• BIST 83.067
  • Altın 146,397
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • Ankara -3 °C
  • İstanbul 5 °C
  • Konya -3 °C
  • Antalya 6 °C
  • Diyarbakır -1 °C
  • Erzurum -22 °C
  • İzmir 3 °C
  • Rize 1 °C

Materyalist emperyalizmin sivri mızrağı: NATO

Selâhaddin Çakırgil

60. yılında, -başkomutanı ve başfedaîsiyle- materyalist emperyalizmin sivri mızrağı: NATO

Amerikan Başkanı Barack Hussein Obama, Türkiye"ye geldi..

Obama"dan önce de, Amerikan başkanları geldi ülkemize.. Ama, sayıları sınırlı.. Gen. Grant, Gen. Eisenhower, (baba) G. Bush, Bill Clinton ve (oğul) G.W. Bush..

Osmanlı ülkesine ilk gelen Amerikan Başkanı Grant imiş..

Amerikan siyasetinin en ünlü özgürlükçü liderlerinden Abraham Lincoln"ün başkanlığı zamanında köleliğin kaldırılması konusunda bu ülkede, köleliğin kaldırılmasını isteyen Kuzeyli eyaletlerle, köleliğin devamını isteyen Güneyli eyaletler arasında meydana gelen derin ihtilaflar, 1860-63 arasında  üç yıl süren  bir iç savaşa dönüşmüştü.. Bu savaştaki Kuzeyli güçlerin muzaffer komutanı General Grant, daha sonra, Amerikan Başkanı olmuş ve 1878"de, tam da, Osmanlı"nın Rusya karşısında (Hicrî-Rumî 1293"de)  aldığı o meş"ûm "93 Harbi" yenilgisinin ortasında, İstanbul"a gelip, Sultan II. Abdulhamid"le görüşmüş..

Ama, o zamanlar devlet olarak kuruluşunun  henüz 100. yılını yeni tamamlamakta olan Amerika"nın dünya siyasetindeki etkinliği sınırlı olduğundan, bu ziyaretin zihinlerde kalır bir tesiri görülmemiş..

TC döneminde ise, ülkemize gelen ikinci Amerikan Başkanı,  (2. Dünya Savaşı"nın Müttefik Orduları Başkomutanı olan ve 1952"de Cumhuriyetçi Parti"den Amerikan Başkanlığına seçilen) Gen. Dwight  Eisenhower olmuştu ve o, Aralık-1959"da, soğuk bir kış gününün öğle sonrasında, üstü açık bir arabayla geçmişti;  iki tarafında Celâl Bayar ve Adnan Menderes"le birlikte Dışkapı - Ulus- Kızılay üzerinden Çankaya"ya..

Kızılay"da bütün okulların öğrencileri gibi bizleri de anacaddenin iki tarafında ön plana dizmişler, ellerimize Amerikan bayrakları tutuşturulup, o kavurucu soğukta, hançerelerimizin var gücüyle, "I love you IKE" (Seni seviyoruz IKE / Ayk!) diye bağırttırılmıştık.. (IKE /Ayk, Eisenhower"in Amerikan halkı arasındaki lâkabı idi..)

30 yıl aradan sonra sonra gelen bir diğer Amerikan Başkanı ise,  (baba) George Bush idi; 1990"da gelmişti, Turgut Özal zamanında.. O zaman, Mes"ud Yılmaz Başbakan, Erdal İnönü Ana Muhalefet lideri ve  Süleyman Demirel ise, üçüncü parti durumunda olan DYP"nin genel başkanı idi.. Buna rağmen, Bush, E. İnönü ile, sadece 20 dakika görüşmüşken, küçük partinin lideri olan S. Demirel"le 65 dakika görüşmüş ve bu nicelerince, Amerika"nın gözünde "Türkiye"nin gelecekteki liderinin Demirel olarak görüldüğü"  şeklinde yorumlanmış ve ilginçtir, gelişmeler de o çizgide gelişmişti..

Daha sonraki ziyaret ise, Bill Clinton"un ziyareti idi ve Büyük Marmara Depremi sonrasına rastlamıştı.. Daha sonra da, 2004"de İstanbul"da yapılan  NATO Zirvesi dolayısiyle G. W. Bush"un ziyareti..

 

*

Obama"nın mazlumiyet kökleri, Amerika"ya antipatiyi azaltacak mı?

 

Özellikle G. W. Bush döneminde daha bir saldırganlaşan Amerikan emperyalizmi yüzünden, dünyadaki Amerikan karşıtlığının zirve yaptığı ve bu konuda Türkiye kamuoyunun da en yüksek noktayı oluşturduğu ve dünyayı zorbalıklarla, saldırılarla, bombalarla düzeltebileceğinin sanıldığı bir dönemin, Obama"nın başkanlığı döneminde devam etmemesi temenni olunur..

Henüz 40 yıl öncelerde, beyazların bindiği otobüslere, beyazların gittiği restoranlara bile alınmayan bir siyah insanı, geçmiş asırlardaki kölelerinin günümüzdeki bir temsilcisini başkan olarak seçebilen Amerikan halkının sergilediği zihniyet değişimi, devrim çapındadır..

Obama "siyahî"liğinin ötesinde, Kenya"lı müslüman bir babanın oğlu olmak gibi bir özellik de taşıyor.. O, çocukluk yıllarında, üveybabası"nın ülkesi olan Endonezya"da, hattâ müslüman okullarında/ medreselerinde bile okumuş birisi olmasına rağmen,  bir Amerikan vatandaşı olan annesi tarafından hristiyan olarak büyütülmüş; Amerikan"nın en seçkin üniversitelerinde okutulmuş, yani derisinin rengi siyah olmakla birlikte, duygu ve düşünceleriyle iyice amerikanize edilmiş.. Ama,  o bütün bu şekillendirmelere rağmen, babasının kendisine verdiği Hussein adını taşımaya da özen gösterecek dikkatte..

O, muhakkak ki, kendisini Amerikan emperyalizminin kaptan köşküne taşıyan mekanizmanın yol haritasından uzak bir çizgi de izleyecek değildir.. Buna rağmen, emperyalizm lokomotifini, selefi G. W. Bush gibi, önüne gelen heryere ve her topluma toslayacak şekilde davranmıyacağının, en azından lafzen çatışmacı bir zihniyet taşımadığının işaretlerini de vermekte..

Bir güçperest-emperyalist mantığı taşıyan selefi Bush"un 8 yıllık Başkanlığı döneminde bütün dünyayı daha bir kan banyosuna dönüştürerek netice almayı hedefleyen o mütekebbir ve müstekbir uygulamalarından ders alıp almadığını önümüzdeki dönem gösterecek.. Ama, Bush"un o fir"avnî tavırlarından geriye, çöküntüye yüztutmuş bir sosyo-ekonomik yapı kaldığını, hattâ, kapitalizmin bayrakdarı olan Amerikan emperyalizminin bugün,  kapitalizmin iflasını bayrağını çeken bir duruma düştüğünü sadece Obama değil, bütün dünya da gördü, görüyor..

 

*

Obama işe başlarken, ilk resmî dış gezisini niye Türkiye"ye yaptı?

 

Obama"nın, ilk gezilerinden birini Türkiye"ye yapmış olması çok sıradan bir olarak görülmemelidir..

Bu, onun, Türkiye"nin bölgede ve dünyadaki gücünü ve oynayabileceği rolü anlamış olmasına hamledilebilir..

Özellikle, daha Ocak-2009 sonunda Davos"ta Türkiye Başbakanı Tayyîb Erdoğan"ın, siyonist İsrail rejimi C. Başkanı Şimon Peres"i, Gazze"deki son barbarlıkları dolayısiyle, her türlü diplomatik teamülün dışına çıkarak, "Siz ancak öldürmeyi çok iyi bilirsiniz.." diye azarlamasının hemen ardından, önce Amerikan Dışbakanı Hillary Clinton"ın ve şimdi de Amerikan Başkanı Obama"nın Türkiye"ye gelmesi, genelde beklenenin dışında bir tavırdı..

Çünkü, Osmanlı"nın son yüzyılıyla TC"nin dış siyasetine yön veren ve Duvel-i Muazzama veya Super Güç sayılan / sanılanlar karşısında hep aşağıdan almayı gerekli gören bir "monşerler diplomasisi"nin beklentisine göre, Türkiye"nin dışpolitika geleneği, Başbakan Erdoğan"ın Davos"taki davranışı ile temelden tahrib edilmişti ve  bundan sonra, artık,  Türkiye"nin, hele de yahudi lobisinin oldukça güçlü- etkili ve yönlendirici olduğu bilinen Amerika"da kendisine muhatab bulamıyacağına dair yaygın yorumlar yapılmaktaydı..

 

Halbuki, bu beklenenin tersine bir durum ortaya çıkmıştı.. Belki de, bir gerginliği mukabil bir gerginlikle değil, bir tebessümle, mülayemetle, övgüyle geçiştirmek ve  etkisizleştirmek taktiğine başvurulmuştu...

Evet, Amerika NATO dünyasının başkomutanıydı, ama, Türkiye de, NATO ittifakı içinde, Amerika"dan sonraki en büyük orduyu besleyen bir ülke olarak, 60 yıla yakın bir zamandır başfedaî konumundaydı.. Bir Başkomutanın, ne kadar güçlü olursa olsun,  komuta edeceği ve komutlarını emirlerini, planlarını sadakatle yerine getireceğinden asla şüphe etmediği bir güce ihtiyaç duyacağı ve öyle bir gücün gerekliliği de açıktı.. O halde, Türkiye ve hattâ Ortadoğu halklarının kamuoyunda, son 5-6 yıldır etkili bir siyaset adamı olarak sahnede yerini koruyan ve daha bir süre de koruyacağı tahmin olunan bir Tayyîb Erdoğan"ın bu konumunu, tahrik edici hamlelerle değil, okşamalarla geçiştirmek yolu denenebilirdi..

Bu ilgi ve ziyaretin bu anlayışla planlandığını düşünmemek için hiçbir delil de olmasa gerek..

 

Bunun ziyaretin neler getireceğini şimdiden kestirmek zor.. Ama, Türkiye"nin yöneten kadronun, geçmiştekiler kadar teslimiyetçi olmadığı ve çetin bir yönetim kadrosu olduğu da hissediliyor, emperyalist dünya tarafından.. Yani, bu açıdan bakıldığında, Tayyîb Erdoğan"ı yakından tanıyanlar, onun geldiği iktidar makamlarındaki tavırlarında, kendi fikrî ve kalbî dayanaklarını ve hedeflerini asla unutmadığına ve belki taktik olarak bazı ertelemeler yaptığını düşünerek, bu gibi uluslararası ilgilerden de etkilenmiyeceğini belirtmektedirler..

İnşaallah, bu beklentiler hayal kırıklığına dönüşmez..

 

*

"Dayatma barış", "dayatma savaş"ın sürdürülmesinden daha zor..

 

Onmilyonlarca insanın can vermesine vesile olan Birinci Dünya Savaşı"ndan sonra, bir daha böyle "global savaş"lar olmasın diye ve o bu gibi savaş ihtimallerini bertaraf etmek için, (Cemiyet-i Aqvâm /Kavimler Cemiyeti) diye bir beynelmilel teşkilat oluşturulmuştu..

Ama, bu uluslararası kuruluş, fazla etkili olmadı..

Çünkü, Birinci Dünya Savaşı"nı uluslararası hukuk açısından bitiren Versailles Andlaşması, bir barış getirmekten çok, ünlü tabirle, "Barışı Yok Eden Barış" mahiyetindeydi.. Hukuka, adâlete dayanan çözümler yerine, güce dayalı dayatmalar sözkonusu idi ve bu dayatmaları kabul edenlerin, ele geçirdikleri ilk fırsatta buna karşı çıkmayı deneyecekleri açıktı..

Çünkü, "dayatma barış"ın sürdürülmesi, "dayatma savaş"ın sürdürülmesinden daha zordur..

 

Nitekim, o ilk dünya savaşını takib eden dayatma barış, gerçek barışı getiremiyecekti.

20 sene geçmekteyken,  İkinci Dünya Savaşı"nda patlak verdi.. Ve 50 milyondan fazla insan daha can verdi.. Ve savaşın galiblerince, yeni bir savaş olmasın, ama, kendi kazanımlarını korumayı da öne çıkaracak şekilde yeni bir beynelmilel teşkilat geliştirilmek istendiğinden,  "Birleşmiş Milletler /United Nations (UN)" teşkilatı  kuruldu.. Ama, bu BM teşkilatının asıl karar organı olan Güvenlik Konseyi"nde ise, İkinci Dünya Savaşı"nın galibi olan 5 ülke (B. Amerika, İngiltere, Sovyetler Birliği, Rusya, Fransa ve Çin)  kendilerine geri alınamaz bir şekilde verdikleri "daimî  üyelik" statüleriyle, dünyayı halkları ve ülkelerinin iradesini esir aldılar.. Çünkü, BM"nin veya Güvenlik Konseyi"nin aldığı her bir kararı, 5 ülkeden birisi veya herbirisi, kendi menfaatlerine aykırı gördükleri anda, "veto" edebiliyor ve etkisiz hale getirebiliyor.. 60 yıllık uygulamada, bunun yığınla örnekleri vardır..

Ama, bu arada, Stalin Sovyetleri, bir anda Doğu Avrupa"yı da yutuvermiş ve yerli komünistler eliyle kukla hükûmetler kurmuş; kapitalist Batı, zafer sarhoşluğu içindeyken,  komünist Doğu emperyalizmi bir adım öne geçmişti..

 

60. kuruluş yıldönümü kutlanan işbu NATO nedir?

 

İşte o zaman, kapitalist dünya kendisini Hür Dünya diye isimlendirdi ve birlikte kazandıkları savaştaki müttefiklik durumlarını kısa zamanda unutup, Sovyetler"i komünist diktatörlük ve onun kontrolüne giren ülkeleri komünizmin pençesine düşen, esir halklar ve ülkeler diye isimlendirerek, iki taraf arasında aşılmaz bir perde, -ilk kullanan Churchill"in deyimiyle- bir "Demir Perde" oluştuğunu ilan etti..

Böyle olunca da, o "barbar/ vahşî ve ateist-komünist saldırganlığa karşı, cici kapitalizmin "Hür Dünya"sı nasıl korunabilir?"in arayışı, ortaya 1949"da, bir askerî savunma paktını çıkardı:  Kuzey Atlantik Andlaşması Teşkilatı (North Atlantic Treaty Organisation- NATO)

NATO üyeleri, jandarma güçleri hariç, bütün askerî güçlerini merkezi Bruksel"de bulunan NATO Başkomutanlığı emrine veriyorlardı. Buna göre, hiçbir üye ülke NATO Başkomutanlığı"nın bilgisi olmaksızın, silahlı güçlerini dış ve iç ihtilaflarda asla kullanamıyacaklarını taahhüd ediyorlardı.. Böylece Türkiye de, ordusunun yüzde 5 kadarını teşkil eden jandarma gücü hariç, ordusunun yüzde 95"ini NATO"nun emrine veriyordu..

Silahları da, Amerikan silah sistematiği oluyordu, tabiatiyle.. Ve üye orduların subaylarının askerî ve teknik eğitimi de Amerikalılarca veriliyordu.. Keza, ordunun üst kademelerindeki tayin ve terfilerde bile NATO Başkomutanlığı (yani B. Amerika) etkili oluyordu.. (Böylece de, bütün askerî darbelerin Amerika"nın bilgisi ve "okey"i dahilinde olduğunu söylemek bir kuru idida olmayacaktır.. Keza, Çevik Bir"in Somali"deki NATO kumandanlığına getirilmesinin, Çevik Bir"i bizzat Amerikalıların ismen taleb etmesiyle gerçekleştirilmesi ve onun sivrilmesinin bu bu şekilde sağlandığının hatırlanması gerekir.. Aynı şekilde, hattâ, TSK Genelkurmay Başkanlığı"na kimlerin geleceği konusunda da,  NATO Başkomutanlığı"nın etkili olduğu unutulmamalıdır..)

 

*

Halkı müslüman olan Türkiye"nin bu hrıstiyan oluşumunda işi neydi?

 

Bu savunma paktı, gerçekte, Kuzey Atlantik bölgesinin savunulması için oluşturulduğunu ismiyle ortaya koyduğu gibi,  "hristiyanî bir birlik" olduğunu da bayrağına, yıldız şeklinde bir Haç işareti yerleştirerek ortaya koymuştu..

Yani, bugün Türkiye"nin müslüman halkından ve o inanç kaynağından beslenen bir sosyo-kültürel bünyeye sahib oluşundan rahatsız olduklarını dile getiren AB ülkeleri, kendilerinin nasıl bir dinî tarafgirlik içinde olduklarını görmüyorlardı.. Halbuki, aynı AB ülkeleri, 50-60 yıl öncelerde, Sovyet komünist saldırganlığına karşı, dünlerde, kendi menfaatlerini koruttukları sürece, Türkiye"ye yakın ve sıcak bakan Avrupa ülkeleri, kapitalizm-komünizm sistemleri arasındaki Soğuk Savaş sona erdikten sonra, bugün, niçin Türkiye"den uzakta durmaya çalışıyorlar?

Evet, bu sorulabilir..

Ama, daha da önemlisi.. Müslüman bir halkı ve  ve inançtan kaynaklanan derin bir sosyo-kültürel yapısı olan Türkiye"nin NATO"da işi neydi? Ve, Türkiye dışlanacağını bildiği- bilmesi gereken bir NATO"ya niçin ve nasıl girmişti?

TC rejimi, henüz  İkinci Dünya Savaşı sona erip, NATO"nun kurulmasını gerektiren şartlar ortaya çıktığında, henüz 25 yıllık bir rejimdi ve 25 yıllık ömrünün tamamı, dârağaçlarıyla, zindanlarla, işkencelerle, en katı ve kanlı jakoben/ tepeden inmeci devrimler içinde geçmişti..

 

Halk, "Birinci Dünya Savaşı"nda, maddeten zâten, parçalanmış yıkılmış ve yorgun, tâkatsiz iken, bu devrimlerle kemalist devrimlerle rûhen de bütünüyle esir alınmıştı..

Rejimin kendine ülkeyi korumak için maddî gücü olmadığı gibi, halkına da güveni yoktu..

O güçsüzlüğü bilen-hisseden Stalin, Türkiye"den taleblerini, tehdid havasında dile getirmeye başlamıştı..

Bu taleb ve tehdidlere karşı, TC rejimi, kendisini Amerika"nın kucağına atıyordu.. Ve B. Amerika da, o sırada Washington"da ölen Türkiye büyükelçisinin cenazesini göndermek bahanesiyle, Missouri Zırhlısı"nı İstanbul"a gönderiyor ve bu zırhlı İstanbul Limanı"na girdiği gün, Hükûmet resmî tatil ilan ediyor ve halk kitleleri, Stalin"in tehdidine karşı, kendisine bir Amerikan şemsiyesi bulmuş olmanın sevincini yaşıyordu..

Ama, Türkiye"nin bu şemsiyenin bedelini ödemesi gerekiyordu..

Ve o sırada, Kore"nin kuzey ve güneyinde, komünist Kuzey ile kapitalist Güney arasında, dünyanın bütün ideolojik güçlerinin yerini aldığı için artık iç-savaş denilemiyecek bir uluslararası savaş patlak veriyordu..

Türkiye de bu savaşta, komünist emperyalizme karşı kapitalist emperyalizmin bir yanında yerini almış ve büyük bedeller ödemiş ve hele de Amerikan ordularını güç durumlardan kurtarmak için Kunuri"deki çetin savaşlarda ağır kayıplar vererek girdiği çetin savaşlardan sonra, yani, Türkiye"nin NATO için bir "başfedaî"  olabileceği kabiliyeti görülünce, NATO"ya girmek isteği, 1954 yılında kabul edilmişti..

NATO giderek güçlenip yayılırken, komünist Doğu Bloku da, Varşova Paktı adıyla mukabil bir askerî savunma paktı kuruyor ve Soğuk Savaş şartlarının dünyasını bu yolla dengede tutmaya çalışıyordu..

 

Türkiye NATO"ya girdikten sonra, zamanın C. Başkanı Celal Bayar ile İsmet İnönü görüşürken, Bayar, "Paşam, NATO"ya girmekte geç kaldık.." der..

İsmet İnönü, "Celal Bey, aldılar da mı girmedik?" diye karşılık verir..

TC rejimi, kendisinin öncesindeki yaklaşık 100 yıllık bir tarihî arka-planın da sevkıyle, Türkiye"nin her ne pahasına olursa olsun, Avrupa"ya, Batı"ya bağlanması gerektiğini planlamıştı..

Bunu yaparken, kemalist/ laiklerin hesabı, müslüman halkın inancından uzaklaştırılacağı hayaline dayanıyordu..

Ama, bu yoldaki 80-90 yıllık katı uygulama, geri tepmiş ve tam tersi istikamette, müslüman halkın giderek daha bir şuûrlanması sürecine yöneldiği gerçeğiyle karşılaşılmıştı..

AB üyeliği için, Türkiye"nin 1963"de imzaladığı Ankara Andlaşması sırasında, zamanın TC başbakanı İsmet İnönü"nün, "Bu andlaşma, sıradan bir ekonomik andlaşma değil,  bizim 200 yıl süren hayallerimizin gerçekleşmesi ve bir daha kopmayacak şekilde Avrupa"ya bağlandığımızın belgesidir.." deyişi, asıl hedefin ne olduğunu, yine onun 40 yıl önce 1923"de imzaladığı Lozan Andlaşması"ndan daha da sarih, net olarak ortaya koyuyordu..

Ama, hem Türkiye"deki kemalist/laikler ve hem de AB ülkeleri, aradan geçen zaman içinde, müslüman halkın kendi öz kimliğine daha bir şuûrlu yönelmesinden tedirgin olduğundan, yol tıkanmaya çalışılıyor.. Çünkü, bugün 500 milyonluk AB içinde, yüzde 5"i bile bulmayan topluca 20-25 milyon kadar müslümanı bile eritememenin korkusunu yaşıyan AB karar merkezleri, yarınlarda 75 milyonluk bir Türkiye"nin üye olması halinde, Avrupa nüfusunun yüzde 20-25"inin müslüman olacağından dehşete düşmektedirler..

Bu yüzden AB ülkeleri, Türkiye"nin üyeliğine karşı çıkarken, NATO"nun bekçiliğinin sürmesini de istemekte.. Çünkü, Türkiye"nin NATO içinde, beslediği dev askerî gücüyle, dünyanın başka yerlerinde, Batı değerlerine koruculuk ve fedaîlik yapması,  ve bunu yaparken de, "başfedaî" diye övülmesini hedeflemektedirler.. Çünkü, NATO içinde, Amerika"dan sonraki en büyük ordu gücü, 800 binlik gücüyle Türkiye"ye aiddir.. 

Bir diğer deyimle, Başkomutanlığının sadece Amerika"lılara aid olduğu ve bazı birimlerde bazı komutanlıklar başka ülkelere verilse bile, o zaman da onların emri altına Amerikalı komutanların verilemiyeceğinin pratik olarak 60 yıldır sergilendiği bir NATO"da,  "başfedaî"liğin Türkiye"ye verilmesi Batılılar için rahatsızlık verici bir durum değildir, tabiatiyle..

 

*

NATO komünizmin yayılmacılığına karşı kurulduysa, bugün hâlâ niye var?

 

Bu arada unutulmaması gereken bir değ diğer nokta da du şudur:

Sovyet komünist İmparatorluğu 1990"da çöktükten sonra, tabiatiyle, Varşova Paktı da çökmüştü..

1990"da, Sovyetler Birliği ve komünist Doğu Bloku ve de onun NATO"ya karşı oluşturulan Varşova Paktı da dağılınca..

Artık NATO"nun da mânâsının kalmadığı ve sona ermesi gereği düşünülmeye başlanmıştı..

Nitekim, 1991"de Napoli- NATO Zirvesi"nde, Almanya Federal Başbakanı Helmut Kohl"ün de iteklemesiyle, Fransa C. Başkanı Mitterand, "Varşova Paktı dağılınca, NATO"ya gerek kalmadığını ve Avrupa"nın kendi güvenliğini kendisinin karşılayabileceğini" söylediğinde..

Bu isteğe karşı Amerikan Başkanı (baba) Bush, ilk gün, "İstenmediğimiz yerde durmayız.." diye mukabelede bulununca, AB liderleri sevinmişti, ama, hemen ertesi gün, aynı Bush, "Avrupa"nın bugüne gelmesinde ve korunmasında asıl sözsahibi biziz ve gidici de değiliz.." deyince, Almanya ve Fransa, geri oturmaktan başka bir şeye yapamıyorlardı..

Bugün artık, NATO pek tartışılmıyor Avrupa"da.. Hattâ, "Afganistan"da NATO"nun ne işi var NATO"nun?" diye de sorulmuyor..  Çünkü, NATO, dünya barışını korumak adına, kapitalist dünyanın tahakküm ve sömürüsüne hiçbir sınır tanımayacak şekilde, bütün dünyayı fiilen, kendi güvenlik sahası ilân etmiş bulunuyor..

Ve AB ve NATO ilişkileri bugün, ayrılmaları artık mümkün gözükmeyen bir "yapışık ikizler"  manzarası sergiliyor..

*

Kuruluşunun 60. yıldönümü dolayısiyle geçen hafta, Strassbourg"da yapılan NATO Zirvesi"nde Abdullah Gül de hazır bulundu.. Ve orada önemli gelişmeler de yaşandı..

Çünkü, yeni NATO Gen. Sekreteri de belirlenecekti ve Avrupa Birliği üyesi olan NATO ülkeleri, adaylarının Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen olduğunu açıklayıvermişlerdi..

Her ne kadar, Genel Sekreter"in, NATO"nun başkomutanlığı üzerinde hiçbir etkisi bulunmasa ve sadece, sivil görüşme ve yazışmalar gibi tipik sekreterlik hizmetlerini gören bir makam  olsa da, yine de önemsiz sayılamazdı.. Ve,  NATO"da Genel Sekreter olmak için, bütün üye ülkelerin oy birliği gerekiyordu.. Yani, Türkiye"nin de ona "Olur" demesi gerekiyordu..

Halbuki, 4 sene öncelerde, Tayyîb Erdoğan, Kopenhag"da Rasmussen"le görüşüp, PKK"ye destek veren ve Türkiye"nin kürd bölgesine yönelik etkili yayınlar yaptığı düşünülen bir tv. kanalının Danimarka"dan yayın yapmasına izin verilmemesini istemiş ve bu görüşmeden sonra, birlikte açıklama yapmak üzere, medya temsilcilerinin karşısına çıktıklarında ise, o tv. kanalı muhabirinin -Erdoğan tarafından orada olmamasının istenmesine rağmen- ona da izin verildiğini görülünce, Tayyîb Erdoğan derhal o mekanı terketmiş ve Rasmussen"in "ikiyüzlü hareket ettiğini, güvenilmez olduğunu"  belirtmişti..

Bunu, daha sonra Resul-i Ekrem (S)"i temsil ettiği ileri sürülen bir takım karikatür saygısızlıklarının yine Danimarka"da tezgahlanması izledi.. Tayyib Erdoğan, Rasmussen"in bu duruma da seyirci kalmamasını ve halkı müslüman ülkelerin elçilerini toplayarak kendisinin ve hükûmetinin bu saygısızlıkları benimsemediğini belirtmesini taleb etmesine rağmen, Rasmussen yine oralı olmamıştı..

Şimdi ise.. İşte top Türkiye"nin, daha doğrusu Tayyîb Erdoğan"ın eline geçmişti.. Ve o da, NATO"nun barışın istikrarına hizmet etmek hedefi açısından, Rasmussen"in sabıkasının adaylığa uygun olmadığını, ona olumlu bakmadığını söyleyiverince.. NATO dünyası afalladı..

Onun bu görüşünü Abdullah Gül"e soranlar, ondan da, "Türkiye"nin sözü tektir.." cevabını alınca.. Konu daha da derin bir bunalıma dönüşmenin eşiğindeyken..

Diplomatik trafik hızlandı..

AB"nin lokomotifi durumundaki Almanya ve Fransa adına, Angela Merkel ve Nikolas Sarkozy, Türkiye"nin bu yöndeki taleblerine kulak tıkamak yoluna yöneldiler..

 

Ve konu tamamen tıkanmaya doğru ilerlerken, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi"nin Tayyîb Erdoğan"la uzun telefon görüşmeleri ve sonra devreye bizzat Obama"nın girip, Abdullah Gül ile bir saat kadar bir uzuun görüşme yapması ve daha sonra Tayyîb Erdoğan"la telefon görüşmesini müteakib, Türkiye bazı taleblerinin kabul edilmesi şartiyle, Rasmussen"e şartlı olarak "evet" diyeceğini açıkladı..

Türkiye"nin taleb ve Obama"nın da yerine getirileceğini taahhüd ettiği konular şunlardı:

*NATO Gen. Sek. Yardımcısı, bir TC temsilcisi olacaktı. Ve onun imzası olmadan, Genel Sekreter"in yetkisi geçerli olmayacaktı..

*Bu yardımcı aynı zamanda, NATO Gen. Sekreteri"nin Vekili de olacaktı..

*Rasmussen, karikatür konusundaki saygısızlığı paylaşmadığını dile getirecekti..

*Ve Afganistan"daki NATO güçlerine de TSK"dan da bir komutan da komuta edecekti..

 

Bunlar Obama tarafından da taahhüd edilince, Türkiye, Rasmussen"e "Olur" dedi..

Bu durum, Avrupa"da Tayyib Erdoğan"ın güç gösterisi yaptığından fırsatçılığına ve Türkiye"nin daha fazla şımartılmaması gerektiğine kadar, geniş bir yelpazede değerlendirildi..

Nitekim, Fr. gazetesi LE FIGARO Erdoğan'ın, "zirve sırasında veto tehdidiyle güçlü siyaset adamı karakterini yine gösterdiği" yorumunu yapıyordu.. Bir diger Fransız gazetesi LIBERATION ise, NATO Genel Sekreterliği konusunda 5 Nisan 09 günü, Türkiye'nin "değersiz süs eşyaları" karşılığında Rasmussen'e "olur" demek zorunda kaldığını yazıyordu..  Liberation, "Türkiye dışındaki NATO üyesi devletler, ittifakın 60. yıldönümü kutlamalarının bu tartışmayla gölgelenmesinden hoşnut kalmadılar. Sonuçta Türkiye bazı tâvizler karşılığında geri adım attı. Ancak olay can sıkıcı: İlk defa bir NATO üyesi, genel sekreter tayini konusunda veto hakkını kullanma tehdidinde bulundu. Bunu, NATO'nun savunduğu tüm değerlerle çelişen dini gerekçelere dayandırarak yapan da bir Müslüman ülkeydi. Avrupalı diplomata göre Türkiye kendi ayağına kurşun sıktı" ifadelerini kullanıyordu..

*Türkiye"nin "olur" dememesi durumunda, hem de 60. yıl şenlikleri, ve törenlerine üzerine koyu bir gölge düşecekti..

Ancak, Obama"nın taahhüd etmesine rağmen, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen ülkesine dönüşünün ardından TV2 kanalına verdiği röportajda çark edecekti..
Rasmussen, TV2"de yayınlanan beyanatında, “kendimi türkler"e satmadım.
Onlara boyun eğmedim. Roj TV"nin kapatılması gibi bir söz vermedim. Bu, Danimarka mahkemelerinin verebileceği bir karardır. Bazen yüz yüze gelmek iyidir. Türklerle yüz yüze geldim ve onları ikna ettim” ifadelerini kullanıyordu..
Buna karşı, zirvede süren kriz sırasında Başbakan Erdoğan"la uzun bir telefon görüşmesi yapan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ise, Rasmussen"in sözlerinin tam aksi yönde konuşuyor ve  “Rasmussen görüşmeler sırasında Roj TV konusunda Türk tarafına sözler verdi. Bu kanalın Kopenhag"daki merkezinin ya kapatılacağını ya da bir başka ülkeye taşınması için baskı uygulayacağını söyledi. Türkiye Rasmussen"i kabul etmek için garantiler istedi, garantileri aldı.” diyordu..

"Obama taahhüdü" adına, Kenan Evren gibi, yine oyuna mı gelindi?

Bu gibi diplomatik taahhüdlerin ne kadar tutulduğu ve tutulacağı, söz alan tarafın gücüne ve aldığı sözden dönülmesi halinde güçlü yaptırımları ortaya koyabilmesine bağlıdır.. Bir örnek olarak belirtmek gerekirse, Türkiye"nin 1974- Kıbrıs Çıkarması"ndan sonra Yunanistan"ın NATO"dan çekilmesi ve daha sonra dönmek istediğinde ise, Türkiye "Olur" vermeyince; deyiş macerası hatırlanabilir..

1980 Askerî Darbesi"nden sonra, ise, Kenan Evren yönetimi Amerika"nın ricası ve Yunanistan  adına bir takım taahhüdlerde bulunması üzerine, Yunanistan"ın NATO"ya dönüşü için, "Olur" vermiş ve o taahhüdler buharlaşıvermişti.. Halbuki, Evren"e verilen taahhüdlerde, Yunanistan"ın Ege üzerinde uluslararası serbest uçus hatlarına müdahale etmiyeceği ve karasularını 6 milden 12 mil"e çıkarmıyacağı belirtiliyordu..

Ama, ne zaman ki, Türkiye"den "Olur" aldı; hemen arkasından, Yunanistan, yıllar boyu Türkiye"ye sıkıntılar çıkardı.. Bu sıkıntılar, ancak, son dönemdeki iyi münasebetler sâyesinde, terkedilmiş gözüküyor..

Şimdi, Rasmussen"in NATO Genel Sekreteri  olmak için verilen taahhüdler de aynı şekilde güme gidebilir.. Bu durumda, asıl ahde vefa imtihanından geçeccek olan  Obama olacaktır.. Çünkü, onun taahhüdü olmasaydı, bu maceranın nasıl biteceği bilinmese de, kuruluşunun 60. yılında, NATO derin bir iç kriz ve güven bunalımı yaşayacaktı.. 

Ve bütün bunlar sür"atle gelişirken..

İstanbul"da 6-7 Nisan günlerinde toplanan "Medeniyetler İttifakı Forumu"na BM. Gen. Sekreteri Ban Ki Moon"dan İspanya Başbakanı Rodrigez Zapatero ve İİC eski cumhurbaşkanı Muhammed Khâtemî"ye kadar uzanan bir çizgide, uluslararası çapta çok büyük bir katılım gerçekleşti.. Ve bu Forum"a yeni NATO Gen. Sekreteri olarak bizzat Rasmussen de katıldı ve beklenen özür dileme yerine, İslam Peygamberi"ne ve müslüman toplumlara ve İslam"a saygılı olduğundan sözetmekle yetindi ve ifade özgürlüğünün vazgeçilemezliğinden ve sansürün faydasızlığından ve amma, bu özgürlüğün başka dinlere ve toplumlara saygısızlık için  kullanılmaması gerektiğinden sözetti.. Rasmussen bu arada Türkiye"nin şikayetçi olduğu tv. yayınının "terör örgütü PKK ile doğrudan o doğruya irtibatını bilmediğinden ve bu belirlenirse, o tv. kanalının kapanabileceği"nden sözetmekteydi..

Obama, taahhüdlerini yerine getiremezse, Türkiye, Kenan Evren"in geldiği oyuna, 25 yıl sonra tekrar gelmiş sayılabilir.. Bu da, aradaki güven bunalımını daha bir derinleştirir..

*

(-Başkan değil- Amerikan Başkanı Barack Hussein Obama"nın Türkiye gezisi sırasında söylediklerine de bir sonraki yazıda değinelim, inşaallah..)

haksöz

Bu yazı toplam 2388 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim