• BIST 108.434
  • Altın 151,200
  • Dolar 3,6612
  • Euro 4,3260
  • Ankara 4 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Konya 10 °C
  • Antalya 20 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Erzurum 2 °C
  • İzmir 11 °C
  • Rize 16 °C

Merve Kavakçı: Paralel Yapıya Hiç Şaşırmadım

Merve Kavakçı: Paralel Yapıya Hiç Şaşırmadım
28 Şubat'ın simge isimlerinden eski milletvekili Yard. Doç. Dr. Merve Kavakçı İslam Paralel Yapı'ya şaşırmadığını belirterek, 'Washington'un Neoconları, cumhuriyetçi, Evangelistleriyle hep iç içeydiler' dedi.

28 Şubat'ın simge isimlerinden eski milletvekili Yard. Doç. Dr. Merve Kavakçı İslam Paralel Yapı'ya şaşırmadığını belirterek, 'Washington'un Neoconları, cumhuriyetçi, Evangelistleriyle hep iç içeydiler' dedi. 

28 Şubat’ı konuşmaktan bıkıp usandığınızı biliyorum ama şuradan başlayalım istiyorum: 28 Şubat’ı her yıl yeniden konuşmamızı, olup bitenleri sürekli anmamızı siz nasıl yorumluyorsunuz?

Hem iyi, hem kötü olarak algılıyorum bunu. İki sebeple iyi. İlki, 28 Şubat’la tam anlamıyla bir yüzleşme olmadı, mağduriyetler tam anlamıyla giderilmedi, dersler tam anlamıyla çıkarılmadı. Ve elbette 28 Şubat’a sebep olanlar henüz özür dilemedi, yargılanmadı. Bu nedenle konuşmaya devam ediyor olmamız iyi. İkinci iyi taraf ise 28 Şubat mağdurlarının çocukları 28 Şubat’ın ne olduğunu ne yaşandığını bilmiyor, ama bilmeleri lazım.

Kötü tarafı nedir peki konuşuluyor olmasının?

28 Şubat’la henüz yüzleşilmediği için konuşuluyor ve her seferinde yaralar yeniden deşiliyor. Kapatamadığınız için o mesele sizi, aklınızı ruhunuzu meşgul ediyor meşgul ediyor, geride tutuyor. Ve ferdi bir sıkıntı haline geliyor.

YORULDUM, SIKILDIM AMA…

28 Şubat’ı birebir yaşamanın dışında, sürekli konuşmak zorunda bırakılan bir kişi de siz oldunuz.

O kadar çok konuşmak zorunda kalıyorum ki bu beni yoruyor. Yorulmam mücadeleden vazgeçtiğim anlamına gelmiyor. Ama ben yoruluyor sıkılıyorsam, insanlar ne kadar yorulup sıkılıyordur diye düşünüyorum. Belki de fıtratımızın getirdiği bir şey bu. Her şeyin bir başlangıcı ve sonu var. Olmalı. 28 Şubat ise bin yıl sürmediyse bile öyle uzadı ki içinizde hala canlı. Eski bir siyasetçi ve milletvekili olarak konuşursam, benim 28 Şubat’ın aynen devam ediyor diyebilirim. Başörtülü bir kadın olarak konuşursam ise önemli ölçüdebitti diyebilirim, çünkü bugün bir üniversite ortamında yapabiliyoruz bu konuşmayı.

KONUŞABİLMEK DE BİR AŞAMA

Her yıl yeniden aynı şeyleri konuşmanın konuyu sıradanlaştırması, olayın vahametini seyreltmesi gibi bir sonucu da oluyor mudur?


Bu risk, Türkiye’de toplumun eğitim sisteminde analitik becerilerinin özellikle kazandırılmamasından kaynaklanan bir risk. Meseleler batıda da konuşulur ama belli prensipler çerçevesinde. Konuşulur anlaşılır bir sonuca ulaştırılır. Bunun bir siyaset yapma sonucu, kanun ve düzenlemesi olur, halkta bir karşılığı olur. Bizde ise analitik beceri eksikliğinden polemiğe, tavsamaya, light hale dönüştürmeye vesile oluyor. Öte yandan, eskiden hiç konuşulmazdı. Konuşulamazdı. Bu da bir aşamadır, hem devlet açısından, hem zihinsel demokratizasyon açısından.

ORYANTALİST DEĞERLER UĞRUNA

28 Şubat’ın ne olduğuna dair farklı tanımlar var malum. Sizin tarifiniz ne? Ne oldu 28 Şubat’ta? 


Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda ve geliştirilmesinde esas temel olan rejimin, oryantalist değerler sistemine bağlılığının yeniden üretilmesi çalışmasıydı 28 Şubat. Türkiye’de oryantalist değerler sisteminin muhafaza edilmesi adına yapılan bir darbeydi.

Nedir oryantalist değerler sistemi?

İlle de coğrafyayı değil de zihinleri, doğu ve batı, doğulu ve batılı olarak ikiye bölen; batıyı doğru, demokratik, güzel, erişilmesi, peşinden gidilmesi gereken bir alan olarak; batılıyı doğru, olgun mükemmel, olması gereken olarak sınıflandıran; bunun karşısına koyduğu doğuluyu ise geri kalmış, anti demokratik, idare edilmesi, düzeltilmesi gereken, olgun olmayan bir varlık ve coğrafya olarak gören değerler sistemidir oryantalist değerler sistemi. Osmanlı son döneminin ve devrimler döneminin bakışı, sonradan İnönü döneminde pratiği araziye yansıtılıyor, içselleştirilmesi sağlanıyor. En temel ölçeklerden biri olan Türkiye’nin nevi şahsına münhasır laiklik anlayışı, oryantalist değerleri kabul ettirmeye yarayacak bir araç. Başörtüsü de bundan dolayı sorun gibi görünüyor. Müslüman ve fakat laik, Müslüman ve fakat batılı zihinli cumhuriyet vatandaşları üretileceği hedefleniyor. Kadınların da batılı kadınlar gibi görünmesi öngörülüyor. Ben de bu öngörünün yanlışlığının görünmesinde rol oynuyorum.

“BAŞÖRTÜLÜYSEN GİT ARABİSTAN’DA OKU!”

Sizin seçilmeniz ve Meclise girmeniz, üniversitelerde başörtülülerin sayılarının artması vb. durumlar irtica söylemine dayanak gösterilmişti. Bu söylem, cumhuriyet tezini kamusal alanda yalanlayan başörtülü kadınların “ıslah edilmesi yahut göz önünden kaldırılması” için mi geliştirilmişti?


Oryantalist değerlerin kabul edilmesi için yapılan sert bir müdahaledir 28 Şubat. Oryantalist değerlerden kopulacağı endişesi vardı çünkü. Doğunun içindeki batıyı temsil eden doğulular tarafından yapılıyor bu müdahale. Ve bu sistemden kazananların kazanımlarını kaybetmek istememesi var. O yüzden Anadolu Aslanlarının önü kesildi, yeşil sermaye diye bir tipoloji oluşturuldu, başörtülüysen git Suudi Arabistan’da oku denilebildi. Demirel’in “başörtülüysen git Arabistan’da oku” sözü tam bir oryantalist uygulamadır. Burada Demirel, oryantalin içindeki oryantalisti, doğu içindeki batıyı temsil ediyor. Ve ferdi olarak da bir kazanımı var oradan. Sizi görmek istemiyor Meclis’te veya üniversitede.

HALK SABRETTİ VE SONRA ŞAHLANDI

Türkiye fiziken hiç sömürgeleşmedi fakat zihni sömürgeleştirilmişler tarafından uzun zaman yönetildi. Hala bazı etkileri olsa da Türkiye o sömürge zihinlerden ve onların tasallutundan temizlenmeyi, bağımsızlaşmayı da başarabildi çok şükür. Bu başarı kimin başarısıdır?


Cumhuriyet rejimin başarısı değildir. Kazım Karabekir, Mehmet Akif gibi istisnalar vardır ama 1940’lar, 50’ler boyu devamlılık arz eden bir zihniyet de, oryantalist değerlerin iyice benimsenmesini isteyen bir zihin de oldu. Buna karşı içimizdeki doğu bir ayağa kalkış, bir şahlanış gerçekleştirdi. 28 Şubat’la bunu engellemek istemişlerdi ama halk demokratik sessiz bir devrim gerçekleştirdi. Bu başarı halkındır. Güya o düzeltilmesi gereken diye tanımlanan, toplumsalın dışına atmaya çalışılan halk. Bir belediye başkanını şiir okuduğu için hapse atılmasından, muhtar bile olamayacağının zihinlere işlenmesinden, parti başkanının ev hapsine tutulmasından, partilerin art arda kapatılmasından söz ediyorum. Halk oryantalist değerler sisteminin ikiyüzlülüğünü gördü. Sokağa çıkmadı, bomba atmadı. Ki o oryantalist değerlere sarılanlar üç beş bomba atar gücümüzü gösteririz diyorlardı. Onların bu yaklaşımına rağmen halk o yolu seçmedi, sabretti, sandığa gitti ve şahlandı.

İKİYÜZLÜ VE TUTARSIZDILAR

Sistemin sahipleri bütün ideolojik araçlar elindeyken şartlar onların lehineyken neden başaramadı?


Tutarsızdılar. Bu gözüküyordu. İkiyüzlüydüler. Bu da gözüküyordu. Güç alacakları meşru bir değerler sistemleri yoktu. Bu nedenle de başarısız oldular. Bir taraftan insan hakları diyorlardı, diğer taraftan en temel insan hakkı olan eğitim hakkından başını örtenleri men ediyorlardı. Bir taraftan demokratikleşme diyorlar, diğer taraftan halk İslamcı siyasetten yana oy kullanınca oyun bozanlık edip parti kapatıyorlardı. Bir taraftan muasır medeniyetler seviyesine çıkkmaktan söz ediyor, diğer taraftan batının sadece kötü alışkanlıklarını taklit etmeyi meziyet sayıyorlardı.

28 ŞUBAT BİR SOYGUNDU

28 Şubat’la ilgili tezlerden biri de şudur: “28 Şubat aslında bir soygundu. Yerli sermaye Gümrük Birliği’ne geçmek istemedi, Hükümetin iradesinden hoşlanmadı ve askeri öne sürerek irtica söyleminin arkasına saklandı. İrtica bir bahaneydi”. Sizce durum nasıldı?


Buna ben de katılıyorum. Söylediğim oryantalist değerler sisteminin muhafaza edilmesi amacıyla örtüşüyor zaten. 28 Şubat ekonomik, sosyal ve kültürel bir soygundu. Oryantalist değerler sisteminde zaten karşınızdaki kişi az insandır, alt insandır, 2. 3. sınıftır. Ama bunu bu şekilde söylemezler, meşru mazeretler bulurlar. Bush yönetimi de “Irak’taki petrolü ele geçirebilmek için Saddam’ı indireceğiz” demedi, “Irak’a demokrasi götüreceğiz, Iraklıların iyiliğini istiyoruz” dedi. Bizim kurucu elitlerimiz yani, sırça köşklerinde oturanlar, medya sahipleri, enerji ihalelerini alanlar, medyanın şirketlerin yönetim kurullarında söz sahibi emekli generallerimiz çıkıp da “biz hayat standartlarımızı muhafaza etmek istiyoruz, halkla paylaşmak istemiyoruz, o yüzden kusura bakmayın ama bir darbe yapacağız” diyemezlerdi.

BAŞÖRTÜMÜ YIRTMAYA HAZIRLANDILAR

Bunun yerine ne dediler, hatırlatır mısınız?


Laik görünümlü kadınları toplayıp “Türkiye laiktir laik kalacak” diye bağırttılar. Erkek egemen DSP içindeki üç beş kadın vekili Merve Kavakçı yemin için geldiğinde daha sonra basından öğrendiğime göre başörtüsünü yırtıp parçalasınlar diye Meclis’te kürsünün etrafına el ele tutuşturup dizdiler.

28 ŞUBAT DAVASI BİR HAYALKIRIKLIĞI

28 Şubat’la ilgili iki yıldır süren bir dava var. Daha çok askerler üzerinden gidiyor gibi. Ne diyorsunuz 28 Şubat davası sizce nasıl gidiyor?


Korkarım ki yakında kimsenin üzerinden gitmeyecek. 28 Şubat davasındaki gelişmelerle ilgili üzgünüm. Hayal kırıklığı yaşıyorum. Davanın tavsadığını görüyorum. Davacı olması gereken isimlerin şikayetçi olmadığını görüyorum, Şevket Kazan, Meral Akşener gibi. E o zaman neyi konuşuyoruz ki diye düşünüyorum. Nasıl bir Türkiye bırakmayı amaçlıyoruz ki çocuklarımıza torunlarımıza. 28 Şubat’ın müsebbiplerinin ister apoletli olsun, ister apoletsiz, kimsenin pişmanlık belirttiğini de duymadım görmedim okumadım. Böyle bir durumdayız ne yazık ki.

28 Şubat failleri özeleştiri yapsalar, yargılanmaktan muaf olurlar mı, yüreğiniz soğur mu?

Hayır, o ayrı. Adalet süreci işlemeli. Adaletin önüne herkes eşit haklarla ve eşit mesafede çıkartılmalı. Suçsuz olanlar rahat olsunlar, aklanırlar. Ama şu ana kadar gördüğümüz haliyle davanın asker üzerine yıkılması, medya ve sivil ayağının yok sayılması kabul edilebilir şey değil. Herkesin üzerine düşen vazifeyi yapması gerektiğini düşünüyorum. Bu bir hak, talep falan değil bir insanlık görevi.

O dönem canı yanmış isimler şimdi neden şikâyetçi olmuyorlar sizce?

Onlara sormak lazım… Başka bir şey söylemeyeceğim.

ECEVİT DE, YILMAZ DA, BAHÇELİ DE SORUMLUDUR!

Peki. O dönem askerler önde görünse de medya, yargı, akademi, iş dünyası, sendikalar da gayet zinde şekilde devredeydi. Bu koalisyonu oluşturan ve koordinasyonu yürüten kimdi sizce, “üst akıl” kime aitti?

Bir hiyerarşisi vardır ama alttaki piyonlar da üst akıl kadar, emri veren kadar hem sorumludur hem kritik ve önemlidir. Verilen emir sonuç itibariyle aşağıdakiler tarafından realiteye dökülecektir. Onların da iradeleri dahildir. O emirlerin ifası gönülden yapıldı. O yüzden sorumluluk ve suçu adaletli şekilde dağıtıyorum ben. “Efendim MHP-DSP-ANAP koalisyonunun hiç kabahati yoktu, Ecevit piyondu, arkasında asker vardı, askeri suçlayalım” denemez. Ecevit’in de vardı bir iradesi! Veya imam hatipleri kapatırken “siyasi hayatıma bile mal olsa bunu yapacağım diyen” ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın da var bir sorumluluğu! Bunca şey yaşanırken dut yemiş bülbül kesilen Bahçeli’nin de var bir sorumluluğu!

HÜKÜMET İADEİ-İ İTİBAR YAPMALI

O dönemin siyasilerinden Bahçeli MHP’nin başında. Nur Serter CHP milletvekili olarak Meclis’te. Askerlerinden bazıları öldü gömüldü, bazıları apoletlerinin gölgesi sayesinde bankaların medyanın şirketlerin yönetim kurulunda. Darbeci medyadan bazı patronların imparatorluğu hayatta, Uğur Dündar, Emin Çölaşan, Ertuğrul Özkök gibi bazı darbeci gazeteciler hala köşelerinde. Bu devamlılığa ne diyorsunuz? 


Üzülüyorum. Ayrıca siyasi idareye de kırılıyorum. Siyasi iradenin de, idarenin de gerekli kanuni düzenlemeleri yapmak açısından elinde bir miktar imkân var. Mesela 28 Şubat’ta YAŞ kararıyla ordudan atılan askerler için o kararları ilga edip ordudan atılmasalardı hangi mertebede olacaklardıysa o mertebe üzerinden emeklilik maaşı verildi. Zamanı geri getiremeyiz ama mağduriyetleri telafi edilmeyenlerin giderilebilir. İade-i itibar yapabilir siyasi irade. O medya mensupları neden hala ellerini kollarını sallayarak dolaşabiliyorlar? Ve hatta zaman zaman hükümete yakın karelerde bulunabiliyorlar. Ben bunu kabul edilebilir görmüyorum açıkçası.

ECEVİT EN YÜCE MAHKEMEDE!

O dönemin siyasileri içinde iki kişi hem çok aktiftiler, hem de sizi üzmek konusunda özel çaba sarf ettiler. Ecevit öldü, toprakta. Demirel hayatta, gözü toprakta. Ecevit’i nasıl anıyorsunuz, Demirel’e “emri Hak vaki olmadan” ne demek istersiniz?


Ecevit için geçerli tek cümlem şu: Mesele en yüce Mahkeme’ye intikal etti. Demirel ise önemli bir darbe müsebbibidir. Vaktiyle darbelerden mağdur olmuş, dini araçsallaştırmaktan çekinmemiş, NurluSüleyman olarak anılmış bir siyasetçi olarak 28 Şubat darbesiyle milyonlarca insanın hayatının kademe kademe karartılmasında önemli bir rol oynadığına inanıyorum. Ondan beklenen, devletin en başı olarak 28 Subat’ta olup bitene “dur” demesiydi. Ailemi çok iyi tanıyor olmasına rağmen bana “ajan provokatör” iftirasını atmamasıydı. Meclis’teki DSP’lilere “neden bahsediyorsunuz siz, Kavakçı seçilmiş bir vekildir” demesiydi. Aldığı devlet terbiyesi bunu gerektirirdi. Bu dünyada olmazsa ahirette eminim ki adalet önüne çıkacak. Kanunlar maalesef cumhurbaşkanlarının yargılanmasına müsaade etmiyor.

ONLARI MAŞERİ VİCDAN YARGILADI

Toplum vicdanında hakkıyla yargılandı mı bu isimler? 


Yargılandıklarını düşünüyorum. Bu darbeye sebep olanlar halk eliyle iktidardan uzaklaştırılırken mağdur edilen kesim iktidara bir daha, bir daha, bir daha ve yükselen oranlarda taşındı çünkü.

POST 28 ŞUBAT SÜRECİ

28 Şubat sonrasında ayrıldığınız vatanınızdasınız artık. Gittiğiniz Türkiye ile döndüğünüz Türkiye arasında nasıl bir fark var? Post 28 Şubat dönemini nasıl yaşadı Türkiye?


Homojen bir dönem değil post 28 Şubat dönemi. Kimileri için 28 Şubat sürüyor, kimileri için üç-beş sene sürmüş olabilir. O günlerde sahip olmadığımız bazı bilgilere sahibiz. Millet iradesine karşı yapılan darbe girişimlerini takip edebiliyoruz artık. O yüzden post 28 Şubat’ı tek başlık altında ele alamayız. Post 28 Şubat döneminde 27 Nisan oldu mesela, iktidar partisine başörtüsü yasağını kaldırmak istediği için kapatma davası açıldı, Balyoz, Sarıkız darbe planları oldu. İki üç sene evvel darbelerle yüzleşilecek diye heyecanlandık ama tavsadı. Zihinlerin bunun yanlışlığını kabul etmesi de önemli bir aşamadır ama. Yine sembolik de olsa insanların adalet önüne çıkarılması gerekiyor. Ayrıca Türkiye’de her şey çok çabuk değişebiliyor. Onun için dikkatli bir iyimserlik içindeyim. Biraz daha aşama kaydedebilelim ki dönüp post 28 Şubat’ı şu günden başlatabiliriz diyebilelim.

SELAM DURUYORUM İKNA ODASINDAN ÇIKAN KIZLARA!

İkna odaları, İstanbul Üniversitesinde Kemal Alemdaroğlu’nun rektörlüğü döneminde, dönemin rektör yardımcısı Nur Serter eliyle kuruldu. Başörtülü kızlar odalara alınarak kameralar önünde başlarını açmaya ikna edilmeye çalışıldı. Bu açıdan bakınca ikna odaları da zihin sömürgeleştirme aracı mıydı? 


İkna odaları cumhuriyetin ilk yıllarındaki oryantalist değerler sisteminin savunulması adına yapılan pratiklerle birebir aynı. Onun için zaten “doğunun içindeki batılı”, Alemdaroğlu veya Serter kızları ferdi olarak içeri alıp “düzeltmeye”, “yanlıştan döndürmeye”, “doğruyu bulmaya” ikna etmeye çalıştılar. Bunun manevi ruhsal bedeni sonuçlarını bu kızlar hala yaşıyorlar. Selam duruyorum o kızlara.

Post kolonyal anlamda benzeri bir uygulama hala var mı Türkiye’de, zihin ele geçirmeye yönelik?

Tabi çünkü bu bir süreç. Türkiye fiziksel anlamda sömürgeleştirilmedi ama zihinler resmi ideoloji tarafından sömürgeleştirildi. 90 yıllık bir sürecin sonunda insanlar sorgular vaziyetteler ama kültürel kodlarla yapılan sömürgeci uygulamalar sürüyor. İkili hiyerarşiyi kurmak ve pratikte bunu yeniden üretmek halinde. Başörtülü kızları okullara almayarak, çobanın oyuyla benim oyum bir mi diyerek, göbeğini kaşıyan adam tipolojisi kurarak, , bu başörtülüler mi Türkiye’yi temsil edecek diyerek...

BİR TARAF PROFESÖR OLMUŞ, BİR TARAF ÖĞRENCİ BİLE OLAMAMIŞ!

Kültürel hiyerarşi değişti mi sürüyor mu?


Bence bir miktar devam ediyor. 90 yıllık bir uçurumdan söz ediyoruz. Bir taraf bastırılmış, uzaklaştırılmış, diğer taraf beslenmiş, hiç bir şey için mücadele etmek zorunda kalmamış. Onun için de çok öfkeleniyorlar bugün. Geçen on yıllar içinde bir kültürel üstünlük oluşmuş. Nasıl oluşmasın? Onlar profesör olmuş öbürleri öğrenci olamamış. Böyle olunca yetişmiş insan eksikliği sorunu da oluşuyor.

PARALEL YAPIYA HİÇ ŞAŞIRMADIM

Yeri geldi, buradan güncel siyasi bir soruna geçmek istiyorum. Paralel yapı dediğimiz ama yakın zamana dek dini sosyal bir yapı sandığımız örgütlenmenin aslında iç hiyerarşiye tabi sömürgeci bir kadro yapılanması olduğunu düşünür müsünüz? Gülen’in 12 Eylül’de 28 Şubat’ta darbecilere selam çakmasıyla birlikte düşünüldüğünde darbe geleneğimizde nereye koyarsınız paralel yapıyı?


İşaret ettiğiniz insan eksikliğinden de kaynaklanan bir dayanışma yaşandı sanırım. Başbakan Erdoğan’ın “ne istediler de vermedik” ya da dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e cevaben “onlar da alnı secdede insanlar” ifadelerinden anladığım kadarıyla bir dayanışma söz konusuydu. Hatta arada bir farklılık görmeme hali söz konusuydu. Ama açıkçası ben çok da şaşırdığımı söyleyemem. Çünkü 28 Şubat 1997 tarihinde aktif siyasetin içindeydim ve MGK kararları alındığında Erbakan’ın evindeydik, eşi kızları ve parti teşkilatıyla. Malum grubun 28 Şubatçılara yaranmak adına yaptıklarını görüyordum. Başörtüsü füruattır açıklamasını, 29 Şubat sabahı kendilerine ait okullarda öğrencilere ve öğretmenlere başlarını açtırmalarını, eşlerine açtırmalarını sorunlu buluyordum. Ben 80’lerde tıp fakültesine giderken başını açmadığı için okulda kala kala abla hatta teyze yaşına gelmiş öğrencilerin cemaatten biriyle evlenince başlarını açmak zorunda kaldıklarını yakından bildiğim için şaşırmadım. 28 Şubatta “beceremediniz çekilin” başlığını atabilmelerinden dolayı da kırgınlık duymuştum.

GÜLEN’İN ECEVİT’E SAHİP ÇIKMASI ŞER’EN SORUNLUYDU

Kişisel anlamda değerlendirmeniz ne olur?


Beni dini bir vecibe olan başörtümden dolayı Meclis’ten çıkarmaya, bana had bildirmeye kalkan Ecevit’e sahip çıkmasını, şefaaatçi olacağını söylemesini şerî açıdan çok problemli gördüm. Sokaktaki biri Ecevit’e sahip çıktığında benim o kişiye karşı düşüncem farklıdır, o onun kişisel görüşüdür ama milyonları din adına arkasından sürükleyen bir kişinin Ecevit’e sahip çıkması başkadır. Şerî açıdan sorunludur. Benim hayatımın yarısından çoğu Amerika’da geçti. Hem Dallas’ı hem Washington’u ve cemaatin oralardaki aktivitelerini çok iyi biliyorum. AK Partili arkadaşlarımı çok uyardım ben.

NEOCONLARLA VE İSRAİL’LE İÇ İÇEYDİLER

Ne gördünüz de uyardınız?


Bir kere dışa kapalı bir yapı bu. İki dilli bir yapı bu. Muhataplarının kim olduğuna bağlı olarak farklı çehrelerini gösteren, farklı diller kullanan bir grup bu. İkincisi, Washington’un Neoconları, cumhuriyetçi, Evangelistleriyle hep iç içeydiler. Bilmediklerinden değil. Bilakis son derece bilinçli şekilde İslam düşmanlarıyla hemhal idiler. Bu yapının lideri zaten devletle ne kadar yakın olduğunu defaatle söylemiş, bu da literatüre girmiş vaziyette. Amerika’ya gittikten sonra da “buranın derin devleti kimdir” diye bakıp “Neoconlar”a ve onların da bu yapının da “en sevdiği güneydeki ülke”ye yaklaştılar. Bu nasıl şeri bir düzenlemeye oturtuldu, insanlar buna nasıl ikna edildi bilemiyorum. Zaten beni de Selam Tevhit örgütü adı altında dinlemişler -ki buna da hiç şaşırmadım. 

GÜLEN CEMAATİ KİBRİN KURBANI OLDU

Cemaatin eğitime yöneldiğini, dershaneler okullar aracılığıyla hem nakdi hem insani sermaye devşirdiğini biliyoruz. Üretilen insan tipine bakıldığında ise aynı tip, robotik insan üretildiği görülüyor. Bu da kolonyalist bir yaklaşım değil midir?


Bir siyaset bilimci olarak değil de dışarından bakan biri olarak şunu söyleyebilirim: Ben bir kibrin hakim olduğunu düşünüyorum bu gruba. Ve gelinen noktada da kibirlerinin kurbanı oldular diye düşünüyorum. Bir de “sert bir taş”a çarptılar. Şöyle ki, 2000’lerin başında, derin güçlerin AK Parti’yi 28 Şubat’ın bir sonucu olarak görüp devre dışı bırakmaya çalıştığı o dönemde reel siyasetin zarureti olarak birliktelik olduğu anlaşılıyor. Kadro eksikliği deyin ya da başka bir şey, fark etmez. İyi, akıllı bir siyasetçinin yapması gereken, kurabildiği koalisyonları kurmasıdır zaten. Liberallerle de bir dönem koalisyon yürütüldü zaten. Bunları biraz daha farklı kılan dindaş olmanın getirdiği bir rahatlık olabilir, gardını bırakmak olabilir. Ve sonunda “bu işleri ancak biz yaparız” anlayışı, “şimdi biz seni indiririz” noktasına geldiklerinde sert taşa çarptılar, hodri meydan diyen bir Kasımpaşalıyla, halktan gelen bir siyasetçiyle karşılaştılar. Bence Erdoğan’ın vermiş olduğu bu tepkiyi hesap edemediler.

BEN DEĞİL KARDEŞİM RAVZA TEKLİF ALDI

Eski bir siyasetçi ve akademisyen olarak artık Türkiye’desiniz. Mutlu musunuz burada olmaktan?


Evet. Bıraktığım Türkiye’den önemli noktalarda iyi bir Türkiye’ye döndüm ve elimden geldiğince katkı vermeye gayret ediyorum.

Kız kardeşiniz Ravza Kavakçı’nın aday adayı olduğunu biliyoruz ama siz teklif almadınız mı AK Partiden? 

Hayır, ben almadım. Kardeşim Ravza'ya teklif yapıldı. Benimle birlikte birçok siyasi gelişmede yer almanın ötesinde o da Refah Partisi ve Fazilet'te siyaset yaptı geçmişte. Bu teklif ailemiz için de önemli. Meclis’e önemli bir katkı sunacağına eminim.

ADİL BİR DÜNYA İÇİN ÇALIŞMAKTAN MUTLUYUM

Üsküdar Üniversitesi bünyesinde Postkolonyal Çalışmalar Merkezi’ni kurdunuz. Ki bu bir ilk Türkiye’de. Bu kadar gecikilmesinin nedeni zihinsel sömürgeleşme midir?


Alanında ilk kurumsal yapı bu merkezimiz Türkiye’de. Oryantalist değerler sisteminin muhafaza edilmesini isteyen bir dominant kitle olduğu için bu güne dek, ferdi olarak çalışılmasına rağmen kurumsal anlamda hiç eğinilmemiş. Ayrıca ifade özgürlüğü yoktu ülkede yakın zamana kadar. DGM’de yargılanmış, CNN’de “Türkiye’de başörtüsü yasağı var, bu bir kadın hakkı ihlalidir” dediğim için 12 yıl hapsi istenmiş biri olarak söylüyorum bunu. İfade özgürlüğü konusunda önemli bir mesafe kaydettiğimiz için geçmiş zamanların aksine Türkiye’yi de post-kolonyal çalışmalar kapsamında masaya yatırabiliyoruz bugün.

Ne yapıyorsunuz peki merkezde, ne yapmak istiyorsunuz?

Biz burada hem İstiklal Mahkemeleri’niaçıklama imkanı bulacağız hem Dersim’in kayıp kızlarını. Sadece devlet yasağı değil, toplumsal tepki açısından da Kürtçe neden konuşulamadı? Neden belli kesimler hala cam kulelerinde yaşıyor? Bunlara bakacağız. Farmakolojiden tarihe, sosyolojiden tıbba çok geniş bir alan bu. Neden dünyanın gelişmiş ülkelerinde geliştirilen ilaçlar daha az gelişmiş ülkelerde test edilir mesela? Veya Afrika kıtası Kuzey Afrika ve Afrika olarak niye ikiye ayrılmıştır da biz o kıtayı bir bütün olarak görmeyiz? Hem çok heyecanlı hem çok gururluyum böyle bir ilki başlatabilmekten dolayı. Şimdiye kadar başörtüsü yasağıyla mücadele etmek, onu hayatımızın en önemli hedefine koymak mecburiyetinde kalmış olmak başka şeylere bakmaya imkan vermedi. Şimdi hem Türkiye için hem doğu ve batıyı birleştiren Türkiye için, hem küresel köy için daha adaletli bir dünya için postkolonyalizmi araçsallaştıracağız. Buna katkım olacağı için çok mutluyum.

FADİME ÖZKAN / STAR 

Etiketler: , ,
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim