• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Ankara 22 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Konya 21 °C
  • Antalya 27 °C
  • Diyarbakır 24 °C
  • Erzurum 15 °C
  • İzmir 24 °C
  • Rize 21 °C

Kısa kısa alıntılar ve değiniler..

Selâhaddin Çakırgil

Kısa kısa alıntılar ve değiniler..

1- Pakistan"a yardım etmek isterken, dikkatli olmak...

Bugünlerde planda, Pakistan"daki sel felaketiyle ilgili bir proğram dahilinde, Pakistan"a gitmem gerekiyordu.. Ama,  Frankfurt"taki Pakistan Konsolosluğu, uluslararası seyahat belgemde kendisine göre noksan zannettiği bazı gerekçeleri delil göstererek ve yapılan izahları anlaşılmaz bir tutumla görmezlikten gelerek, vize vermekten kaçındı.. Halbuki, başka ülkelere gidip geliyorum ve hattâ, aynı seyahat belgesiyle, daha 2,5 ay önce taa Balkanlar"a kadar uzanmıştım..

Kısaca, Pakistan"a gidemedim.. Halbuki, çeyrek yüzyıl sonra aynı yerlerde tekrar gözlemlerde bulunma imkânımın da olabileceğini düşünmüştüm..

Bu vesileyle, Pakistan"daki halkın maruz kaldığı korkunç sel felaketi karşısında imkanlarımızı olabildiğince seferber etmemiz gerektiğini tekrar hatırlatmalıyım..

Hacca giden yüzbinlerce müslüman, gereksiz ve lüks harcamalardan kaçınıp tasarrufta bulunarak, arttırdıklarını Pakistan"daki bu felaketzedelere ulaştırsalar; o bile, büyük bir yardım olur..

Bu arada belirtmeliyim ki, çoğumuz, konuyu basit bir sel felaketi sanıyorlar.. Halbuki, kuzeyden güneye, yaklaşık 1 200 km. boyunca, ve en dar yerinde 60 km.  ve ortalama 150-200 km. genişliğindeki bütün bir Pencab Vâdisi"ni baştan başa yıkıp geçen ve son 90 yıl boyunca bu bölgede emsali yaşanmamış ve 175 milyonluk Pakistan"ın en azından 15 milyonluk dev bir kitlesinin hayatını silip süpüren bir felaket.. Yani, öylesine geniş bir coğrafyada, öylesine korkunç bir sel felaketine karşı, en güçlü ülkelerin bile alabileceği tedbirler sıfırlanabilir.. (Unutmayalım ki, 5-6 sene önce, B. Amerika"da New Orleans"da meydana gelen tayfunda, on binden fazla insan sular içinde kalmış ve köpek balıklarına ve timsahlara yem olmuştu..)

Böylesine büyük felaketlerde yapılan yardımlar ne kadar çok olsa bile, yine de az olacaktır.. Bu felaketin yıkım izlerini gidermek için, en azından 6-7  milyar dolar gerektiği belirtilirken, şu âna kadar ulaştırılabilen maddî yardımlar 700 milyon dolar civarındadır.. Yani, ancak onda bir mikdarında..

TC."de, hükûmetin de desteğiyle halktan toplanan yardımların 150 milyon dolara ulaştığı anlaşılıyor.. Ayrıca, (para yardımı dışı) aynî yardımlar da küçümsenmiyecek mikdarda.. Felaket bölgesine, ilk günlerde, refikası Emine Erdoğan başkanlığnıdaki bir heyeti gönderen Tayyîb Erdoğan"ın da önümüzdeki günlerde Pakistan"a gideceği açıklanmış bulunuyor...

İİC."den de İnqılab Rehberi Seyyîd Ali Khameneî"nin 100 milyon dolar gönderdiği açıklandı ve binlerce kamyon da aynî yardım malzemesi olarak yollarda..

Ama,  müslüman coğrafyalarından petrol zengini nice rejimlerin umurunda bile değil, Pakistan"daki bu facia.. Halbuki, ellerindeki o tabiî kaynak ve zenginlikler Allah"ın bütün müslümanları ve bütün insanları faydalandırmak için verilmiş bir emanet nimet durumundadır.. (Yazık ki, Pakistan"da cumhurbaşkanı durumunda bulunan Âsıf Ali Zerdarî, o felaket günlerinde bile Avrupa"daki gezisini yarıda kesmiyecek kadar bir vurdumduymazlık içindeydi.. Esasen, sadece bir bombalı suikasde kurban giden Bînezir Butto"nun eşi olmaktan başka bir özelliği olmayan ve o suikasdden hemen sonra yapılan bir seçimde, hissî etkenlerle seçim kazanıp cumhurbaşkanı da seçilen ve  dahası, yolsuzluklarıyla uzun yıllar hapiste yatan ve Pakistan"ın müslüman halkının başkanlığına yakışmayan, o halkın aslî değer ve emellerindern uzak bir kimse o..)

*

Hatırlayalım ki, 1970 Baharı"nda da, Pakistan"ın (o zamanki adıyla) Doğu Pakistan"da (Bengal Körgezi"nde) meydana gelen korkunç sel felaketinde de 750 bin kadar insan can vermiş ve bütün bir devlet düzeni alt-üst olmuş ve o felaketi hemen hiçbir devlet düzen ve otoritesinin tek başına gidermesi mümkün olamıyacağından, Doğu Pakistan, Batı Pakistan"dan 2 bin km. doğuda ve arada ise, bir düşman olan Hindistan bulunması yüzünden, hava ve kara yoluyla ulaşılması da mümkün olmayan ve deniz yoluyla ise, ancak 20 günde ulaşılabilen bir ayrı coğrafya olduğundan, ayrılıkçı fikirler daha bir patlak vermiş, Şeyh Mucib-ur"Rahman gibi bir ayrılıkçı liderin sivrilmesine de daha bir zemin hazırlamış ve o iki parçalı Pakistan devleti, kurulmasının üzerinden henüz  çeyrek yüzyıl bile geçmemişken, bir milyona yakın insanın can verdiği kanlı bir içsavaştan sonra, Doğu Pakistan"ın  Bangladeş adında yeni bir devlete dönüşmesiyle, bölünmüştü.. 

Pakistan bugün de, hele de bu büyük sel felaketinin ağır tahribatıyla daha bir sarsılan devlet otoritesinden sonra, yine derin bir sosyal karışıklık içindedir..  Ve bu kez bu zaafını gideremezse, yanıbaşındaki dev düşmanı olan Hindistan"a yem olmak durumunda kalacaktır..

Bu açıdan, Pakistan"a yapılacak yardımların her bir zerresi çok büyük ve hayatî önemi haizdir..

Pakistan halkının müslüman alması da elbette ayrıca ilgimizi daha bir çekebilir ve çekmelidir, ama, büyük bir felakete uğrayan bir insana veya halka, sırf din kardeşliği gerekçesiyle yardımcı olunması bile bir  İslamî bir davranış olamaz.. Çünkü, felaket zamanlarında, Allah"ın kullarına, dinlerini sorarak yardım eli uzatmak, İslam"ın şiarı olamaz ve değildir de.. Felakete veya zulme uğrayan, mağdur ve mazlûm insanlara, dininin, inancının, ideolojisinin, kimliğinin sorularak yardım yapılması insanî bir tavır olamaz.. 

Böyleyken,  bazı TC.  yöneticilerinin ve hattâ bazı "müslüman cemaat liderlerinin / kanaat önderleri"nin,  yapılması düşünülen yardımları konuşurken, "Onlar bize Kurtuluş Savaşı"nda yardım etmişlerdi, biz de onlara yardım edelim.." gibi bir mantık geliştirmeleri, çok kaba bir anlayış çıkarmaktadır ortaya.. (Yazık ki, Ahmed Davudoğlu"nın bile, Pakistan"a yardım konusunda konuşurken aynı yanlışa düştüğü görülmekte..) Kaldı ki, 1920"lerde Hind müslümanları vardı, Pakistan ve Bangladeş gibi ülkeler yoktu ve Hind müslümanlarının Anadolu müslümanlarına yardım yapanların çocukları da  da bugün sadece Pakistan"da değil, Bangladeş, Hindistan ve Keşmir"de yaşamaktalar..

*

Evet, bugünlerde muhtemel bir Pakistan gezisinin hazırlıklarıyla meşgul olurken, birçok konuya değinmek mümkün olamadı..

Ama, günler gelip geçerken, bazı konulara en azından kısaca değinilmesinde fayda olabilirdi..

Onun için, bazı konulara kısa kısa da olsa değinelim..

2- Laik rejimi sünnî müslümanların rejimi gibi göstermek ironisi..

Bir kısım alevî kuruluşlarının mecburî din dersine son verilmesiyle ilgili olarak yaptıkları gösterilerle ilgili olarak görüşleri sorulan (ve kendisi de bir alevî dedesi olan) Prof. İzzeddin Doğan, 11 Ekim günü CNN"de yayınlanan görüşlerinde, bir kısım din-iman tanımaz  ve alevîlikle de, İslam"la da ilgisi olmayan, kendilerini alevî diye tanıtan çevrelerin bütün alevîler adına gibi sanılmamasını hatırlattıktan sonra, kendilerinin asıl probleminin, Türkiye"de rejimin ve Diyanet"in sünnî bir uygulama içinde olduğunu açıklıyor..

Alevîler veya kendilerini alevî olarak gösterenler, yıllardır seslerini bu isim-sıfata sığınarak yükseltiyorlar ve seslerini yükseltemiyenler ise, neredeyse sünnî gibi gösteriliyor..

Halbuki, büyük kitle olan sünnî müslümanları kandırmak için yapılan birkaç atraksiyon, laiklerin diktatörlüklerini, iktidarlarını, tahakkümlerini sürdürmek için lâzım olan vergi vermek, askerlik yapmak, itaat etmek gibi yükümlülüklerin sürmesi için, onlara bir takım avantajlar sağlıyor gibi davranıyor..

Yani, sünnîleri bir sağmal gibi kullanabilmek için, onların itaatlerinin sürmesini sağlamak, vergilerini alabilmek, kan ve canlarını vatan-millet ve hattâ, atatürkçülük gibi laflar adına kendi ipotekleri altında tutabilmek için bütün bunlar..

*

3- Alevîler de muhafazakârlığı bırakıp kemalizmle yüzleşebilecekler mi?

Su Tv. Yönetmeni de olan bir diğer alevî seçkini olan Yalçın Özdemir"in 11 Ekim günü Star"da yayınlanan röportajda dile getirdikleri de ilginç.. Bazı bölümleri özetleyerek aktarmakta fayda var:

"…..Ergenekon'da  Balyoz'da Aleviler üzerinden nasıl bir plan yürütüldüğünü, Alevi-Sünni çatışması üzerinden Türkiye'de kaos ortamının dinamik tutulmak istendiğini gayet net görebiliyoruz. JİTEM'ci Arif Doğan da açıkça “10 tane sakallım vardı, bu işi karıştırabilmek için” diyor zaten.  (……) Türkiye'de toplumsal ihtiyaçları da devlet üretmiştir. Derin devletin provakasyonel davranışları toplumsal ihtiyaçları kışkırtmış, bu toplumsal ihtiyaçlar bir kışkırtmadan çıkarak cevaz bulmuştur. Alevi örgütlenmeleri kendi doğal seyri içinde o toplumsal kışkırtmadan dolayı örgütlenmiştir. Bir anlamıyla Kemalist ideolojiyle yatay örgütlendirilmiştir. Bu derin güçlerin işine gelmiş, göz yummuşlardır. Kaos ortamına zemin oluşturabilecek süreçler hep zinde, olgun ve dinamik kalsın diye..

(…) Çözüm için sadece Alevîler, Sünnîler, Kürtler gibi tekil bakmak yerine her meselede çözümsüzlük yaratanları, en anlaşılabilir olandan yola çıkmak gerekiyordu. İlk defa AK Parti hükümeti meseleyi bütüncül olarak ele almak suretiyle, kendi iç bünyesinde neler olduğunu da kavrayarak duruma tarihsel önemde bir adım attı. Bu, zamana matuftur ve kolay değildir.
Alevilerle ilgili olarak yedi tane çalıştay yapıldı ve geçici bir rapor açıklandı. Bu rapor Alevileri teğet geçen bir rapordur. Adı üstünde geçici ama bir işaret aynı zamanda. Yine de çalıştaylarla hükümet, bin yılın meselesini 90 yılda yer alan süreçleri ve aktörleri, bu aktörlerin hem teolojik hem politik ve toplumsal boyutlarını dikkate alarak kavramaya çalıştı. (…) bir Kemalist süreç var. Bonapart Cumhuriyeti içi boş bir laikliği benimsiyor ve bu laikliği Alevilere bir din olarak algılatmaya çalışmıştır. Zaman içinde Aleviler teolojik arka plandan mahrum bırakılmışlardır. Alevilik İslam içi midir, dışı mıdır tartışması da buradan gelir. 1924'te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla Alevîler, dedelik, babalık müesseselerinden, dergâhlarından mahrum bırakılıyor. Osmanlı'da maruz kaldıkları toplumsal baskılardan sonra Cumhuriyet döneminde de yeni bir baskılanmayla karşılaşıyorlar. Ama Alevîler o dönemde cumhuriyeti bir sığınma alanı olarak görüyorlar. Onlara laiklik diye sunulan şey, onların bir daha eziyet görmeyecekleri, katliâmla, acıyla karşılaşmayacaklarına dair de facto bir durum işlevi görüyor.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir durum sanki.
Sıtma geçici bir şeydir. Bu daha kötüsü, ölümü gösterip vereme, ince hastalığa razı etmek bu! Kemalizmin Alevîlere benimsetmeye çalıştığı şey budur.
-Alevîler öncelikle Kemalizmle mi yüzleşmeli o halde?
Alevîlerin yaşadıkları katliâmlardan dolayı korkuları hala devam ediyor. Önce Alevîlerin meselelerine ve duyarlılıklarına eğilmek, toplumda birarada yaşama kültürünü, tartışma zeminini oluşturmak gerekir.Bu yaklaşım Kemalizmle yüzleşme sürecini beraberinde getirecektir.
(…) Sadece Hacı Bektaş Veli'yi anma toplantılarında görünmek ya da Mehmet Ali Erbil gibi kendini bilmezlerin bir sözü üzerine meydanlara inmek değil, bin yılın meselesini bu coğrafyada Sünnîsi Alevîsi, Kürdü- Türk'üyle birlikte çözebilmek için fikri katkı sunmak istiyoruz.
(…) Tüm toplum kesimlerinde, MHP'de, SP'de nasıl bir kırılma yaşandıysa Alevîlerde de yaşandı. (…) Ama, Alevî- Bektaşî Federasyonu hayır dedi. Şu da var: Bugün Alevîler toplumun en muhafazakâr ve dönüşümden yana olmayan kesimi yapılmak istenmektedir. Kemalist yapının eliyle süreç içinde oldu bu.
-CHP'nin başına Dersimli bir Alevî olan Kemal Kılıçdaroğlu'nun geçmesi ile Alevilerin CHP ile ilişkileri pekişti mi?
-Kemal Kılıçdaroğlu Kemalist devletin önemli bir projesidir. CHP'nin ideolojisi iflas edecekken Alevi oylarıyla ayağa kaldırma gayretidir. Baykal sonrasında CHP'nin başına getirilen kişi belli kimlikleri ihtiva eden bir zatdır.
-Kılıçdaroğlu'nun kimliklerini inkâr etmesi ya da gözden uzak tutmasının altında başka bir şey mi var yani? 
-Bu bence Alevîleri Türkmenleştirme projesidir. “Anadoludaki Alevîler aslında Türkmendir, Türktür. Bu coğrafyanın asıl sahibi sizlersiniz ama bugün azınlıktasınız. O yüzden CHP iktidara gelmeli. CHP Kemalist ideolojinin sonunu getiren parti olmaktan kurtarılmalı, Kılıçdaroğlu'nun başkanlığında CHP tekrar güçlü bir blok hale gelmeli” planı bu. Bu blokajın arka planı çok tehlikeli. Çünkü Alevîleri Türkleştirme ve ırkçılaştırma projesidir bu. Alevilerin toplumsal olaylardan kaynaklı muhafazakârlaşma ve tutuculaşma eğiliminin üzerine bir de Türkleştirme projesidir bu. Bu Türkleştirme Alevîleri ırkçılaşmaya götürür. Bu yalnızlaştırma projesi Alevîleri zaman içinde faşizmi içselleştirmelerine yol açar. Irkçı bir Alevîlik yaratır. (…)
Belli bir zamanda da olsa rağbet görür. Çünkü zaten 90'lardan bu yana Alevilere “bu coğrafyanın gerçek sahipleri sizsiniz, öz be öz Türkler sizlersiniz, siz de hiç kırılma olmamıştır kız alıp vermediğiniz için” denmiştir.

 

Alevîlik Anadolu İslamıdır, da denir.
Anadolu Alevîliği diye bir şey yoktur aslında, ortaya atılan şey içi boş bir laikliktir. Çünkü Alevîler zaman içinde laikliği din olarak algılamışlardır. Alevilikteki İslamın zaman içinde erimesinin nedeni de budur. Alevîlerle Sünnîler ya da bu coğrafyadaki hâkim mezheblerin arasındaki İslamın bütüncül şekilde toparlanmamalarının sebebi, Alevîlerin ayrıştırılmalarıdır. Ayrıştırılmaları, laikliğin din olarak benimsetilmesiyle başlamıştır. Zaman içinde Alevîler laikliği din olarak algılamış, İslamı perspektiften uzaklaştırılmışlardır. Kemalizm Alevileri türkleştirme projesi olarak her zaman arka bahçesinde tutuyor, ve her zaman sünni İslamla karşı karşıya getirerek çatıştırmak için Alevîleri kullanıyor. Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin başına getirilmesi de bunun içindir, Kılıçdaroğlu'nun Kürtlüğünü inkar edip biz Türkmeniz demesi de bu projenin kendi içinde ne kadar doğru olduğuna örnektir. Alevîlere siz Türksünüz demek, onları arka bahçede tutma projesidir. Ama yüzleşme, geçmişle hesaplaşma süreci tüm toplum gibi Alevîler için de başlamıştır, referandum bunu hızlandırdı, bir süre sonra domino etkisi gösterecektir. Yıkılmayacak kaleler yıkılmaya başlayacaktır.
(…) Dersim tarihi aslında bir ihanetler tarihidir. Bu Alevîler arasında belki yeni bir tartışmaya da yol açacaktır ama söylenmeli: Koçgirililer 1918'deki kalkışma nedeniyle İttihad ve Terakki tarafından boğazlanmışlar. Dersimli, Koçgirili ya da tüm Alevîler Ergenekon"a işte ta oradan bakmalılar. Topal Osman'a katlettirilen, yalnız bırakılan Alişan beyler Dersimin intiharı olmuştur. Mesela Şeyh Said veya Seyyid Rıza yaşanmamış olacaktı, eğer Koçgiri'nin önderleri Alişan Bey ve Haydar Bey, ihbar edilmemiş olsaydı. Ya da yalnız bırakılmasalardı, Hozat ve Ovacık aşiretleri tarafından... Özellikle de Birinci Meclis"te milletvekili seçilmek için Diyap Ağa Koçgiri"lileri yalnız bırakmasaydı, Dersim de başlarına gelmeyecekti. Çünkü Koçgiri aynı zamanda kendi tarihleriydi. Kendi atalarına destek vermeyenlerin geleceği de olamazdı. Bence Dersim manipule edilmiş bir tarihten ibarettir. Dersim, Koçgiri ile yüzleşmediği müddetçe özgürleşemez. Dersim 1938'deki katliâmlarla kendini ön planda tutup devrimci, demokrasiden, değişimden yana bir yapı olarak kendini gösteriyor, ama kendi tarihiyle yüzleşmediği müddetçe toplum içinde kendini aklayamayacağı gibi özgürleşemez de. (…) mesela biz Su Tv'de yaşadık. Muharrem ayında yaptığımız Muharrem sohbetleri programına katılmaları için bizzat ben ısrarla aradım Diyanet İşleri Başkanlığını. Kimse iştirak etmedi. Çalıştayların sonrasına denk gelen bir süreçte bile.. Halbuki, Alevî dedelerimizle ilahiyat hocalarımızın yanyana gelip Muharrem Sohbeti yapmalarından güzel ne olabilir?
*

4- "Osmanlı, kürdlere karşı ermenileri silahlandırdı" (!?) iddiası..

Osmanlı-Türkiye tarihi uzmanı diye yaldızlanan ve çalışmalarını hâlen Yeditepe Üni. Tarih Bölümü"nde sürdüren Hindistan"lı Feroz Ahmad (Firûz Ahmed) , 23 Eylûl 2010 günü, ntv"ye verdiği mülâkatta, kürd ve ermeni mes"eleleri konusunda bazı ilginç iddialarda bulunmuştu.. Önemine binaen, kısaca aktarmakta fayda var..

-Kürt sorunu nasıl doğdu?
Geç Osmanlı döneminde Kürt sorunu mevcut değildi. Kürtler “Müslüman Milleti”nin bir parçasıydı. Jön-Türk döneminde bir Kürt sorunu yoktu, ön planda olanlar Kürt aşiretlerinin reisleriydi. Ve bunlar devletin merkezîleşmesinden hoşlanmıyorlardı. Devletin onlara yönelik vergi koymasından, bir takım başka vasıtalarla kontrol tesis etmesinden, yerleşik toplulukları taciz etmelerine engel olmasından hoşnut değillerdi.

Ermeni yerleşik topluluklarına saldırılar düzenlerlerdi ama sadece Ermenilere de değil. Yerleşik Kürtlere de saldırırlardı. Kürt aşiretleri bu dönemde yabancı güçlerin enstrümanları hâline geldi. Çok enteresan bir biçimde, söz gelimi Ruslar, Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya çalıştılar.

-Nasıl yani? Ruslar Kürtleri Ermenilere karşı mı kullandı?
Evet. Kulağa garip geldiğinin farkındayım. Mesela 1914"te Bitlis"teki Ermeni toplumuna bir saldırı düzenlendi. Osmanlı hükümeti Ermenileri silahlandırdı. Başkent İstanbul, Bitlis"ten çok uzaktaydı. Bölgeye hızlı bir şekilde asker gönderme şansı yoktu hükümetin. Hükümet Ermeni toplumunu silahlandırdı ve onlar da saldırgan Kürt aşiretlerini püskürttü.

-Yanlış anlamadım değil mi, Osmanlı hükümeti Ermenileri silahlandırdı. Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım.
Osmanlı hükümeti son derece zayıftı. Devlet güçlü değildi. Her neyse, saldırgan Kürtler püskürtüldü ve bunların lideri Bitlis"teki Rus konsolosluğuna sığındı. Orada Dünya Savaşı patlak verene kadar kaldı. Bu ve benzeri olaylar bir bakıma savaşın sonuna dek sürdü.

Cumhuriyetin ilanıyla beraber aynı sorun devam etti. Cumhuriyet devleti merkezîleştirmek istiyordu. Bir ulus-devlet kurmak istiyordu. Kürt aşiret reisleri bunu istemediler. Buna bağlı isyanlar oldu. 1925"teki en çok bilinendir, sonra da bunlar devam etti. Kürt aşiret liderleri bir dereceye kadar parlamenter sisteme dâhil edildi, milletvekili yapıldılar. Aralarından bakan olanlar bile çıktı.

Benim görüşüme göre Kürt sorunu 1960"larda yeni bir boyut kazandı. “Sorun” bu sefer aşiretlerden değil, eğitimli Kürtlerden kaynaklanmaktaydı. Ankara Hukuk veya Siyasal Bilgiler fakültelerinde eğitim gören Kürtlerdi bu kişiler. Kendilerini farklı bir kültürel topluluk olarak görmeye başladılar. O dönemi çok iyi hatırlıyorum zira Ankara"da yaşıyordum. Kendilerini Kürt diye değil, Doğu Kültür Dernekleri olarak adlandırıyorlardı Kürt sorunu “gelişmeye” devam etti ve 1980"ler itibariyle bir ayaklanmaya ve askeri bir soruna dönüştü. Ve bugünlere gelindi.

-Kürt çevrelerinde şöyle bir tez vardır biliyorsunuz: Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalist liderlik Kürtlere özerklik sözü verdi, 1921 Anayasası"nın yerinden yönetimi mümkün kılan yapısıyla da uyumlu olarak. Ancak 1923"ten sonra, verilen sözler tutulmadı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Bakın… Denir ki, Jön-Türk döneminde Türk milliyetçiliği vardı. Hâlbuki milliyetçilik değil, milliyetçiler vardı. Sayıları da azdı. İttihad ve Terakki"nin gerçek ideolojisi Osmanlıcılıktı. İmparatorluğu korumak istiyorlardı. Ve imparatorluğu milliyetçi olarak koruyamazlardı. Arapları, Anadolu Rumlarını, Ermenileri ve diğerlerini elde tutmaları gerekiyordu. Bunu sağlayacak olan da Osmanlıcılıktı. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ise, ortada imparatorluk kalmamıştı. ABD Başkanı Wilson “Dünya Savaşı sonrasında kurulacak olan devletler, ulus-devletler olacak” demişti. Türkler de bir ulusal ideolojiye gereksinim duydular. Ve Cumhuriyet, daha önce mevcut olmayan bu ulusal ideolojiyi yaratmaya koyuldu.

İmparatorluk zamanındaki lisan “Osmanlıca” diye adlandırılırdı. Osmanlıca gitti, Türkçe"yi yaratmak gerekti. Cumhuriyet bir dil reformu başlattı. Yazı reformu yapıldı. Dil Türkçeleştirilmeye başlandı. Bu 1935"e kadar devam etti. Yani Güneş-Dil teorisi ortaya atılana dek.. O günlerde bir İngiliz oryantalist bu teori için der ki; “Dili Türkçeleştirmeye çalışanlar, Türkçe sözcükleri de Türkçeleştirir oldular. (…) Uzun lafın kısası, söz konusu olan; bir ulus, bir ulusal dil, bir ulusal kültür yaratmaya yönelik kararlılıktı. Kemalistlerin yapmaya çalıştığı şey; ki burada kemalist sözcüğünün altını çizmek istiyorum çünkü başka milliyetçiler de vardı, Terakkiperverler gibi…(…)
-(…) Jön-Türklerin ideolojisi Osmanlıcılıktı dediniz. Peki Balkan Savaşı sonrasında, ve tabii 1. Dünya Savaşı sırasında, Türk milliyetçiliğinin resmen olmasa bile fiilen devletin resmi ideolojisi hâline geldiğini söyleyemez miyiz?
Yalnızca bir avuç Türk milliyetçisi vardı, “Türk Yurdu” grubu gibi. Ama bakın, Balkan Savaşı sonrasında bile Arapları imparatorluğa bağlı tutmak çok önemliydi. Hiç kimse “hadi artık Araplardan kurtulup bir ulus-devlet kuralım” demedi. İTC"nin hedeflerine baktığınız zaman, bunların savaş esnasında daha bile emperyal bir hâle geldiklerini görürsünüz. Türkiye"nin 1. Dünya Savaşı"na girişine dair en yaygın efsanelerden biri, hatalı bir karar verildiği ve savaşın kaybedildiğidir. Hâlbuki 1918 Yazı"na kadar Almanların savaşı kazanabileceklerini düşünüyorlardı. Almanlar 1918 Mart"ından Ağustos"a kadar son bir saldırı dalgası yürüttüler ve bunun sonucunda Almanya"nın Müttefiklere kendi istediği bir barış antlaşmasını dayatabileceği umuluyordu. Bu aynı zamanda Osmanlıların istediği türde bir barış anlamına gelecekti.

Almanlar İTC"ye sordular, savaştaki hedefleriniz nedir diye. Aldıkları cevaplar: Mısır"ı geri istiyoruz. Kıbrıs"ı geri istiyoruz. Arap bölgelerini geri istiyoruz… Osmanlı İmparatorluğu Batı devletlerinden farklıydı. Çünkü Osmanlı Devleti"nde bir anayurt yoktu. Ziya Gökalp"in meşhur şiirini herkes bilir: “Vatan ne Türkiye"dir Türklere ne Türkistan, vatan büyük ve müebbed (ebedî) bir ülkedir Turan”.

Turan neresidir? Bir efsane.

-Yani coğrafi bir bölge değil.
Değil.

-Peki Müslüman bir burjuvazi, Müslüman bir sermaye sınıfı yaratma konusunda İttihadçılarla Kemalistler arasında bir devamlılık görüyor musunuz?
İttihadçılar bir Osmanlı burjuvazisi yaratmak istiyordu. Doğrudur, Müslümanlar imparatorlukta en zayıf unsurdu. Ancak, İttihadçılar Rum ve Ermenileri de dışlamak istememişti. Mesela, 1917"de ilk Osmanlı millî bankası kuruldu, İtibar-ı Millî Bankası. İstanbul"daki Ermeni toplumu, daha doğrusu o toplumun bankerleri vesaire, bunun arkasındaydı. Osmanlı İmparatorluğu hayatta kalabilseydi bu insanlar önemli roller oynayacaklardı. Ama doğru, İttihadçılar Müslüman bir burjuvazi yaratmak istediler. Çünkü Müslümanlar uzun süre bu faaliyetlerin dışında tutulmuştu. Asker oluyorlardı, idareci oluyorlardı…

Sorunuza dönecek olursak, elbette tarihte devamlılık vardır, keskin kopuşlar yoktur. Ama tarihçi bir konuyu incelerken şunun cevabını arar: Hangisi baskındır, süreklilik mi yoksa kopuş ya da değişim mi? Ben Cumhuriyet"te ikincisinin baskın olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet"i kuranlar bir önceki dönemin Jön-Türkleriydi, bu doğru.. Mustafa Kemal de öyleydi. (…) Cumhuriyet kurulduktan sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası"ndan pek çok kişi Halife"nin Cumhurbaşkanı olmasını istiyordu. Halife"nin İslam dünyasındaki ağırlığının Yeni Türkiye"ye büyük bir prestij sağlayacağını düşünüyorlardı. Ama Mustafa Kemal, “Hayır, geçmişten kopmalıyız, bu devamlılığı istemiyoruz” dedi. Bu devamlılık hâlinde reformlar yapılamazdı, ataerkil toplum yapısı devam ederdi. Cumhuriyet"te değişim baskındır, kopuş baskındır." (Ntvmsnbc)""

(Firûz Ahmed, Osmanlı"daki ataerkil yapıya vurgu yaparken, kemalistlerin ataerkil yapıya karşı çıktığını sanmaktadır. Halbuki, böyle bir yapıyı daha da güçlendirip, tek kişiyi tarihte emsali görülmemiş şekilde, bir halkın babası- atası olarak niteleyip, onu kanûnen dayatanlar da kemalistlerdi.. Nitekim, fiilen 1923"den itibaren; kanûnen ise, Soyadı Kanunu"nun kabul edildiği 1934"ten beri, M. Kemal"e, Atatürk soyadını -ve sadece ona aid olmak üzere- verdiler ve onun adına nice baskı ve zulümleri hâlâ da yapmaktalar.. Yani, ataerkil anlayışa karşıyız diyerek, o anlayışın böylesi bir sürekliliğini tesis ettiler.. - SEÇ-).

5- "Yeni fitne"ye ânında verilen yerinde tepkiler..
Kuveyt"li, Yâsir Yahyâ  el"Habib isimli bir şiî mollası Londra"da yaşıyor.. Orada, bir"Mehdî"nin Hizmetçileri Hey"eti" (Hey"et-i Khoddâm"ul Mehdî) diye bir grup oluşturmuş.. Bu dernekte, geçtiğimiz 17 Ramazan"da, Hz. Aişe"nin vefatının yıldönümü münasebetiyle irad ettiği  "youtube"a da düşen ateşli nutuklarında, Hz. Aişe"ye ağır saldırılarda bulunuyor.. Ve bütün bu saldırılarını, muteber sünnî kaynakları olan Sahih-i Buharî ve Sahih-i Muslim gibi kaynaklara dayandırdığını iddia ediyor.. Bu tahrikçi ve fitne-engîz ve şeytanî niyetli konuşma, Suûdi, Kuveyt, Bahreyn ve diğer coğrafyalardaki şiî ve sünnîler arasında sert tartışmalara, gerginlik ve düşmanlıklara yeni fırsatlar oluşturdu.. İran"ın  muteber internet sitelerinden "Tabnak"da 23 Eylûl tarihli ve 121 517 numaralı haberde bu konuşma "yeni fitne.." olarak nitelendirildi..

Kuveyt Hükûmeti, bu kişinin vatandaşlığı sona erdirildi.. Bu kararı, Kuveytli şiî ulemâ da memnuniyetle karşıladı.. Ancak, hemen arkasından da, Şia ve Ehl-i Beyt"e saldıran vehhabîlere ve selefîlere de aynı uygulamanın yapılmasını isteyen, konuyu bir pazarlık konusu haline getirmek isteyen açıklamalarda bulundular..

Bereket ki, bu gibi pazarlıkçı anlayışlara da ihtar mahiyetinde,  İİC"nin en üst sorumlusu olan İnqılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî bir fetva yayınlayarak, Hz. Aişe ve diğer Peygamber hanımlarıyla Peygamber sahabelerine ve Ehl-i Sünnet"in sembol isimlerine hakaret ve saygısızlık yapılmasının şer"an haram olduğunu bildirdi.. Bu gibi konularda kendilerini frenleyemiyen câhil veya kasıdlı kimseler, belki bu fetvadan sonra, şiî müslümanlar arasından tamamen eritilir, inşaallah.. 

*

6- Korkulu rüya, arab rejimlerine yeni şeytanlıkları tezgahlatıyor!

Tayyîb Erdoğan"ın iç siyasetteki çizgisi üzerine farklı yorumlar yapılabilir, farklı tavırlar takınılabilir.. Ama, onun dışdünyada, özellikle müslüman coğrafyalarında (müslüman halkların ekseriyette yaşadığı coğrafyalarda) "Tayyîb Erdoğan, Ahmed Davutoğlu ve Abdullah Gül üçlüsü"nün etkisi giderek yükseliyor ve müslüman halklarda bu özellikle bu isimlerin etrafında İslamî kimliklerine saygı ve sevgi hâlesi oluşuyor..

Bu gelişmelerin özellikle de arab diyarlarındaki halklar arasındaki etkisi hemen heryerde hissediliyor.. Ama, aynı şekilde, bu ülkelerdeki arab rejimlerinin (son birkaç yıllık yakınlaşmadan dolayı, Suriye rejimi hariç) herbirisinde, bir korku meydana getirdiği de gözleniyor.. Çünkü, bu rejimlerin tahakküm ettiği halklar, TC. rejiminin bugünkü yöneticilerinin sergilediği siyasetten umudlara kapılırken, kendi başlarındaki rejimlerin dargörüşlülüğünü veya uşaklık anlayışını yansıtan siyasetlerini daha bir lanetliyorlar..

O zaman da, Türkiye"ye karşı tepkiler de geliştirilmeye çalışılıyor..

Bu cümleden olmak üzere, 22 Eylûl günü ajanslara düşen bir habere göre, Mısır rejimi, bu zamana kadar yapmadığı bir duygu çarpıtmasını devreye sokmuş bulunuyor.. Çünkü, Mısır,  Osmanlı"nın 400 yıllık hükümranlığını resmen 'işgal'  olarak isimlendirmiş bulunuyor..

Mısır"da yayınlanan Ed"Düstur gazetesinin haberine göre Mısır Eğitim Bakanlığı “21. Yüzyılın gereklerine göre modern öğrenci yetiştirmek amacıyla”  yeni öğretim yılında ilk ve ortaokullardaki ders kitablarında köklü değişikliklere gitti.

Yeni tarih kitablarında, Osmanlıların, etkilerini İslam"ın kalbi olan Doğu"ya ve Mısır"a doğru genişletmek için bu bölgeleri işgal ettiği ifade ediliyor ve Osmanlı"nın Arab dünyası üzerindeki etkisini artırmak için İslam dinini araç olarak kullandığı savunularak, "Osmanlı, o zamanlar Arab dünyasına hâkim olan Ortaçağ zihniyetinden istifade etti" deniliyor.

Gerçi, resmî olmayan yayınlarda, bu yolda zâten yığınla kitablar yazılmış bulunuyor.. Ve bunların çoğu da emperyalistlerin gizli destekleriyle devreye sokulmuş olan iddialar ve yayınlar..

İlginçtir, TC."de de, kemalistler, Osmanlı"yı işgalci ve gaasıb ilan etmişlerdi, 1923"lerden itibaren...

Elbette, Osmanlı"nın yönetim tarzı ve hedefinin İslam açısından sorgulanması gerekir, ama, Mısır rejiminin konuya bunca zaman sonra, şimdilerde bu şekilde yaklaşmasında, TC. yönetim kadrolarındaki  Erdoğan, Gül ve Davudoğlu gibi isimlerin müslüman halklar üzerinde uyandırdığı müsbet etkilerderi kırmak için olduğu açık..

Nitekim, Ed-Düstur"a konuşan Mısırlı eğitim uzmanı Cemal Abdulhâdi  de, ders kitablarındaki bu son değişikliğin, son zamanlarda Türkiye"li yöneticilerin Ortadoğu"da artan etkisine duyulan tepkinin bir göstergesi olduğunu savunarak, "Mısır, Türkiye"nin Ortadoğu"da artan rolünden rahatsızlık duyuyor ve bu etki ile Osmanlı İmparatorluğu"nun oynadığı rol arasında özdeşlik kuruyor" demekte..

*

7- Emir Kusturica isimli, soykırımcı şakşakçısı bir san"atkâr..

San"at"ın zulme ve san"atkârın zâlimlere, cinayetkârlara uşaklık etmesinin en çarpıcı örneklerinden birisidir, Emir Kusturica..

Kusturica, Bosna halkı içinden çıkan ve san"atıyla çevirdiği filmler ve yaptığı müzikle, dünya çapında ilgi uyandıran bir isimdi..

Ancak, onu asıl şöhrete ulaştıran, kendi halkının mâruz kaldığı zulümlere sadece ilgisiz kalması değil; Bosna"nın müslüman halkına bir soykırım uygulayan ve 1992-97 arasındaki 5 yıllık zaman diliminde 250 binden fazla insanın Belgrad"da iktidarda bulunan Balkan Kasabı Miloşeviç iktidarınca barbarca öldürülmesi sırasında, onun yanında yer alan bir "hain"..

San"atkarların hain olmayacağına dair bir garanti de olamaz esasen..

Bosna halkı, sırf müslüman olduğu için, yüzbinler halinde katledilir ve milyonlar evlerini, yurtlarını bırakıp dış ülkelere sığınır ve de yüzbinlerce müslüman hanım da sırb faşistleri tarafından en ahlâksız  saldırılara mâruz kalırken, Emir Kusturica, bütün bu yapılanları normal karşılıyor ve katliâm, cinayet ve tecavüzlerin abartıldığını ileri sürecek  ve hattâ tecavüze uğrayan hanımların konuyu bir kürtajla halledebileceklirini söyleyecek kadar, içinden çıktığı halka karşı tam bir mankurt zihniyetiyle barbarca duygular besliyebiliyordu..

Bu kişi, Antalya"nın CHP"li Belediye Başkanı Prof. Mustafa Akaydın tarafından, bir film festivaline davet olunuyor..

Ve TC. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay o festivale katılmayacağını açıklıyor, Kusturica"nın geçmişteki tavırlarından dolayı.. Ve AK Parti"li ve MHP"li Belediye Meclisi üyeleri de Kusturica"yı  protesto ediyorlar; o da konuşma yapamayınca, yaptığı bir basın toplantısıyla, Günay"ı, türkçe kelimeyi aynen kullanarak "düşman" olarak niteleyip ülkesine dönüyor.. Kusturica ayrıca, Türkiye"nin ermeni soykırımı yaptığını filan söylüyor, kendisinin Bosna soykırımına alkış tuttuğuna dair suçlamalara karşılık olarak..

Bunun üzerine, Antalya Bel. Başkanı da, Kusturica"nın kaçırılmış, gücendirilmiş olmasından dolayı rahatsızlığını dile getiriyor ve Kusturica"yı "birkaç ay önce, AK Parti"li Bursa Belediyesi de davet etti, o zaman niye tepki verilmedi?" diye soruyor..

Ancak, Bursa Belediye Başkanlığı"ndan yapılan açıklamada, sözkonusu davetin o zaman Belediye tarafından yapılmadığını, düzenlenen bir proğrama San"at ve Kültür Derneği"nce  davet edildiğini ve Bursa Belediyesi Başkanı"nın da Kusturica"nın o proğramlarına asla katılmadığını belirtiyordu..

Emir Kusturica gibi, san"atını zâlimlerin, cinayetkârların hizmetine vermiş, içinden çıktığı halkın maruz kaldığı alçaklıklara alkış tutmuş kimselerin kaçırılmasıyla, o gibileri san"atkâr olarak baştâcı etmek isteyenlere de güzel ve alkışlanacak bir tepki verilmiş olması, umulur ki, bundan sonra benzer zulüm alkışçılarını davet etmek isteyenlerin yolunu kesen bir tavır olacaktır..

 


haksöz

Bu yazı toplam 2030 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim