıkanlar meselenin gelişimini bilmiyorlar her şeyden önce. Oryantalizmden zaten bihaberler. Asaf Hüseyin’in meselenin gelişimini bilmeyenler için temel eser niteliği taşıyan 132 sayfalık Batı’nın İslam’la Kavgası adlı kitabını dahi okumadıkları -ki dışarıda ilk kez 1990’da, içeride ise 1991’de yayınlandı-, Goldziher, Margoliouth ve Schacht gibi oryantalistlerin ne yazıp çizdiklerini, ne yapmaya çalıştıklarını dahi bilmedikleri halde yüksek perdeden konuşmaya devam ediyorlar.


Projenin ihalesini alanlar kafalarına göre bir din icat ettiler, Hz. Peygamber birilerine göre “postacı”, birilerine göre “filozof”, vahiy “felsefe”, ibadet “ritüel”, gayb “metafizik” … oldu. Sünnet-Hadis yok, fıkıh uydurma, usûl gereksiz; mealler ve dipnotlu tefsirler var, bunları okuyup anlayan müctehid olabilir!


Son otuz yıllık süreçte peyda olan münkirler henüz Kur’an’ı orijinal metninden doğru düzgün okuyamıyorlar, kırık dökük okuduklarını da zaten anlamıyorlar ama “birbirinden güzel yorumlar” yapıyorlar. Bu noktada mealin Kur’an olmadığını hatırlatmakta yarar var, meal okuyan bir kimse Kur’an okumuş olmuyor, dolayısıyla meali kastederek “Kur’an okuyun” diyenler daha işin başında yanlışa düşüyorlar.


Âlimle ruhbanı birbirine karıştıran bir yaklaşımdan söz ediyoruz. Ne yazık ki, âlime “ruhban” diyenin dinî bilgisi anaokulu çocuğunun matematik bilgisi kadar, 1’den 10’a kadar sayabilir, ötesi yoktur, o misal. Belki bin defa yazılıp söylendi, İslam’da Kilise benzeri bir kurum ve ruhban sınıfı bulunmamaktadır, tarih boyunca İslam toplumlarında böyle bir yapı ve bu tür bir sınıf olmamıştır, haliyle, görüşlerine katılalım ya da katılmayalım İslam âlimleri tarih içinde hiçbir zaman ruhban olmamışlardır.


Ruhbanlık tamamen farklı bir kavram; uzletçi, çileci, toplumdan kopuk, insanlardan uzak, dünyadan elini eteğini tamamen çekmiş, kendini bütünüyle ibadete vermiş kimselere genel olarak “ruhban” denilmektedir. Bunlar evlenmezler, hatta doğru düzgün yemek dahi yemezler. Kur’an, Hıristiyanlar için “Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık fakat kendileri Allah rızası için uydurdular ama buna da gereği gibi uymadılar” demektedir (Hadid: 27). Ruhbanlık süreç içinde organize bir yapıya dönüşmüş, sonunda ortaya ruhban sınıfı çıkmış ve bu sınıf halkın üzerinde imtiyazlı bir konuma yükselmiştir. Bunun bizim âlimlerimizle uzaktan yakından hiçbir alakası bulunmamaktadır, hangi İslam âlimi ruhban olmuş, nerede olmuş, ne zaman olmuş, birileri çıkıp uyduruyor, birileri de inanıyor. Bu açıkça cehalet, yalan ve tahrifattır.


Müslümanların tarihlerine, kültürlerine, geleneklerine, âlimlerine, ilim ve düşünce miraslarına hakaret eden modernist zihin yalanın büyüğü söylemekte, fitnenin büyüğünü kaynatmaktadır, zira oyun bunun üzerine kurulu. Âlimi “ruhban” olarak takdim edip bunun üzerinden İslam âlimlerine ve bir bütün olarak İslam düşünce tarihine saldıranların yerli oryantalist oldukları şüphe götürmez.
Ümmetin -ki burası önemli, başka bir insan topluluğundan değil, İslam ümmetinden söz ediyoruz- müctehid âlimlerinin herhangi bir mesele üzerindeki ittifakı için “Beni bağlamaz, bu tarihi putlaştırmaktır” diyen sonradan türedi zihnin yapacağı en doğru iş kendine başka bir din aramaktır. Batılı filozoflardan öğrendikleri şeyleri İslam’la harmanlayıp eklektik din sahibi ve savunucusu olanlar İslam’ı içeriden baltalamaktadırlar.


Aklına yatmadığı, modern algılarına uymadığı için vahyi sosyoloji ve psikoloji üzerinden açıklamaya çalışan, dolayısıyla vahyin dış gerçekliğini, dolayısıyla asıl kaynağını inkâra kadar giden modernistin, vahiy alırken Resulullah’da görülen hallere gönderme yaparak “Muhammed sara nöbetlerinden muzdaripdi” diyen oryantalistle birinci dereceden akraba olduğu şüphe götürmez.
Dolayısıyla modernizmin hücumu karşısında safları sıklaştırmak gerekiyor. Bu günler geçecek; hiçbir iktidar ebedî değil, dolayısıyla salt AK Parti karşıtlığı üzerine kurulu muhalefet de öyle. Kendilerine özgü, tarihten, kültürden, gelenekten, dolayısıyla İslam ilim ve düşünce mirasından damıtılmış bir insan, toplum ve sistem modeli ortaya koyamayanlar, eklektik dinî anlayışları benimseyenler, sistem içi mücadelede enerjilerini tüketenler, modern yorumların ve sonradan türedi yaklaşımların peşine takılanlar için yolun sonu yakın. Fırtına dinip ortalık süt liman olduğunda söz söyleyecek insanlara ihtiyaç duyulacak. Bu hengâmede çok değil 20-30 kişinin fikren ayakta kalması yeterli olacaktır.


Dikkat edilmesi gereken üç önemli husus var: Birincisi, sayı-nüfus, araç-gereç hesabı yapan kaybeder. Mevcut duruma bakıp umutsuzluğa kapılarak yalnızlık edebiyatı yapmak, dolayısıyla yalnızlığı övmek ve yüceltmek, bu tür duygu ve düşünceleri -sosyal medyada çokça görüldüğü üzere- Batılı filozoflardan yapılan aktarımlarla desteklemek, bozuk psikolojinin yansıması, Allah’ı yeterli görmemenin ifadesidir. Hiçbirimiz yalnız değiliz, Allah var, gam yok!


İkincisi, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e, Sünnet’e-Hadis’e ve İslam ilim ve düşünce mirasına yapılan saldırı Antik Yunan, Batınîlik, Haricîlik ve izm’lerden müteşekkil dörtlü kombinasyonla gerçekleştiriliyor. Kimin ne olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını anlayabilmemiz için öncelikle formülü bilmemiz gerekiyor: Gelenekten kopuk olan her yaklaşım modernisttir.


Dolayısıyla bu noktada önce geleneğin ne olduğunu bilmek durumundayız. Biz geleneği muharref ve sahih olmak üzere ikiye ayırıyoruz. Sözünü ettiğimiz sahih gelenek, Kur’an ve Sünnet’ten yola çıkar, dinin ilkelerini ilk vazedildiği şekliyle korur, bu ilkelere süreklilik kazandırır, düşünce sistemini bu ilkeler üzerine bina eder, pratiklerini de bu doğrultuda geliştirir, bunu yaparken de tarih, kültür ve gelenekle bağını koparmaz, İslam ilim ve düşünce mirasından gerektiği kadarıyla istifade eder. Sahih gelenek Asr-ı Saadet’ten bugüne uzanan kesintisiz bir süreçtir, hayatı ve düşünceyi dondurmaz, ictihad kapısını kapatmaz, ancak bunun için ehliyet ve liyakat arar, dinin gerçeklerinin aynı kalması onun için olmazsa olmazdır.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim