Müftüoğlu:  İslami İdeallerin içi Bütünüyle Boşaltılıyor!

Müftüoğlu: İslami İdeallerin içi Bütünüyle Boşaltılıyor!

Üstad Atasoy Müftüoğlu’nun Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan 2 Nisan tarihli yazısını iktibas ediyoruz:

Algı krizi

İslam toplumlarında politik söylemler dışında, alimlerin, ariflerin, düşünürlerin, filozofların sesi, soluğu, mücadelesi, muhalefeti duyulmaz, işitilmez hale gelmiştir. İslam dünyası toplumlarında İslami bütünlük algısının, bilincinin çözülmesi, dağılmasıyla birlikte, hayatlarımız, kişiliklerimiz, kimliklerimiz de büyük ölçüde parçalanmıştır. Bu parçalanma sebebiyle, bugün dünya Müslümanları olarak, büyük bir algı krizi/karmaşası içerisinde yaşıyoruz.

Modern tarih, büyük ölçüde bir baskı ve tahakküm tarihidir. Modern tarih boyunca insan-insanlık, teknolojik ve ideolojik düzenin nesneleri haline getirildiler. Modern tarih, herkese tam olarak tanınmayan insanlığın, eksik insan sayılabilen insanların tarihidir. Filistinliler örneğinde takip edilebileceği üzere, kimi insanlar toplama kampı insanları olarak, mülksüzleştirilmiş insanlar/halklar olarak yaşamaya ve ölmeye mahkum edilmişlerdir. Modern tarih boyunca siyasal stratejiler, araçsal ve ideolojik aklın emperyalizmi tarafından belirlendi. Günümüzde de, ideolojik emperyalizm belirleyiciliğini sürdürüyor. Bu nedenle de, İslam toplumları-halkları, güç ilişkilerine maruz kalıyor. İdeolojik silah olarak kullanılan “insan hakları” gibi kavramlar, bütün toplumlara/insanlara uygulanmıyor. Liberal demokrasi ve insan hakları söylemi, sistematik bir şekilde eşitsizlik ve şiddet üreten yeni evanjelizmin maskesi olmaktan öte bir işlev taşımıyor. Adaletten bağımsız bir hukuk yaklaşımı sıradanlaştığı ve tayin edici olduğu için, insanlık acımasız ve ahlaksız bir tarihin baskısı altında tutuluyor.

TAKLİT EDEREK VAROLUNAMAZ

Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, mevcudu sırf mevcut olduğu için meşrulaştırmak, bütün kötülükleri, kirlilikleri, yozlaşma ve yabancılaşmaları meşrulaştırmakla sonuçlanır. Hayatta, dünyada, tarihte neler olup bittiğini anlamadan, anlamaya çalışmadan yaşamak, sürüklenerek, savrularak yaşamaktan farksızdır. Sürüklenerek, savrularak yaşayan toplumlarda büyük ölçekli bir gündem oluşturulamayacağı gibi, büyük ölçekli bir dönüşüm ve değişim de gerçekleştirilemez; meydan okuyucu düşünceler, fikirler üretilemez. Bu tür toplumlarda insanlar, düşünerek/üreterek varolmak yerine, bir otoriteyi taklit ederek ya da ideolojik bağlılıkları seçerek varolma yolunu seçerler. Taklit eden insan, kendisinin farkında olmadığı için taklit eder.

İslam dünyası toplumları, sınırsız bir duygusallık ve kendine hayranlık gibi kimi zaaflarla malûl bulunduğu için, temel-yapısal-hayati sorunları görmekte-anlamakta zorlanıyor, eleştirel bir dikkate sahip olamıyor. Müslümanlar olarak geçmişin tarihini hikaye etmek çok hoşumuza gidiyor, ancak tarihin eleştirel yorumundan her nedense hiç hoşlanmıyoruz. Müslümanların zaaflarını İslam’ın zaafları olarak görmemek gerekiyor. Kur’an-ı Kerim, bilgi üzerinde yoğunlaşmamızı isterken, bugün toplumlarımızda zihnî çabaları tahfif eden bir gelenek ısrarla sürdürülebiliyor. İslam, Müslümanları düşünme ve aklını kullanma sorumluluğuna davet ederken, düşünme ve aklını kullanma sorumluluğu bütünüyle terk edilebiliyor.

ALGI KRİZİ YAŞIYORUZ

Günümüzde, İslam toplumlarında politik söylemler dışında, alimlerin, ariflerin, düşünürlerin, filozofların sesi, soluğu, mücadelesi, muhalefeti duyulmaz, işitilmez hale gelmiştir. İslam dünyası toplumlarında İslami bütünlük algısının, bilincinin çözülmesi, dağılmasıyla birlikte, hayatlarımız, kişiliklerimiz, kimliklerimiz de büyük ölçüde parçalanmıştır. Bu parçalanma sebebiyle, bugün dünya Müslümanları olarak, büyük bir algı krizi/karmaşası içerisinde yaşıyoruz. İslam’ın nasıl temsil ve tecrübe edilebileceğini, insanlığın dikkatine nasıl kazandırılabileceğini, bugünün gerçekliği karşısında nasıl bir tavır/tarz/duruş/çözümleme geliştirilebileceğini bilmiyoruz. Toplumlarımız ve kültür dünyamız, bir yanda geçmişin baskısı, bir diğer yanda da liberal-seküler dünya görüşünün baskıları sebebiyle özgün/bağımsız üretime cesaret edemiyor. İslami bünye, içerisinde yaşadığı algı krizi sebebiyle, bir türlü kültürel özne olma liyakatini kazanamıyor. Kültürel özne olma liyakatine sahip olamadığımız için, barbarca önyargılara katlanıyoruz. İslami ideallere yönelik yoğunluklar ve bilinç, milliyetçi dayatmalar sebebiyle her geçen gün daha bulanık/etkisiz hale geliyor. Müslüman halklar, ulus-devlet ve milliyet sınırlarına kapatıldığı için, ümmet çapında, insanlık çapında yankısı olabilecek, bütün insanlığa ait eserler üretemiyor, bilginler ve bilgeler yetiştiremiyor.

Bugünün dünyasında Müslümanlar olarak, bir yanda dışarıdan ideolojik manipülasyonların, içeriden de milliyetçi manipülasyonların yoğun saldırıları ile karşı karşıya bulunuyoruz. Pratik gerçeklerle ahlaki hakikatler arasında sıkışıp kalmış bir ruh/zihin hali sergiliyoruz. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Ortadoğu’da aile/kabile/aşiret monarşileri, yeni evanjelizme kölece hizmet edebilmek için yarış halindeler. Bütün insanlıkla konuşma, iletişim kurma yeteneğini-liyakatini taşıyan kadrolara sahip olmak bir yana, bugün, İslami bütünü, İslami bütünün taşıdığı idealleri en güzel şekilde ifade edebilecek bir dile, düşünceye, kültüre de sahip değiliz.

İSLAMİ İDEALLARİN İÇİ BOŞALTILIYOR

İslami bünye içinde yaşanmakta olan algı krizi, algı karmaşası, algı parçalanması; Müslümanların kültürel nesnelere dönüşmesi; İslam’ın ontolojik bağımsızlığını, meşruiyetini, otoritesini ve iktidarını kaybederek itibarsızlaştırılması; İslami meşruiyetin, otorite ve iktidarın sömürgeci dil ve söylem tarafından sorgulanabilir/değersizleştirilebilir hale getirilmesiyle birlikte başladı. Yaşadığımız algı krizi/karmaşası sebebiyle, hakikatlerin yanılsamalara, yanılsamaların hakikate dönüştüğünü farketmiyoruz. İlkesel ve ahlaki zeminde bir çözüme kavuşturulması mümkün olmayan çelişkiler biriktiriyoruz. İslami ideallerin içi bütünüyle boşaltılıyor.

Bugün, hepimizi doğrudan ilgilendirdiği halde, üzerinde belki hiç durmadığımız, düşünmediğimiz, konuşmadığımız, tartışmadığımız, varoluşsal bir sorunumuz var: Farkına varmadığımız bu sorun, bugünün dünyasının, tarihinin, dünya sisteminin bize dayattığı düşünsel, kültürel, felsefi, ideolojik sınırlar içerisinde yaşamaya mahkûm olmak, bu sınırlar içerisinde kalarak tanımlanmayı, konumlandırılmayı kabul etmektir. Hakim kültür dünyasının, yapılarının, endüstrilerinin hepimiz için icat-imal ettiği kategorileri aşamadığımız takdirde, düşünsel-felsefi bağımsızlıktan söz edemeyeceğimiz gibi, maruz kaldığımız İslami algı karmaşasından da kurtulamayacağız.