• BIST 76.922
  • Altın 584,35
  • Dolar 2,2320
  • Euro 2,8630
  • Ankara 17 °C
  • İstanbul 18 °C
  • Konya 15 °C
  • Antalya 23 °C
  • Diyarbakır 27 °C
  • Erzurum 16 °C
  • İzmir 22 °C
  • Rize 23 °C

Nasrullah'tan İrfan Dersleri

Nasrullah'tan İrfan Dersleri
Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrullah'ın "Dini terbiye Yöntemi ve Nefisle Mücadele" konusunda Hizbullah mensuplarına verdiği dersler
Bugüngü dersimizde İmam Humeyni'nin Dini Terbiye Yöntemi ve Nefisle Mücadele konusundaki bakış açısını daha iyi anlamak için kendisinin ameli yöntemleri hakkında konuşacağız.

Acaba Hz. İmam'a (r) göre nefsimizi nasıl ıslah edebilir, onunla nasıl mücahede edebiliriz? Başka bir ifadeyle Allah'a kavuşma yolunu nasıl katedebiliriz?

Bu konunun derki birkaç noktanın anlaşılmasına bağlıdır:

Bu âlemde varlığın (vücudun) iki boyutu bulunmaktadır (burada ahlak ilminin ıstılahlarını kullanmak zorundayız): Bunlardan birincisi teorik ve ilmi olanı, yani uzmanlıkla ilgili olanıdır ve “nazari irfan” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu bilim için üstada ve kitaba ihtiyaç duymaktayız. Tıpkı herkesin hizmetinde olan felsefe ve tıp kitapları gibi bu alanın da kendine has kitapları vardır; alanın üstatları öğrencilerine bu kitapları öğretir, kendi yorumlarını da ilaveten eklerler.

Seyr-i sülukun ikinci boyutu ise, Kuran-ı Kerim, Resul-ü Ekrem ve Ehl-i Beyt'in (s) bizlere açıkladıkları ameli yöndür. Yüce Allah'a seyr ve süluk etmenin nasıl olacağı ve nefsi emmare ile cihadın mertebelerini ve yolunu öğrenebilmek için ayetleri ve rivayetleri bizler için tefsir ve tebyin edecek büyük âlimlerimize de başvurmak zorundayız. Zira hiç kimsenin kendi kendine seyr-i süluk yöntemi icad etme yetkisi yoktur. Bu konuyu Allah-u Teâlâ'dan öğrenebiliriz yalnızca. Peki, bu konuların teorik bilgisini elde ettikten sonra amel ve tatbik aşamasında üstat ve mürşide ihtiyacımız var mı yok mu, arifler ve âlimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Önemli sayıda bir âlim ve arif topluluğu, seyr-i sülukun kendi nezareti altında sürdürüleceği bir üstadın varlığının gereklilik olduğunu söylerler. Başka bir görüşe göreyse, eğer yolun özelliklerini (dinin ve seyr-i sülukun hususiyetlerini) örneğin İmam Humeyni gibi güvenilir âlimlerden öğrenmiş isek artık özel bir üstat ve mürşide ihtiyacımız kalmayacaktır; her ne kadar üstada sahip olmak daha iyi olsa da.

Daha emin olmak için İmam Humeyni'ye onlarca yıl yarenlik etmiş olan yaranından birine, Ayetullah Tevessüli'ye bu konuyu sormuştum: “Acaba Hz. İmam amel aşamasında mürşid ve üstadın varlığını zorunlu buluyorlar mıydı?” Kendileri İmam'ın bunu şart olarak görmediğini söyleyerek “İmam Humeyni'nin ameli seyr-i süluk, nefisle cihad ve tezkiye ile meşgul olup manevi makamlara eriştiği sıralarda özel üstadı yoktu. Evet, teorik irfan dersleri görmek için hocalarının huzurunda bulunuyordu ama ameli seyr-i sülukta hiçbir üstadın şakirdi değildi” dediler.

İmam'ın hayatının hiçbir evresinde hiç kimse ile “şunu yap bunu yapma, kendi hallerini bana anlat, ne ettin ne etmedin?” vs. şeklinde bir üstatlık ilişkisi olmamıştır. Ayetullah Tevessüli'nin dediği gibi “Esasında İmam Humeyni'nin üslup ve yöntemi böyle değildi. Eğer birisi kendisinden vaaz ve nasihat isterse tavsiyelerde bulunurdu yalnızca. Elbette bu yönelime sahip olan başka arifler de vardır.”

NEFİSLE CİHADIN İKİ MAKAMI

(ZAHİR VE BATIN)

İmam Humeyni (r) nefisle cihad alanında iki makam ve mertebe olduğunu belirtmiştir:

Nefisle cihad kâmil olduğunda ve insan, Şeytanı bu memleketten (yani nefisten) atmayı ve onu meleklerin ve Allah'ın salih kullarının mesken, vatan ve mabedi kılmayı başardığında –yani sözünü ettiğimiz her şeyle amel ettiğinde- ve nefsimizi şeytanın askerlerinin yuvası olmaktan kurtardığımız bir merhaleye ulaştığımızda “süluk-u ilallah” kolay ve insaniyetin sırat-ı müstakimi aşikâr olacaktır. Bu durumda Yüce Allah basiret gözümüzü açacak ve yolu bizler için apaçık ve aydınlık kılacaktır. İşte o vakit cennetin bereket kapıları insanın yüzüne açılacak ve cehennemin aşağı mertebeleri (derekat) bize kapalı olacaktır. Âdemoğlunun yolu ilahi maarifin kapılarına açılacaktır, bu, insanların ve cinlerin yaratılışının nihai hedefidir. Yüce Allah bu kişinin elini tuttuğunda artık üstat ve şeyhe ihtiyacı kalmayacaktır, zira bu baştan sona tehlikelerle kaplı yolda onun kalbini ve aklını kendi marifet nuru ile aydınlatan bizzat Allah-u Teâlâ'dır. Seyr-i sülukun en önemli kısmı olan nefisle cihad ve nefsin tezkiyesi alanındaki hedef zahir ve batınımızın, dilimizin ve aklımızın Yüce Allah'ın istediği gibi olmasıdır. Eğer böyle olunursa Allah'ın has kullarından olunmuş demektir. Ubudiyet, kulluk budur. Kulluk, kişinin efendisi karşısında isyan edememesi, görüş önerememesi ve itiraz sadedinde bir söz söyleyememesidir. Bütün emirlerine itaat etmesi ve teslim olmasıdır. Meleklerle Şeytan arasındaki fark da meleklerin Allah'ın emrine asla itaatsizlikte bulunmamasıdır.

İnsan da zahir ve batınında ve bütün işlerinde Allah'ın istediği şekilde davranırsa halis bir kul olur. Ubudiyet makamı çok yüce bir makamdır, şehadet kelimesinde “Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuluhu” dememizin nedeni de budur. Eğer Peygamber'in (s.a.a.) “ubudiyeti” olmasaydı “risalet” makamına da ulaşamayacaktı.

İşte bu nedenle Yüce Allah bizden hayatımızda, zahir ve batınımızda kendi sevdiği gibi olmamızı istemektedir; Şeytan ise bundan hoşnut olmamaktadır. Savaş ve mücadele tam da burada kopuyor. Allah kendi istediği gibi olmanı istiyor, Şeytan ise buna razı değil. Şeytan için senin ne olup ne olmadığın hiç de önemli değildir; sana istediğini yap ve yeter ki Allah'ın dilediği gibi bir kul olmayasın. Şeytanın vazifesi budur. Amacı bizleri Allah'a ulaştıracak olan yolu kapamaktır, savaş bunun için çıkmaktadır. İmam Humeyni (r) ise insanın beden ve ruh olmak üzere iki unsurdan mürekkep olduğunu, bedenin topraktan ruhun ise melekût adlı başka bir âlemden geldiğini söylemektedir.

Çamur dünyadan ruh ise semadandır; insan yerin ve göğün bileşimi olduğu için kendisini hem toprağa hem de göğe çeken güçler mevcuttur. Ruhtan yoksun bir beden hiç mesabesindedir, ölüdür. Bedeni faal kılan ruhtur. Cisim, nefsin (nefs-i natıka, ruh anlamında) sevk ve idaresi altındadır, kararları alan bu nefistir.

Nefsanî (Nefsi Natıkaya Ait) Kuvvetler: Demek ki esas mesele insan nefsidir. Hz. İmam ve bütün ahlak âlimleri insan nefsine ait olan iki türlü kuvvetten bahsetmişlerdir: 1- Zahiri kuvvetler; İmam Humeyni'nin Kırk Hadis Şerhi kitabında belirttiği üzere bu kuvvetler göz, kulak, dil, mide, tenasül uzvu ve el ile ayaktan ibarettir. Bâtıni kuvvetleri ise akıl, vehim, şehvet ve gazap oluşturmaktadır.

Bazı ameller gazap kuvvesi ile ilgilidir, bazıları da şehvet, vehim ve hayalle. İmam iki merhaleden bahsettiği için birinci aşamada nefsin zahiri kuvvetleriyle, ikinci aşamada da bâtıni kuvvetleriyle verilen mücadele hakkında açıklamalarda bulunmaktadır.

Biz de ilk önce zahiri kuvvetler alanında nasıl mücadele edeceğimizden söz edecek, sonra da ikinci aşamaya, yani batıni kuvvetlerin hallerinin şerhine yöneleceğiz.

A) Zahiri Kuvvetlerle Cihad (Akıl ve Cehalet Arasındaki Mücadele)

Akıl ve din bir yanda, Şeytan da öte tarafta olmak üzere zahiri kuvveleri kendi tarafına çekmek için şiddetli bir kavga verilmektedir. Akıl ve din; göz, kulak, dil ve diğer zahiri organların ilahi iradeye teslim olmasını istemektedir, Şeytan ise bu güçlerin Allah'tan başkalarına itaat etmelerini istemektedir. Hz. İmam, nefsin bu zahiri organlarını ele geçirmek için verilen mücadeleyi “Rahman'ın ve Şeytan'ın ordularının çatışması” veya başka bir tabirle “Akıl ve cehalet ordularının savaşı” olarak isimlendirmektedir. Akıl ve nefis, örneğin gözü farklı yerlere çekmek istemektedir ve insan tam da burada savaşa girmekte, nefis ile cihadın bu ilk merhalesinde son sözü söylemekte ve savaşın kaderini tayin etmektedir.

Yüce Allah bizlere namahreme bakmayı yasaklamıştır. Bu durum her gün yüz yüze olduğumuz, açık bir örnektir. Her gün gözümüzün önüne çıkan reklam panolarına ve televizyon dizileri ile filmlerdeki sahnelerin, dergilerin çoğuna bakmak haram ve masiyettir. İşte burada aklın ve dinin sana “Bakma!”, nefs-i emmaren ise “Bak, nasıl olsa sonra tövbe ve istiğfar edebilirsin” demektedir. Fakat insanın sağ kalabileceği ve tövbe edebileceği kesin değildir. İnsanın tam da bu haram ile meşgulken ölmesi ve fırsatı yitirmesi mümkündür. Şeytan insanı kandırmakta ve yoldan geri çevirmektedir.

Başka bir örneği de Kuran kıraatinden verelim. Kuran'ı ezberden değil de yüzünden okumak müstehaptır, böylece Ayet-i Şerifelere göz teması sağlanabilmektedir. Fakat Şeytan insanı bu işten de alıkoymaktadır. Kuran'ı açar açmaz esnemeye başladığımız ve uykumuzun geldiği hiç olmamış mıdır? Bu Şeytanın işidir. Şeytan zincirlerini insanın boynuna geçirebilmek için bütün çabasını kullanıyor. Bazen insanın uykusunu getirmekte, bazen de zihnini değişik vesveler ve endişelerle meşgul etmektedir. İlk aşamada Kuran okumasını engellemek istemekte, bunu başaramaması durumundaysa kalp huzuru olmadan ve anlamına dikkat etmeksizin dağınık bir kafayla okumasını sağlamaya çalışmaktadır.

Demek ki gözlerinin bakmak istediği şey her ne olursa olsun eğer bu bakışta Allah rızası bulunursa aklın ve dinin sana “Bak” diyecektir ve nefs-i emmaren de aksini isteyecektir senden. Burada sen tam yol ağzındasın. Seç ve kararını ver. Hiç kimse seni mecbur etmiyor. Ne akıl, ne din, ne melek ve ne enbiya ve imamlar; ne de şeytan boynuna kılıç uzatıyor. Kıyamet günü Şeytan sana “Yaptığın işlerin benimle hiçbir ilgisi yoktu” diyecek. Şeytan o gün kendine tabi olanları kınayacak. Burada son sözü söyleyecek olan ve kararını verecek olan sensin. Acaba harama bakacak mısın yoksa bakmayacak mısın?

Kulaklarda da durum böyledir. Gınaya kulak vermek haramdır ve bu türden sesler insan iradesinde etkili olan en olumsuz unsurlardandırlar. Şeytan nefs-i emmarene “Bu güzel bir şarkıdır, niye dinlemiyorsun?” derken aklın ve dinin “Niçin bu tür müziklere kulak veriyorsun? Bu haramdır ve Allah sana bu yüzden azap edecek” demektedir. Burada kendini engelleyecek olan yalnızca sensin. Gıybete kulak vermek ve laf taşımakta da aynı şey geçerlidir.

Dile gelince, Allah senden dilinin doğruluk mazharı olmasını istemekte, Şeytan ise yalan söylemeni. Allah dilinin ıslah aracı olmasını dilerken şeytan dilinin fitne ve koğuculuk aleti olmasını istemektedir. Allah senden hayra davet eden bir dil talep etmekte, Şeytansa bu dilin sapkınlık, hokkabazlık ve üçkâğıtçılık dili olmasını istiyor.

Dilden kasıt dilin konuşabilme yeteneğidir, yoksa ağzımızdaki şu et parçası değil. Konuşabilme, açıklama yapabilme ve konuları aktarabilme yeteneğidir. Dil üzerinde verilen bu kavgada son sözü söyleyecek olan kişi de sensin ve nefisle cihad tam da budur.

Mideye gelince, acaba haram mı yemeliyim yoksa helal mi? İçki içeyim mi yoksa içmeyeyim mi? Acaba başkalarından gasp edilen şu malı yesem mi? Süluk ehli sana “Her zaman oruç tut, sürekli aç kal ve açlıktan öl!” demiyorlar, helal ve temiz olan şeylerden yemeni istiyorlar. Burada da seçim senindir.

Cinsi şehveti tatmin meselesinde de durum budur. Şeytan ve nefis cinsi şehvetini hangi yoldan olursa olsun doyurmanı isterler. Yüce Allah da bu şehveti inkâr etmiyor, sana dediği bu ihtiyacını helal yoldan tatmin etmendir ve helalin yolunu, yani evliliği de insana öğretmiştir.

İnsan elleriyle pek çok iş gerçekleştirmektedir. Geçmişte ellerinden daha çok yemek ve içmekte yararlanmaktaydı, bugün ise bilgisayar ve internetle iş görmektedir, resim ve heykel yapmaktadır. Elin kullanılabilirlik alanları bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte daha da artmıştır. Ellerin imza attığı bütün bu işlerin iki boyutu bulunmaktadır. Birincisinde Allah'a itaatsizlik, diğerinde ise O'nun rızası yatabilmektedir.

Ayaklar ise bazılarını mescitlere ve cephelere, şehid cenazelerine taşırken bazılarını ise Allah göstermesin fesat ve lehviyat meclislerine götürmektedir. Bu yedi organ üzerinde hâkimiyet kurmak için hiç bitmeyen bir mücadele verilmektedir ve insan bu karşılaşmada muzaffer olmak zorundadır. Göz memleketi öylesine korunmalıdır ki hiçbir zaman Şeytan ordularının eline geçmesin, kulak yurdundaki murakabe de bu organın Şeytanın oyuncağı haline gelmesine engel olmalıdır. Diğer zahiri kuvvetlerde de durum böyledir.

İnsan bu savaşta yedi askeri karargâhı elinde tutan ve bunları savunmak zorunda olan asker gibidir. İnsanın bu yedi mevzinin tümünün savunmasında muzaffer olması gerekmektedir. Altı cephede çok iyi olsa ve yalnızca bir cephenin savunulmasında başarısız olsa bile bu durum yeterli olmayacaktır. Örneğin insan göz, kulak ve avret organlarını haramdan korusa fakat dilini kontrol gücüne sahip olmasa, Şeytan karşısında kâmil bir galibiyet elde etmesine imkân yoktur. Tek bir mevzide Şeytana yenilmiş olmak, diğer karargâhlara da yol bulmasına neden olabilir.

Şeytan ile mücadelede önemli noktalardan biri de ümitsizliğe düşmememiz gerektiğidir. Mesela üç karargâhı bile kaybetmiş olsak ümidimizi korumalı ve savaşı bu karargâhları geri alıncaya dek sürdürmeliyiz. Bugün ve bu aşamada elimizden gelen budur. Bazen Rahman'ın orduları bu mevzilere hâkim olurlar, bazen de Şeytan orduları. Televizyon seyrederken haram sahnelerle karşılaşır karşılaşmaz kanalı değiştiren veya televizyonu kapatan biri göz cephesinde Şeytan orduları karşısında galip gelmiş demektir. Fakat aynı kişi başka bir gece haram sahnelere gözünü açarsa göz memleketinde şeytanlar hüküm sürüyorlar demektir.

Bu merhalede muzaffer olmamız durumunda güçlü bir şekilde ikinci merhaleye adım atabiliriz. Fakat ilk aşamada yenilgiye uğrarsak eğer hiçbir zaman ikinci merhaleye geçmemiz mümkün olmaz.

Çatışmanın Silahları (Seyr-i Süluk'un Ameli Aşamaları):

Bu meydanda hangi silahlar kullanılmaktadır? Bizler bu meydana girmek ve çatışmaya katılmak istiyoruz. Bu meydanda mücehhez olmamız gereken silahlarımız nelerdir? İmam'a bu savaşa hangi silahlarla gireceğimizi sormak istiyoruz. Bu meydanda nasıl dik duralım? Şeytanın ordularını nasıl dışarı atalım? İmam'ın bu savaşta kullanımımıza sunduğu silahlar şunlar: 1- Tefekkür, 2- Azim, 3- Tövbe, 4- Murakabe, 5- Muhasebe,

6- Müşarete, 7- Tezekkür.

Biz yalnız bu yedi silahtan bahsedeceğiz, özelliklerini açıklayacağız ki kendimiz için bir program hazırlamamız durumunda buna sadık kalalım ve sürdürebilelim. Devamlılık çok önemli ve temel bir şarttır. İnşallah sonunda öyle bir noktaya ulaşacağız ki Şeytan ve askerlerinin bu yedi zahiri kuvveye nüfuz etmeleri tamamen imkânsız olacaktır.

Fakat burada daha önemli olan nokta, bu yedi silaha ek olarak her anımızda Allah'a tevekkül içinde olmamız gerektiğidir. Bu çok önemli bir noktadır ve İmam (r) da sürekli olarak bu konuyu vurgularlardı. Her anımızda ümidimiz ve inancımız O'na olmak zorundadır. Sürekli olarak dergâhında dua ve istiğase etmeli ve Şeytan, nefs-i emmare ve şehvetimiz karşısında bize yardım etmesini istemeliyiz. Eğer Allah'a tevessül edersek bizlere yardım edecektir, tıpkı düşmanlar karşısında verdiğimiz savaşta bizlere yardım ettiği gibi. “Eğer Allah'a yardım ederseniz O size yardım eder.” (Muhammed Suresi, 7. Ayet)

İmam (r) burada çok ince bir noktaya işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır: Yüce Allah'a, kendi nezdindeki en sevgili varlıklarla, yani Muhammed ve Ehl-i Beyti (s) ile tevessül etmeliyiz.

İmam Humeyni'nin önemle üzerinde durduğu başka bir konu da Yüce Allah karşısındaki aczimizi ve kusurlarımızı alçakgönüllüce ve huşu içersinde itiraf etmenin gerekliliğidir. İnsanın marifet, basiret ve nuraniyeti arttıkça Allah karşısındaki aczine ve yoksulluğuna olan vukufu da derinleşmektedir.

İşte bundan dolayı, bu meydanın temel şartlarından biri kalbimizin kendisinden memnun olmaması ve yalnız Allah'a güvenmesi ve O'ndan yardım dilemesidir.

Güvencimiz Allah'a olmalıdır. Yarattıkları arasında kendisine en sevimli gelen Muhammed ve Ailesinin (s.a.a.) vesilesiyle Rahman olan Allah'a tevessül edelim. Kendimizi sadece dilde değil amelde de O'nun karşısında küçük ve aciz bilerek dergâhına tevessül edelim. İnsan bazen oturarak tevessül eder bazense secde eder. Secdedeki tevazu ve huşu daha fazladır. Bazen de secde eder, yüzünü toprağa koyar, gözyaşı döker ve kendisini Hakk'ın karşısındaki aczin, yoksulluğun zirvesinde görür. Böylesi bir tevessülün eseri ve faydası hepsinden daha çoktur…

Az önce bahsettiğimiz bu yedi başlık hakkında açıklamada bulunacağız, önce tefekkür, sonra da azim hakkında.

1. Tefekkür

İmam şöyle buyuruyor: “Tefekkür nefis ile cihadın ve Hakk'a doğru yolculuğun ilk şartıdır.” Bizim buradaki konumuz ilk merhaledir ve ikinci merhale hakkında yeri gelince konuşacağız. Elbette İmam'ın Kırk Hadis kitabında sözünü etmediği bazı merhaleler de bulunmaktadır. Tefekkür seyr-i sülukun bütün aşamalarında istifade edilen bir silahtır fakat tefekkürün her aşamadaki düzeyi farklılık göstermektedir.

Bu merhalede sözünü ettiğimiz tefekkür, Şeytan ve ordusu ile yedi zahiri kuvvenin hâkimiyeti için verilen savaştaki tefekkürdür.

Bu Merhaledeki Tefekkürün Düzeyi

Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu merhaleye uygun olan tefekkür düzeyi nedir?

İmam (r) şöyle diyor: Her birimiz tek başınayken -yalnız olunması daha iyidir- tefekkür ve teemmül etmeliyiz. Bunun illa da bir karanlık odada olmasına gerek yok. Sahilde, deniz kenarında veya bir dağ başında oturarak düşünsün. Önemli olan etrafında kendisini meşgul edecek kişilerin olmamasıdır.

Tefekkür ve teemmül esnasında kendi hakikatine baksın ve kendisine şunu sorsun: Beni yaratan ve yaratılışımı en güzel bir şekilde gerçekleştiren, beni türlü türlü nimetlere boğan (göz, kulak, ruh, akıl…) Yüce Allah, beni bütün mevcudattan ve hayvanlardan mümtaz kıldı ve bütün bu varlık âlemini benim için musahhar eyledi. O'nun bütün bu dünyayı ve ahireti, cenneti ve cehennemi; ne hayvanlar, ne yıldızlar ve ne de bu dünyanın idaresinde, rızıkların indirilmesinde ve ruhların kabzedilmesinde etken kıldığı melekler için değil de yalnız ve yalnız insan için yaratmasındaki hedefi ne idi? Bütün bunların da ötesinde bizim için peygamber gönderdi ve bu peygamberlerle birlikte kitaplar nazil etti. Eğer bütün bu konuları kabul ediyor, onlara iman ediyorsak öyleyse şu soruya da cevap vermek zorundayız: Acaba bunca nebiyi, resulü ve kitapları insan için göndermesi, peygamberlerin bütün bu dert ve işkencelere göğüs germeleri ve bizlerin hidayeti ve terbiyesi için şehid olmaları yalnızca bu dünya için mi? Yani hedef yalnızca bu dünya mıdır? Ben ve sizler beş on yıl, bilemedin yüz yıl yaşayalım, yiyip içelim ve şehvet duygumuzu dindirelim; bu sultan veya diğeri hâkim olsun, şu zengin bu fakir olsun diye aramızda savaşmamız için mi bütün bunlar? Yaratılışın hedefi bu mu? Bu sonsuz nimetlerin, binlerce peygamberin ve onca ilahi kitabın hedefi bu mu?

Her birimiz azıcık düşünmekle bile bu yüce hedefin saydıklarımızdan ibaret olmasının muhal olduğu neticesine ulaşacaktır. İnsanın önünde yemek içmekten daha önemli bir hedefi vardır. İnsanoğlu bu durumu, özellikle bu dünyanın türlü hallerine iyice dikkat ettiğinde daha iyi kavramaktadır.

Bu dünyadaki nimetlerin hepsi yok olucudur, ebedi ve sonsuz nimetler bu dünyanın ötesindedir. Bu âlemdeki tüm lezzetler dert ve eziyet ile karışıktır; mutlak, katışıksız lezzeti yoktur. Fakat bu dünyanın maverasındaki cihanda içersinde hiçbir şekilde dert ve yorgunluk bulunmayan, asla aklınızdan bile geçmemiş lezzetler bulunmaktadır.

Kuran-ı Kerim'in ayetlerinin çoğu ahiret hakkında, Yüce Allah'ın mümin ve itaatkâr, salih amel işleyen kullarıyla kâfirler, mücrimler ve münafıklar için hazırladıkları şeyler hakkındadır…

Niçin Düşünmüyoruz?

Dünyanın hali buysa ve diğer âlemin başlangıcı da can verme öncesindeki sıkıntılar, ölüm ve ruhun bedenden ayrılması ve bunların ardından kabir, yalnızlık, korku ve karanlık; sonrasındaysa sorgu ve azap ise, niçin sonumuz hakkında düşünmemekteyiz? Kabirde başımıza gelecekler hakkında niçin düşünmüyoruz?

Kıyamet gününe kadar berzahımız olacak olan o kabri? Kıyamet gününde başımıza gelecek olan şeyler hakkında niçin düşünmüyoruz peki? “En büyük açlık” ve “en büyük susuzluk” gününü, insanların en sevdiklerini terk edecekleri o günü? “O gün herkesin kendisini meşgul edecek işi vardır.” (Abese, 37) “Bütün sırların açığa çıkacağı o gün.” (Tarık, 9)

İnsanlara defterlerinin arz edileceği ve bazılarına ateşe git deneceği o gün hakkında, cehennemin özellikleri hakkında niçin düşünmüyoruz? Cehenneme giden insanlar iki türlü pişmanlık duyarlar: Cehennemin azabı ve cennetten yoksunluğun azabı. Cennetlikler için de iki mutluluk vardır: cennetten alınan haz ve cehennemden kurtuluşun mutluluğu.

İnsan tefekkür ehli olmalıdır. Niçin pek çok ayet ve rivayette ölüm, kabir, berzah, cennet, cehennem ve kıyametten söz edilmektedir? Elbette kitabı doldurmak için değil hâşâ! Burada amaçlanan insanların düşünmesi ve uyanmasıdır.

“İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar.” (Bihar-ül Envar; 4, 43) Ölmeden önce kendinize gelin, zira gaflette ve uykuda olanların ölümden sonra uyanmaları bir işlerine yaramayacaktır. Fakat bu hayatlarında gaflet uykusundan uyanan kişilerin eksikliklerini telafi etmek için fırsatları vardır. İşte bu tefekkür o tefekkürdür. Tefekkür Yüce Allah'a seyr ve süluk etme yolunun başlangıcıdır. Eğer mümkünse her gün otur ve değişik yöntemlerle bu konuları ve anlamları zihninden geçir. Bunun yollarından biri de Kuran'ı Kerim'i ve kabir, ölüm, cennet ve cehennemden, dünya ve ahiretten bahseden rivayetleri okumaktır. Geçmiştekilerin öykülerine ibretle bir bak. Bak, neredeydiler, ne oldular ve şimdi neredeler? Böyle düşünen bir kişi marifet makamına ulaşacak ve gaflet uykusundan uyanacaktır. İnsanın asıl sorunu gaflettir ve düşünmenin en önemli faydaları ise şunlardır:

1- Gafleti ortadan kaldırır, gaflet ise Şeytan'ın işidir. Şeytan sen Allah, ahiret ve kendinle ilgili hakikatlerden gafil olduğunda peşine düşmektedir.

2- Haramların terkinde insan için teşvik edici bir unsur olmaktadır.

Azim:

İkinci etken de azim ve iradedir. Düşündükten ve helali ve haramı tanıdıktan, dünyanın ve ahiretin hallerine vakıf olduktan sonra karar vermek zorundayız. Yani insanda artık bundan sonra Yüce Allah'ın emirlerine isyan etmemeye niyetlenme hali oluşmalıdır.

Öyleyse tefekkür, bilinç ve tanıma tek başına yeterli değildir. Tefekkürden sonra azim ve iradenin varlığı şarttır. Haram işlememe ve Şeytanla nefs-i emmare ile cihad kararı almak seyr-i sülukun olmazsa olmaz şartlarındandır. Bunun gerçekleşmesi için pek çok fedakârlıkta bulunmalı ve zorluklara katlanmalıyız.

Hz. İmam'ın (r) buyurduğu üzere sağlam bir azim ve iradenin elde edilmesi şu şartlara bağlıdır:

1- Günahların terki

2- Taat ve ibadet ile meşgul olmak

3- Boynumuzdaki vaciplerin kazasını gerçekleştirmek

İmam (r) şöyle demektedir: “Azim, insanın namaz ve oruç gibi üzerinde geçmişten kalan tüm vaciplerin kazasını gerçekleştirme ve zulüm ettiği biri varsa ondan da helallik dileme kararı almasıdır.”

Azim yolun başında şart olduğu gibi yolun sürdürülmesi için de şarttır.

İmam şöyle buyuruyor: “Azim ve iradeyi en çok zayıflatan şey günah işlemektir. Bu yüzden insan kendisine günah işlemek için izin verir vermez ve bu hayâsızlığı işlemesiyle birlikte iradesi zayıflamaktadır.” Hz. İmam, çok değer verdiği hocası Ayetullah Şehabadi'den –büyük ihtimalle kendisi İmam'ın teorik irfan hocasıdır- şöyle nakletmektedir: “Azim, insaniyetin cevheri ve temelidir. İnsanların değişik mertebelerde bulunmalarına neden olan şey, hepsinin azimlerinin farklı olmasıdır. Peygamberler (s) bile böyledirler; Yüce Allah onları azim ve iradelerine göre derecelendirmiştir, bundan dolayı bazı peygamberlerimiz “ulül azm” iken bazıları da “ulül ilm” ve “ulül ibadet” olmuşlardır. Azmi zayıflatan ve ortadan kaldıran şey günahlardır.”

İmam şöyle devam ediyor: “İnsanın azim ve iradesini zayıflatan önemli günahlardan biri de gınaya kulak vermektir. Gınanın söyleyenleri ve dinleyenleri için en büyük tehlikesi irade ve azmi ortadan kaldırması ve insanı Şeytan'ın emirlerinin itaatçisi yapmasıdır. Sonunda da Şeytan insanı kendisiyle birlikte sağa ve sola döndürmekte ve onu günahlara daldırmaktadır.”

Dolayısıyla tefekkür ve azim çok önemlidir ve bu kavramlara gereken önem gösterilmelidir. Bunlardan birincisi, yani tefekkür hakkında sayısız ayet ve rivayet vardır. Tefekkür, bu rivayetlerin birinde yetmiş ve hatta yedi yüz yıllık ibadetten daha faydalı addedilmiştir.

Tövbe

Tefekkür ve azimden sonra atmamız gereken üçüncü adım tövbedir. Tövbe çok beğenilmiş bir davranıştır. Yüce Allah'a şu şekilde yakarmalıyız: “Allah'ım! Bugüne kadar işlediğimiz bütün günahlardan dolayı senden bağışlanma diliyor ve sana dönüyoruz. Ömrümüzün geride kalan yıllarında pek çok günah işledik, pek çok vacibi terk ettik, insanlara zulümler ettik.”

Allah'a varacak bir yola adım atan insanın yükü ağır olmamalıdır. Birisine “Gel şu dağı aş” dediklerinde bu kişi elinden geldiğince yükünün az olmasına çalışacaktır. Günahlar ve başkalarının hakları insanı Allah'a kavuşmaktan alıkoyan ağır yüklerdirler ve bundan dolayı da azimden sonra yapılması gereken ilk iş tövbe etmektir. Yüce Allah hiç kimse dergâhından ümitsiz olmasın diye bu kapıyı açık tutmuştur.

Resül-i Ekrem (s) zamanında gerçekleşen mezar hırsızının hadisesini duymuşsunuzdur mutlaka. Bu kişi Müslümanların mezarlarını kazıyor ve kefenlerini çalıyordu. Bir gün de yeni vefat etmiş Müslüman bir kadının kefenini çaldıktan sonra cesedine tecavüz etmiş! Sonra da Peygamberin (s) huzuruna geliyor ve tövbesinin kabul olup olmayacağını soruyor. Efendimiz ise ona meclislerini terk etmesini, zira gökten gelecek olan bir ateşin üzerlerine düşeceğinden korktuğunu söylüyor. Bu kişi de çöldeki bir dağa gidiyor ve gece gündüz burada günahı için ağlıyor, istiğfar ediyor. Bu kişi en sonunda Allah tarafından bağışlanıyor ve gufrana mazhar oluyor. Tövbe kapısı işte bu kadar açıktır hem de! Allah Kuran-ı Kerim'de “De ki, Ey kendi nefisleri aleyhinde aşırıya giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları affeder” diye buyurmaktadır.

Tövbenin Aşamaları ve Unsurları

Tövbenin pek çok merhalesi vardır, bizler şu an içersinde bulunduğumuz merhalesinden söz edeceğiz, yani günahlar mevzusundan. İmam şöyle buyurmaktadır: “Rivayetlerimizde insanın beyaz kalbi diye bir konu bulunmaktadır; çok temiz ve parlak bir levha gibi. İnsan günah işlediğinde bu günahı, büyüklüğüne göre insan kalbinde siyah bir nokta bırakmaktadır. İnsanın günahlarına devam etmesi durumunda kalbinin kararması kişinin tamamen Allah'ı unutarak gafillerden olmasına yol açmaktadır. Allah da onu unutmakta, bu kişi de hatta kendi kendisini unutmaktadır. “Nesullahe feensahum enfüsehüm” “Onlar Allah'ı unuttular Allah da onlara kendi kendilerini unutturdu.” (Tövbe, 67) “Nesullahe fenesihum” “Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu.” (Haşr, 19)

Şeytan böyle bir insanı tamamen kendi kontrolüne geçirmekte ve ona şöyle demektedir: “Sen artık benim hizbimdensin, zira artık senin için hiçbir ümit kalmamıştır.” Böyle bir durumda tövbe etmenin yolu kalpteki bütün karanlıkları ve siyahlıkları temizlemek ve kalbi en baştaki haline döndürmeye çalışmaktır.

Demek ki tövbenin işlevi temizlemekten ibarettir; yani kalbi siyahlıklardan, karanlıktan ve günahlardan temizlemek, ta ki insan seyr-i sülukunu gerçekleştirebilsin ve Allah'a ulaşabilsin. Allah Kuran-ı Kerim'de “Şüphesiz Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever” (Bakara, 222) demektedir. Hadis-i şerifte ise “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” (Usul-ü Kâfi, 2. Cilt, 435) diye buyrulmaktadır.

Peki, tövbe nasıl gerçekleşecektir? İmam şöyle diyor: “Sadece, Allah'ım bizi bağışla, Sana döneceğiz” demek yeterli değildir. Zira tövbe dil laklakası değildir. Tövbenin iki rüknü, iki de kabül şartı vardır. Yani eğer bu ikisini gerçekleştirirsek tövbemiz daha kâmil olacaktır. Demek ki tövbenin hakikatinden olan iki rükun, onsuz tövbenin kabul edilmediği iki de şart vardır. Tövbenin iki rüknu işlenen günahlara pişmanlık duymak ve bir kez daha bu günahları işlememeye karar vermektir.

Bu iki şey tövbenin hakikatiyle ilgilidir. Yani pişmanlık olmadan ve bir daha günah işlememeye niyetlenmeksizin tövbeden söz etmek mümkün değildir.

Tövbenin İki Kabul Şartı

1- Kişinin hakkını yediği kişilere (kul hakkı) olan borcunu ödemesi gerekir. Bir daha hırsızlık yapmamaya, fitne çıkarmamaya niyetlenmesi yeterli değildir. Malını yediği yetimlere haklarını ödemelidir, aralarında fitne çıkardığı eşler arasında tekrar sulh ve sükûneti sağlamalıdır...

2- Eğer üzerinde namaz ve oruç gibi ilahi haklar bulunuyorsa bunların kazasını gerçekleştirmelidir. Hac, zekât, humus ve kefaretler gibi vaciplerde de aynı işlemi yapmak zorundadır.

Tövbenin kemali için iki şart daha bulunmaktadır; yani bu iki şartı gerçekleştirmemiz durumunda tövbemiz daha iyi ve daha faziletli olacaktır. Pişman olmak, azim ve hakların iadesiyle tövbemiz gerçekleşmiş, hakikati hâsıl olmuştur ve kabul şartları gerçekleştirmiştir. Fakat kusursuz ve sürekli bir tövbenin peşindeysek bunun gerçekleşmesi için iki şarta daha ihtiyacımız var ve İmam bunlara “kemal şartları” demektedir:

1- Bu şart vücudunu haram mal ile semirtmiş kişilere mahsustur, yani hiç helal mal yememiştir bu kişi. İmam “Bu etleri erit! İster oruçla, ister yemeyerek! Sonra da ikinci kez helal maldan yemeye başla ki derin ve kemiklerin arasında helal maldan helal et oluşsun” demektetir. Bu şartı gerçekleştirmek zor olduğu için kemal şartı olarak tanımlanmıştır.

2- Cismine günahın lezzetini tattırdığın gibi (zira günahın zahiri bir lezzeti vardır) itaat ve kulluğun acısını da tattırmalısın.

Tefekkür, azim ve tövbe hakkında konuştuktan sonra murakabe, muhasebe ve müşarete hakkında da bazı açıklamalarda bulunmak zorundayız.

Murakabe

Murakabe sabahtan geceye kadarki bütün eylemlerimize ve konuşmalarımıza dikkat etmemiz anlamına gelmektedir. Gözümüzle nereye baktığımıza, dilimizle ne konuştuğumuza dikkat etmeliyiz, aynı şekilde diğer zahiri organlarımıza da.

Sürekli kendisini murakabe altında tutan bir insan hata ve günah işlemez, Şeytan böyle bir kişiye musallat olamaz, ayakları sürçmez. Murakabenin anlamı budur. Şeytan bu alanda da bizi kendi halimize bırakmıyor; gün boyu kendi halimize dikkat eden ve ibadet etmek ve günahları terk etmek için uğraşan bizler üzerine ins ve cin şeytanlarını sevk etmektedir. Bunu özellikle murakabeye niyet ettiğimiz ilk gün gerçekleştirmektedir, zira ilk gün ihanet eden kimsenin ikinci ve üçüncü günlerde de bunu tekrarlaması daha kolay olacak ve daha rahat günah işleyecektir. Şeytan seni bu imtihanda başarısız kılmak ve sonrasında da “Artık başarılı olamazsın, daha önce de sana yapamazsın demiştim ama dinlememiştin!” demek için bütün silahlarını, yöntemlerini, hile ve tuzaklarını kullanmaktadır.

İşte bu yüzden insan günün başlangıcında dikkatini iyi toplamalıdır ve tüm eylemlerine ve sözlerine dikkat etmelidir. Murakabenin ilk günü için özellikle önemli olan şeylerden biri de, insanın Şeytana kendi derununa nüfuz etme izni vermemesinin zorunluluğunun hatırlanmasıdır. Şeytanın sızacağı en küçük bir delik ve çatlak bile bırakılmamalıdır.

Muhasebe (Kendini Hesaba Çekme)

Günümüzü iyi ve ciddi bir murakabe ile tamamlamamızın ardından uyku vakti geldiğinde muhasebenin zamanı da gelmiş demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Her gün veya her gece kendi muhasebesini yapmayan bizden değildir.” (Usul-ü Kâfi; Cilt 2, 453) Her gece uykudan önce kendinle halvete girmeli, sabahtan akşama yaptığın her şeyi yazmalı ve sonra da bakmalısın; acaba yalan söyledin mi? Kimseyi aldattın mı? Eğer bunlardan hiçbirini yapmadıysan galip gelmişsin demektir, artık burada secdeye vararak Yüce Allah'a sana inayet ettiği bu nimetten dolayı şükretmelisin. Kıyamet günü bu gününü çok nurani olarak göreceksin. Elbette benliğinle mağrur olup “ben, ben” dememeye gayret etmelisin, aksi takdirde gerisin geriye dönersin. “Allah'a şükürler olsun ki elimden tuttu, Şeytanı benden uzak tuttu ve bana nefs-i emmarem karşısında galip gelme gücü verdi, bana ibadet etme tevfikini nasip etti” demelisin. Her zaman lütuf ve faziletin Allah tarafından geldiğini ve O'nun inayeti olmadan hiçbir iyi ameli gerçekleştirmeye gücünün yetmeyeceğine iman etmelisin.

Muşarete

Bugün günah işlemediğine emin olduktan sonra –bunda başarılı olmak çok zor değildir- ikinci gün de tıpkı ilk gün gibi olmak için kendi kendine söz vermelisin. İkinci gün de ilk gün gibi kendini murakabeye almalı ve günün sonunda hesap defterlerini açmalı, tıpkı ilk iki gün gibi üçüncü günün kararını almalısın. Bunu Yüce Allah'a kavuşuncaya kadar sürdürmelisin ki ne gecen ve ne de gündüzlerinde hiçbir günah yazılmamış olsun.

Bahsettiğimiz noktaya ulaşabilmek için zorunlu olan şart, devamlılık ve ısrardır. Eğer yalnızca bir hafta bu program doğrultusunda hareket edip sonra bundan vazgeçersen bir fayda elde edemezsin, hatta bunu bir ay sürdürsen bile faydadan halidir. Eğitimle ilgili meselelerde az bile olsa sürekli yapılan bir eylemin etkisi bölük pörçük yapılan işlerden daha etkilidir. Örneğin insan bir gün pek çok müstehap işlese fakat sonra buna bir ay süreyle ara verse bunun çok faydasını görmeyecektir. Küçük fakat sürekli ve sebatla sürdürülen işler daha faziletli ve etkilidir. Zira devam insanda meleke oluşturmaktadır. Meleke ya insanın tabiatında olan, doğuştan getirdiği bir özelliğidir ya da alıştırma ve telaşla elde edilmiş bir hususiyettir. Bu yüzden başında cimri olan birinin asla cömert bir insan haline dönüşemeyeceğini zannetmemeliyiz.

Aksine, bir insan sürekli olarak kendini cömertlik göstermeye zorlar ve bu yönde davranmayı sürdürürse cömert bir insana dönüşecektir. Ailesi ve çevresi yüzünden çocukluğundan itibaren yalan söylenen bir ortamda büyüyen ve yalan söylemeye adet etmiş, yalan “zati tabiatı” olmuş bir kişinin de bu özelliğinden sıyrılamayacağını düşünmemiz doğru olmaz. Israrlı bir şekilde doğru söylemeyi sürdürürse bu sıfat vücudunda yer edinecek ve meleke halini alacaktır. İnsanın hedefi bünyesinde ibadet ve günahı terk etmeyi meleke haline getirmektir. İşte bunun içindir ki fakihler cemaat imamı için zorunlu olan adalet vasfını tanımlarken “Adalet, sahibini günahtan alıkoyan deruni bir melekedir” demişlerdir. Yani doğumundan bugüne kadar günah işlememiş bir insanın adalet sıfatına haiz olması zorunlu değildir. Adil olması için itaat etmek ve günahtan kaçınmak o kişi için meleke olmak zorundadır. İşte bundan dolayı adil bir insanın ayağının sürçmesi ve günah işlemesinin ardından tövbe etmesi halinde, bu günahı adalet sıfatını kendisinden selbetmemektedir. Tövbe eder etmez arkasında namaz kılmak mümkündür, zira adalet sıfatı onun için meleke halini almıştır, hatasının ardından tövbe etmesiyle bu melekesini yanında hazır bulacaktır. Demek ki insan için önemli olan doğru söylemesi değil, doğru söylemeyi kendisi için meleke haline getirmesidir. Önemli olan takva, vera, huşu ve alçak gönüllülük, kalp huzuru ve Allah korkusu gibi sıfatların insanda hâsıl olmasıdır. Süreklilik ve çaba ile her insan kendisinde bir meleke oluşturabilir, her nefsin bunu kabul etme ve en üst dereceli sıfatları edinme liyakati ve yeterliliği bulunmaktadır.

Zikir ve Tezekkür

Seyr ve sülukun ve nefisle cihadın bu son merhalesinde bahsedeceğimiz son konu zikir ve tezekkür konusudur. Hz. İmam bunu en önemli ve en etkili etken olarak tanımlamaktadır.

Bu konuda pek çok hadis nakledilmiştir. Örneğin Resülullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: “Biliniz ki Rabbiniz katındaki en hayırlı ameliniz, dereceleriniz içinde en temizi ve en yükseği ve güneşin üzerine doğduğu en hayırlı şey Yüce Allah'ın anılmasıdır. Allah kendi halinden haber vermiş ve buyurmuştur: Ben, beni ananla birlikte otururum.” (Vesail-üş Şia; 7. Cilt, 162)

Başka bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır: “Hiçbir şeyi Allah'ın zikrine tercih etmeyin. Çünkü Allah 'Zikrullah her şeyden yücedir' (Ankebut, 45) demektedir.” (Bihar ül Envar; 74. Cilt, 109)

Resülullah'dan (s.a.a.) “Cihadın niçin yapıldığı soruldu. Efendimiz cevaplarında “Eğer Allah'ın zikrinin hatırı için olmasaydı hiçbir zaman cihad emri verilmezdi” dediler.

Cihad kelimetullahın yüceltilmesi ve insanları karanlıklardan aydınlığa hidayet etmek ve yalnızca Allah'a kulluk edilmesini sağlamaktır. Bedir Savaşında Hz. Peygamber şöyle dua etmişti: “Eğer bu topluluk yok olursa yeryüzünde artık Sana ibadet edecek hiç kimse kalmayacak.” Onlar yalnızca cihad etmek için savaşmadılar, özel bir hedef için savaştılar. Allah'ı anmak savaşın kendisinden daha sevimlidir.

Emirül Müminin İmam Ali (a.s.) “Kalbin temizliğinin temeli Allah'ı anma ile meşgul olmasıdır” (Gurerül Hikem) diye buyurmaktadır. Hz. Ali başka bir yerde de “Zikre devam ruhun gıdasıdır” demiştir.

İmam Cafer Sadık (a.s.) da “En faziletli tavsiye Allah'ı unutmaman ve Rabbini sürekli hatırlaman, günah işlememen ve otururken ve ayaktayken O'na ibadet etmendir.” (Bihar-ül Envar; 75. Cilt, 200) diyor. İmam Sadık'tan gelen başka bir rivayette ise şöyle deniyor: “Allah şöyle diyor, ey âdemoğlu beni kalbinde an ki ben de seni anayım, beni yalnızlıkta an ki ben de seni kimsenin olmadığı yerlerde anayım, beni kalabalıkta an ki ben de seni kalabalıkta (meleklerle) anayım.” (Bihar-ül Envar; 90. Cilt, 157)

İmam Cafer'in yakın ashabından birine şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Allah'ın kulları için vacip kıldığı en zor şeyleri size söyleyeyim mi? Halka insaflı davran, kardeşini kendine ortak kıl (rızıkta) ve her yerde Allah'ı an.” (Vesaül üş Şia; 15. Cilt, 255)

Zikir ve Tezekkürün Manası

Zikrin seyr-i sülukun en önemli ve en büyük amili olduğunu söylemiştik, fakat zikir ve tezekkürün geniş anlamları olduğuna dikkat etmeliyiz. Zikrin manasının en açık mısdaklarından biri de unutmanın, yani nisyanın karşısındaki anlamıdır.

Hem itaatte, hem de masiyette Allah'ı hatırlamalıyız. Nimet anında O'nu anmalı, musibet zamanında da Yüce Allah'ın zikrini dilimizde cari kılarak ilahi kaza ve kader karşısında sabretmeliyiz.

Dolayısıyla burada zikirden kastedilen her durumda Allah'ı anmaktır. Örneğin çok sevdiği bir yakını vefat eden bir şahıs bu esnada sürekli Allah'ı anma ile meşgul olursa Allah da ona kalp itminanı ve dinginlik verecek ve bu kişiye ayaklarını yere sabit basmasını inayet edecektir; zira bu insan musibet anında Rabbini anmıştır.

Zikrullah her hal ve durumda, hareketlerinde ve sözlerinde, pazarda ve camide insanın beraberinde olmalıdır. Uyanık olduğun sürece tezekkür halinde olmalısın. Burada zikrin örneği olarak gösterdikleri şeylerden biri dil ile yapılan zikirdir, yani kitaplarda mevcut olan ezkar ile -örneğin “Estağfirullahe Rabbi ve etubu ileyh”, “La ilahe illallah” gibi- yani Yüce Allah'ı kendi isimleri ve mukaddes sıfatları ile anmak. Dolayısıyla dua bir zikirdir, Kuran okumak zikirdir, namaz zikirdir. Tüm bunlar rivayetlerde önemle tekit edilen dille zikrin örnekleridirler.

Başka bir zikir çeşidi de “kalple zikir”dir. Bu, başlangıçta da söz ettiğimiz unutmanın karşısında yer alan durumdan farklıdır. Öyle bir zaman gelir ki dilin tevhid kelimesini söylerken kalbin de buna eşlik etmeye başlar, insan için bunun gerçekleşmesi mümkündür. İmam (r.a.) üstadından naklederek şöyle demektedir: “Dilinle zikrettiğinde bunun etkili ve değerli olmasını istiyorsan mutlaka kalp huzuru ve teveccüh sahibi olmak zorundasın. Bir insan dikkati dağınık ve kalp huzurundan yoksunken eline tespih alsa ve günde bin kere “Subhanellah”, “La ilahe illallah” ve “Allahu Ekber” dese bunun bu kişiye etki etmesi mümkündür fakat bu eser çok az olacaktır. Etkili olan zikir teveccüh, kalp huzuru, tefekkür ve tedebbür ile birlikte yapılan zikirdir. Bazen insanın kırk yıl namaz kılıp bu namazın kendisini kötülüklerden alıkoymadığı olmaktadır. Bu kişi hala manevi sorunlarından kurtulamamıştır zira namazında huşusu ve alçakgönüllülüğü eksik; ibadeti gaflet ve kalp huzuru yoksunluğu, tefekkürsüzlük ve kalbi Allah'tan başkasıyla meşgul etmekle beraberdir. Böyle bir namazın etkili olmayacağı çok açıktır.

Zikir de böyledir. Eğer bazı özel tesbihat, salâvat ve namazlara devam ediyorsak ve bunu gaflet içersinde ve huşusuz gerçekleştiriyorsak, bunu günde bin kez de olsa yapsak nasibimiz yorgunluktan başka bir şey olmayacak ve değerden yoksun olacaktır. Bundan dolayı dille zikirde kalp huzuru şarttır.

Zikrin ilk merhalelerinde kalp dilin takipçisidir fakat kalbin iyice öğrenmesi ve alışması halinde bu sefer kalp zikredecek ve dil de onu takip edecektir.

Şu an bahsettiğimiz zikrin geniş anlamı, her şeyden önce Allah'ı anmamız ve O'nun hazır ve nazır olduğunu hissetmemizdir. Bu hissedişin kendisi zikirdir. Bu zikrin manasıdır ve daha önce geçtiği gibi iki çeşittir: dilinle bir zikri söylemen ve kalbin ve ruhunda bu zikri tekrar etmen.

Bu konuyla ilgili diğer temel konuları ele almadan önce tezekkürle ilgili halleri biraz daha açıklayalım - İmam Humeyni de bu konuyu geniş bir şekilde ele almıştır- ve tezekkürün bereket ve sonuçlarından bahsedelim. Dikkatinizi dille yapılan zikirle ilgili bir meseleye çekmek istiyorum. Hakkında konuştuğumuz İmam Humeyni'nin metodunda bir kişinin şeyhine giderek belli bir zikri alması diye bir durum yoktur. İmam Humeyni'ye göre bu iş doğru değildir. İmam şöyle diyor: “Eğer zikir istiyorsan Ehli- Beyt'in (s) kapısına git ve bize hangi zikirleri öğrettiklerine bir bak. Sana şu zikirleri çek şunları çekme diyecek bir üstada ihtiyacın yok…” İmam'ın dayandığı kitap Şeyh Abbas Kummi'nin “Mefatih” kitabıdır. Bu kitapta zikirler, dualar ve pek çok müstehap namaz ve amel mevcuttur, bunlardan istifade edebilirsiniz.

Zikrin Ortamları ve Merhaleleri

İmam zikrin değişik mertebeleri olduğunu buyuruyor, bunlardan biri de işaret ettiğimiz gibi her yerde Yüce Allah'ın varlığını, huzurunu hissetmek, sizinle birlikte olduğunu ve amellerinize nazır olduğunu bilmektir. Bizler de O'nu yâd etmeli ve kudreti ve huzurunda eşi ve benzeri olmayan O'na ihtiram etmeliyiz.

İmam büyük bir insana ihtiram göstermenin kâfir veya mümin olsun bütün insanların fıtratlarında mevcut olan bir özellik olduğunu kaydetmektedir. İnsanın inancı ne olursa olsun her güçlü ve saygın kişi karşısında ihtiram göstermektedir. Halk padişahlara, başkanlara ve para sahibi insanlara ihtiram göstermektedir, çünkü bu insanların büyük olduklarını düşünmekteler. Peki, herkesten daha güçlü, daha büyük ve daha zengin olan kimdir? Azıcık düşünmekle Allah'ın Malikül Mülk ve Rabbül Âlemin olduğunu anlarız. Eğer büyüklere ihtiram göstermek vacipse ilk önce Yüce Allah'ı ululamak ve O'na kulluk etmek, yalnız O'na itaat etmek ve sadece O'ndan korkmak zorundayız, zira gerçek güç sadece O'na aittir, O'ndan başka kimsede güç ve kudret yoktur, gücü olan da kudretini O'ndan almaktadır. Demek ki ihtiram göstermek insan için fıtri bir duygudur fakat insan bundan gaflet etmekte ve benzeşen durumlar karşısında şaşırmaktadır, yoksa dikkatli düşünen bir insanın Allah'ın yegâne mutlak kudret olduğunu ve bu yüzden kendisine saygı gösterilmesi ve sevilmesi gerektiğini fark etmesi zor olmayacaktır.

Nimet Verene İhtiram Göstermek

İmam Humeyni'nin bahsettiği ikinci örnek de nimet verene ihtiram gösterilmesi ve teşekkür edilmesidir ve bu özellik de mümin-kâfir herkesin doğasında mevcuttur. Verilen nimet büyüdükçe minnet altına giren kişinin kendisine cömertlik gösteren kişi karşısındaki hürmeti ve sevgisi de artacaktır. Bu iyilikle başka bir şeyin hedeflenmemesi ve karşı taraftan bir şey talep edilmemesi durumunda ise teşekkür duygusu daha da artacaktır.

Yüce Allah'ın bize inayet ettiği dünyevi nimetleri saymamız mümkün değildir ve kendisine kulluk etmemiz durumundaysa bizlere ne gözümüzün gördüğü, ne işittiğimiz ve ne de aklımızdan geçmiş olan uhrevi nimetler ihsan edecektir. Acaba böylesi bir nimet sahibi Zat sürekli anılmaya, itaat edilmeye, sevilmeye ve şükredilmeye layık değil midir? Nimet ihsan etmede kim Allah ile mukayese edilebilir?

İmam (r) bütün bunlardan sonra insanın her zaman zikir halinde bulunmasına yardım edecek olan unsurun tefekkür etmek olduğunu söylemektedir ki biz başta bundan söz ettik. Tefekkürün düzeyi arttıkça zikrin mertebesi de yükselecektir. Yani tefekkür insanı tezekküre yöneltmektedir. Faydalı zikir zat, nefis, ufuklar ve gökler ve sahip olduğumuz şeyler hakkında düşünmenin mahsulü olan zikirdir. İmam bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Tezekkür tefekkürün sonuçlarındandır ve tezekküre vesile olan her tefekkür bütün amel ve ibadetlerden daha büyük, daha değerlidir. Böylesi bir tefekkürün değeri bir yıllık ibadetten bile fazladır. Hadis-i şerifte 'Bir saatlik tefekkür atmış yıllık ibadetten daha hayırlıdır' denmiştir. (Bihar-ül Envar; 66. Cilt, 292) Bir saatlik tefekkürün, insanın yüzüne yetmiş yıllık ibadetin açamadığı ilahi marifetlerin ve bereketlerin kapılarını açmış olması mümkündür.” Önemli olan insanın Allah'a yaklaşması, bilinç sahibi olması ve kendisinde ilahi aşkın vücuda gelmesi, ilahi huzuru hissetmesidir. Tefekkürün ve tezekkürün insandaki eserinin maddi ibadetlerden daha fazla olması mümkündür.

İmam şöyle devam etmektedir: “Peygamberlerin, imamların ve irfan ehlinin tefekkür ve tezekkürleri böyledir. Tefekkür ve tezekkür birlikte, ahlakı ıslah ve sülukta avam ve orta dereceli insanlar için en iyi yoldur.”

Bu bahsin sonunda şunu görüyoruz ki İmam bize en iyi programı vermiştir ve eğer bunu uygular ve gözümüzün nuru sayarsak pek çok kapının yüzümüze açılması mümkündür.

Demek ki insan her halinde Yüce Allah'ı anmalı ve O'ndan gafil olmamalıdır. Zikir diğer hiçbir işe de engel olmaz. Sokakta, işyerinde veya sınıfında Allah'ı anma ile meşgul olabilirsin. Ebette dilinle ifade etmek zikrin şartlarından biri değildir, zikir Allah'ın varlığını hissetmendir. Zikir bütün varlığınla Allah'ın seni gördüğünü ve O'nun huzurunda olduğunu hissetmendir. O kalbinden geçenlere vakıftır ve sana şah damarından daha yakındır.

Allah'ı anmak kalplerin ışığı ve dinginliği, gönüllerin şifasıdır. Zikir, Şeytanı insandan uzaklaştırmaktadır da aynı zamanda.

B) BÂTINİ GÜÇLERLE CİHAD

İmam Humeyni diğer âlimler gibi nefsin batıni kuvvetlerinin dört tane olduğunu söylemektedir:

1- Akıl kuvveti

2- Gazap kuvveti

3- Şehvet kuvveti

4- Vehim ve hayal kudreti

Demek ki deruni (içsel) kuvvelerimiz akıl, gazap, şehvet ve hayalden ibarettir.

Bu Dört Kudretin Tarifi

Bir kısım âlime göre insan için en önemli hedef kendi nefsini tanımasıdır. Yani önce nefsini tanıyacak, sonra da seyr-i süluka yönelecektir ki maksadına ulaşabilsin. Başkaları ise kişinin nefsini tanımasının anlamının, kendi nefsinin ihtiyarında olan şeyleri tanıması olduğunu -yani nefsinin sahip olduğu zahiri ve batıni kuvvetlerini- söylemekteler.

Kendi ihtiyarımızda olan bu insani nefsi ve bu nefsin güçlerini ve imkânlarını tanımak istiyoruz. Zira bir yola girmek isteyen kişi elindeki olanakların nelerden ibaret olduğunu bilmek zorundadır. Uçakla mı gidecektir yoksa otobüsle mi? Aracı sağlam mıdır yoksa arızalı mı? Allah'a doğru seyr-i süluk etmek istemek isteyen bir insan da nefsinin zaaf ve kuvvet noktaları hakkında yeterli bilgiye sahip olmak zorundadır. Biz de imkânımız ölçüsünde bu kuvvetler hakkında açıklamalarda bulunmaya çalışacağız.

1- Akıl Kuvveti:

Eşyanın hakikatini bu kuvvet sayesinde derk etmekteyiz. Dünya ve ahiret, peygamberler ve imamlar hakkındaki bütün hakikatleri bu güçle kavramaktayız. Yine bu nefsanî kuvvetin yardımıyla nesneler ve olgular arasındaki farkları anlıyor; doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırt ediyoruz. Aklın yardımıyla başardığımız işlerden biri de yol gösterici talep etmek ve hidayet olarak doğru yolu bulmaktır.

2- Gazap Kuvveti: Gazap tabirinin anlamı günlük dilde kullanılan kızgınlık manasından daha geniştir. Bütün bu bağırıp çağırmalar, kırıp dökmeler gazabın mısdaklarındandır fakat gazap, insandaki bu hayvani parçalayıcılık sıfatından daha geniş bir manadadır ve bazı davranışların ve bir ahlak anlayışının kökenidir. İleride bunu daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağız. Kısacası kudret ve şiddetin bulunduğu her yerde gazap kuvveti devrededir demektedir.

3- Şehvet Kuvveti:

Şehvetten kasıt insanın arzuları ve nefsanî istekleridir ve bunun an belirgin örnekleri de yemek yeme ve cinsel şehvettir.

İnsan ahlakına etkide bulunan ve farklı sonuçlara neden olan başka şehvetler de vardır (bunlarla ilgili ayrıntılı açıklamalar ilerde yapılacak).

4- Hayal ve Vehim Kuvveti:

İnsan bu gücünün sayesinde hile ve tuzak kurabilir, hokkabazlık yaparak yolu başkalarına tıkayabilir. Başkalarına üçkâğıtçılık yapmayı aklımızdan öğrendiğimizi zannediyoruz ama bize hile yapmayı öğreten vehim ve hayal kuvvetimizdir.

En Önemli ve En Zor Aşama

Asıl savaş meydanı burasıdır. İmam bu merhalenin ilk merhaleden bile daha önemli ve tehlikeli olduğunu belirtmektedir. Savaşı burada kazanan orada da kazanmış demektir, zira ilk merhalede bile göz, kulak ve el deruni kuvvetlerin takipçileridirler. Örneğin bir insan gazap kuvvetini kontrol ve ıslah etmemişse bir insana kızması durumunda ona vuracak ve zulmedecektir, eğer şehvet duygusuna hâkim değilse de haram işleyecek ve zina edecektir. Şehvet yüzünden harama bakmakta ve harama kulak vermektedir. Bu batıni güçlerini kontrol altına alacağı bir merhaleye ulaşması durumunda hiç şüphesiz zahiri güçlerine de üstün gelmiş demektir, bu yüzden nefsin içsel kuvvetleriyle mücadele etmek daha tehlikeli ve zordur. Buradaki savaş cephenin ilk hattındadır ve ikincil değil stratejik mevzileri ele geçirmek için verilen bir mücadeledir. Bu savaş, sonucu belirleyen bir çatışmadır. Mesela harama bakıştan gözünü koruyabilmene rağmen etkisi içinde kalabilir. Eğer bu duyguyu içinden söküp atmışsan gözünden, dilinden ve kulağından da kesinlikle atmışsındır demektir.

İmam Humeyni bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Gerçek nefisle cihad buradadır, en önemli, en zor ve en tehlikeli merhale burasıdır. İnsanın benzersiz bir önem vermesi gereken bir aşamadır burası. Bizden istenen şey yalnızca nefsimizi kötü ve şeytani ahlaktan temizlemek değildir. Nefsimizde aynı zamanda iyi ahlaki vasıfları da yerleştirelim. Yani güzel ahlak içimizde bir melekeye dönüşmeli, bizim tabiatımız olmalıdır.”

İmam Humeyni'nin seyr-i süluk yönteminde ahlaka çok önem verilmektedir. Hz. İmam'a göre seyr-i süluk namaz ve oruçtan ibaret değildir: “Güzel ahlak olmadan insanın ilahi visale ulaşması mümkün değildir.”

Resül-i Ekrem (s.a.a.) şöyle buyurmaktadır: “İslam güzel ahlaktan ibarettir.” Başka bir hadiste de şöyle denmektedir: “İyi ahlaklı bir kul bu ahlakı sayesinde ahiretteki en yüksek makamlara ulaşmaktadır, hatta ibadeti az bile olsa.” Bu hadis çok önemlidir, bazılarının bunu işitmekle şaşırmış olmaları mümkündür; zira bu kişiler hayattaki vazifelerinin yalnızca fazlaca ibadet etmek ve kuru bir maddi zühd olduğunu zannetmektedirler. İmam Cafer Sadık (a) da şöyle buyuruyorlar: “Allah katında, müminin Allah'a sunduğu ameller arasında vaciplerden sonra hiçbir şey insanlara güzel ahlak göstermekten daha sevimli değildir.” (Usul-ül Kâfi; 2. Cilt, 100) (Çünkü vacipler zaten uygulanmak zorundadır ve burada bir sorun yoktur. Bazıları vacipleri beş vakit namaz ve bazı sınırlı fiillere hasretmekteler ki bu yanlıştır.)

Başka şaşırtıcı hadisler de vardır. Örneğin “Din doğru sözlülük ve emaneti eda etmektir” gibi. (Usul-ül Kâfi; 2. Cilt, 239) Bu hadis az önce söz ettiğimiz rivayetlerle çelişmemektedir, zira doğru sözlülük güzel ahlakın mazharlarındandır zaten.

Dolayısıyla İslam dinimizde temel önem verilen bu konu İmam Humeyni'nin seyr-i süluk yönteminde önemle vurguladığı bir başlıktır. Güzel ahlak meleke halini aldığında her şey çok daha kolay olacaktır.

Kökünden Sökmek Değil Islah Etmek

Burada önemle işaret etmemiz gereken bir konu bulunuyor. İslam nefsi tezhip etmek isterken nefsin bu kuvvetlerini ortadan kaldırmak istemiyor. İslam'ın talebi gazap sıfatını yok etmek değildir örneğin, zira gazap kuvveti pek çok güzel ahlaki hasletin ve güzel sıfatın kaynağıdır. Eğer insan kendi derunundaki gazap sıfatından yararlanmaz ise artık cesur ve mücahit bir insana dönüşmesi mümkün değildir. Öyleyse niçin bu gücünü tamamen körleştirmek ve öldürmek istiyorsun? Kötü ahlaka neden olduğu için mi? Fakat aynı zamanda iyi sıfatların da kaynağıdır bu kuvvet. İnsanlara zulüm yolunda kullanıldıkları için “Fizik, kimya ve matematik gibi bilimleri okumak haramdır” diyen bir kişiye “Müslümanlar bu bilimleri okuyarak güçlü olur ve namus ve şereflerini, dinlerini korurlar, bu ilimleri niçin tahsil etmeyecekmişiz?” diye cevap verdiğimiz gibi, bu kişiler karşısında da İslam'da insanın gazap gibi bir nefsanî kuvvetini ortadan kaldırmasını salık veren bir hüküm olmadığını belirtmek zorundayız.

Esasında böyle bir şeyin olanağı da yoktur, zira bu güç bize Allah tarafından verilmiştir ve bunu tabiatımızdan çıkarıp atmamız mümkün değildir. Şehvet ve hayal kuvvetlerini de insandan çekip almak imkânsızdır. Eğer hayal ve vehim yeteneklerimiz olmasaydı dış âlemde ve manalar dünyasındaki seyrimizi gerçekleştiremezdik. İslam'ın bizden istediği bu güçleri ıslah etmemiz ve dinin kontrolü altına sokmamızdır. Böyle yapmamız durumunda bu nefsanî güçlerden yardım alarak “huluk-ul azim” sahibi olmamız mümkündür.

Ahlaki Melekeleri Edinmenin Yolu

Sözünü edeceğimiz son konu, iyi ahlaki melekeleri edinmenin ve kötü ve fasit melekelerle (rezail) mücadele yolunun nasıl olacağı hakkındadır. İmam bizlere hepimizin başarabileceği ve ahlak âlimleri tarafından da tavsiye edilen bir yol öğretmektedir. Bu yöntemin kaynağıysa gerçekte İmam Ali'nin (a.s.) “Eğer nefsi zor olan şeyde kendisine itaat etmezse sevdiği şeyi ondan yoksun bırakır” şeklindeki ifadesinde yatmaktadır. (Nehc-ül Belağa; 193. Hutbe)

Şöyle ki, insanın nefsinin hoşuna gitmeyen bir şey yapmak istediği için nefsinin kendisine itaatsizlik etmesi durumunda –örneğin kişi ihtiyaç sahibine bir miktar para vermek isterken nefsin “Hayır, bizim de ihtiyacımız var” demesi halinde- bu kişi kendi nefsine muhalefet etmeli ve aksi yönde davranmalıdır. Böylece nefsine galebe çalması ve kendini ıslah etmesi müyesser olacaktır.

Bahsimizin sonunda İmam'ın pek çok kez vurguladığı bir hususa dikkat çekmek istiyoruz: Nefsin tezkiyesi yolunda hareket edip günahtan kaçınma ve farzlarla amel etmeye, nefsimizin zahirini ve batınını kontrol altında tutmaya çaba gösterdiğimiz bütün aşamalar boyunca Allah'a tevekkül etmek ve O'na sığınmak zorundayız. Bu yolda eğer ciddi çaba gösterir ve Allah'tan yardım dilersek Şeytan ve nefs-i emmare karşısında muzaffer oluruz ve bizlere ilahi yakınlığın en üst derecelerine ulaşma kemali nasip olur, inşallah…

Bu dersler, ŞAHİD YAYINLARI taraından yayınlanacak olan "NASRALLAH" adlı kitaptan alınmıştır. (Tercüme: Kemal SARAL)
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | :