• BIST 95.852
  • Altın 190,976
  • Dolar 4,6622
  • Euro 5,4311
  • Ankara 26 °C
  • İstanbul 23 °C
  • Konya 24 °C
  • Antalya 29 °C
  • Diyarbakır 34 °C
  • Erzurum 19 °C
  • İzmir 30 °C
  • Rize 28 °C

İstanbul Kids Fashion ve Yapısal İstismarın Görünmez Kılınışı

İstanbul Kids Fashion ve Yapısal İstismarın Görünmez Kılınışı
Türkiye'de dindar/muhafazakar/sağ çevrelerin Menderes'ten bu yana müreffeh bir yaşam vaadinin oldukça iştahlı bir destekçisi olmaları da bu çevrelerin ...

Mücahit Gültekin

İstanbul Kids Fashion ve Yapısal İstismarın Görünmez Kılınışı

Bundan 8 yıl önce yayınlanan bir makalede, son 3 yıl içinde bir reklam ajansına kaydını yaptıran çocukların sayısının 23 bin olduğu belirtiliyordu[1]. Çocuk işçiliğinin yeni formlarını inceleyen bir başka makale ise medya sektöründe çalıştırılan çocukların dramına ışık tutmuştu.[2] Çocuk mankenlerin trajedisi ise ayrı bir hikaye.  Ne var ki, bütün bunlara rağmen kızların evlilik yaşı ortalamasının 25 olduğu ve önümüzdeki çarşamba günü İstanbul Kids Fashion'da[3] çocuk mankenlerin defilelerini izleyeceğimiz bir ülkede, Cuma hutbesinin konusu "çocuk gelinler" idi. Bu tercih şüphesiz, kültürel meşruiyeti/hegemonyayı elinde tutanların gündemi belirleme gücüyle yakından ilişkilidir. Kültürel hegemonya, yaşadığımız gerçekçi sorunların ahlaki dinamiklerini görünmez kılma ve bunları gündem dışı tutmakta oldukça başarılıdır.

*

Katıldığım son bir kaç seminerde 2012-2017 yılları arasında gerçekleşmiş dört ölüm olayını aktardım. Farklı coğrafyaları, farklı etnisiteleri, farklı dinleri ve farklı cinsiyetleri temsil eden bu dört ölümü motive eden yapısal (normatif/korunmaya alınmış) değerlerle ilişkisini göstermeye çalıştım. Bu olayların dördü de Türk basınında haber olmasına rağmen, yapısal değerlerle[4] ilişkisine dair bir tartışma atmosferi oluşmadı.

*

İlk olay Amanda Todd'un intiharıydı. Todd'u ölüme götüren olaylar sosyal medyada paylaştığı bir fotoğrafla birlikte başladı. Fotoğrafı paylaştığı adam, Todd'a şantajda bulundu ve Todd adamın isteklerine direnince kızın fotoğrafını profil resmi yaptı. Todd'un yardım arama çabaları karşılıksız kalınca, kendini kesmeye ve uyuşturucu kullanmaya başladı. Son cümlesi "Kimsem yok. Birine ihtiyacım var. Adım Amanda Todd." olan video filmini çektikten sonra intihar ettiğinde 15 yaşındaydı. O yıl Dünya Sağlık Örgütü'nün açıkladığına göre 1 milyondan fazla kişi intihar ederek yaşamına son vermişti. Diğer 1 küsür milyon kişinin aksine Todd'dan haberdar olmamızı sağlayan şey Todd'un youtube'a yüklediği intihar videosunun kısa sürede milyonlarca kez tıklanmasıydı. Basının ratinge duyarsız kalması şüphesiz düşünülemezdi.

Ölümle sonuçlanan ikinci olay Konya'da yaşanmıştı. 18 yaşındaki Barış Kum, sanal kumar sitelerinde ailesinin bütün birikimini kaybetmişti. Kafasına kurşun sıkıp hayatına son verdiğinde, annesi masasının üstünde bir not buldu. Üstünde "Bu sefer kaybettim." yazıyordu.

Üçüncü ölüm haberi Çin'den gelmişti. Bankacı Li Juanhua çok çalışmaktan dolayı ölmüştü. Arkadaşlarının beraber bir şeyler yapma tekliflerine "Hiç zamanım yok." şeklinde cevap veren Juanhua, Çin'de her gün"çok çalışmaktan dolayı" ölen 1600 kişiden biriydi sadece. Banka, internet sitesinden yaptığı açıklamada Li Juanhua'nın çalışma azmini övdü ve onu diğer çalışanlara örnek olarak gösterdi.

Dördüncü ölüm haberi geçtiğimiz ay geldi. 14 yaşındaki Rus "manken" Vlada Dzyuba'nın çıktığı defilede"yorgunluktan" dolayı öldüğünü haber vermişti gazeteler. Haberlere göre Dzyuba o gün annesiyle görüşmüş ve "çok yorgunum" demişti. Sonrasında bu iddia yalanlandı. Dzyuba'nın vücudunda "biyolojik zehir kalıntılarına" rastlandığı söylendi. Gazetelerin verdiği haberdeki bir ayrıntı hiç kimseden tepki görmedi. Vlada "genç manken" olarak sunuluyordu. Vlada'yı manken olarak çalıştıran ESSE firması "Bir melek kaybettiğimiz için çok üzgünüz." dedi.  

*

Teneffüs ettiğimiz ölümcül kültür bu olayları kritik etmemizi, araştırmamızı, anlamamızı engelleyen yapısal bir düzenle hayat buluyor. Yukarıdaki ölüm olaylarıyla ilişkisi ilk bakışta bile görülebilecek teşhir, müreffeh yaşam, rekabet, haz ve kâr gibi değerleri legalize eden bu yapısal gücün birinci kuralı hemen hiç bir sosyal sorunun Ahlaki dinamiklerle ilişkisini incelemeye izin vermemesidir. Herhangi bir sosyal sorunun Ahlaki dayanaklarına dönük küçük bir ima bile kimi güçlü dayatmalarla karşılık buluyor. Sorun sadece Ahlaki kavramların istiskal edilmesi değildir, aynı zamanda bu kavramların, bu sorunların kaynağı olarak sunulabiliyor olmasıdır. Namus kavramının kriminalize edilerek yeniden üretilmesi ve bu biçimiyle ülkemizde kanunlaşabilmesi bu durumun açık bir örneğidir.[5]

2008 yılında BM Türkiye'yi "en çok uyuşturucu transitinin olduğu ülke" ilan ettiğinde Meclis'te oluşturulan komisyon bir uyuşturucu raporu hazırlamıştı.[6] Kasım 2008'de yayınlanan raporun "Tespit ve Öneriler" bölümünde uyuşturucu kullanımının ahlâkî bir sorun olarak gösterilmesinin yanlışlığı vurgulanıyor, bu problemin medikal bir konu olduğu söyleniyordu. Ancak ne vekillerimiz, ne de bizler, bu tanımla birlikte uyuşturucunun satışının olduğu gibi tedavisinin de kapitalist dolaşıma sokulduğunu fark edemiyoruz. Geçtiğimiz yıllarda ABD'de Ulusal Bağımlılık ve Madde Kullanım Merkezi'nin yaptığı bir araştırma, sorunun neden Ahlaki temelde değil de, medikal temelde tanımlandığını olanca açıklığıyla ortaya koyuyor. Bu araştırmaya göre uyuşturucunun ABD'ye yıllık maliyeti 468 milyar dolar. Merkez bu maliyetin %96'sının bağımlılığın yarattığı sonuçları temizlemek amaçlı harcandığına dikkat çekiyor. Bu paranın sadece %2'si uyuşturucu kullanımını önlemek için harcanmış. Bu da demek oluyor ki, uyuşturucu bağımlılığının sonuçlarından (tedavi vb.) kazanan büyük bir sektör var.[7]

Yukarıda verdiğimiz dört ölüm olayının hiç birinin, içinde gerçekleştiği yapısal değerlerle ilişkilendirilmeden bir "magazin haberi" formunda sunulması (Weber'in tabiriyle) nasıl bir demir kafesiçinde yaşadığımızı gösteriyor. Bu demir kafesin parmaklıklarını ören yapısal güç Vlada'nın bedeninin küresel haz örgütleri tarafından öldürülünceye kadar kullanılmasının liberal/kapitalist değerlerle ilişkisini görmeye/göstermeye izin vermiyor. Çünkü, bu haberleri yapan medya kuruluşları da dahil olmak üzere, bu değerler olmadan (Teşhir, haz, kâr, rekabet vb.) hayatlarını devam ettiremeyecek onlarca sektör var. Buna mukabil toplumun geleneksel değerleriyle ilişkilendirilmeyen hiç bir kadına yönelik şiddet haberine rastlamanız mümkün değil. Öyle ki, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın logosunu taşıyan 2009 ve 2014 tarihli araştırmalar "Aileyi kadınlar için tehlikeli bir kurum" olarak gösterebiliyor.[8]

Ancak neo-liberal kapitalist şebekenin asıl başarısı, sorunun Ahlaki dinamiklerini görünmez kılması değildir. Asıl başarı, kendi çocukları da kâr şebekeleri tarafından tüketilen kimi kesimleri bu parmaklıklar ardında yaşamaya ikna edebilmiş olmasıdır. ESSE'den, MANGO'dan ya da BENETTON'dan yana çekincesi olmayan toplumun bu katmanı "ahlâkî" söylemden derin bir korku duyuyor. Bu korkuyu örgütleyen yapısal güç, mağdurlarını kamplaştırıp-çatıştırabiliyor. Toplum, birbirlerine karşı kullanılması için üretilen kalıpyargı ve önkabullerle birbirlerine karşı konumlandırılmış bir mağdurlar kampına dönüştürülmüş durumda.

Dini, "cemaat kapitalizmi" için de kullanmaktan çekinmeyen kimi dindar/muhafazakar çevrelerin ahlakçısöylemi, bu korkunun örgütlenmesine nesnel bir gerekçe sunuyor. Yapısal sömürü kurumlarıyla hiç bir işi olmayan bu ahlakçı söylemin iktidar çevreleriyle kurulan rantçı ilişki içinde dillendiriliyor olması, yaşadığımız sorunların Ahlaki dinamiklerini konuşamıyor olmamızın en önemli nedenlerinden biri olarak önümüzde duruyor. Bu çevrelerin ahlakçı söylemi her türlü iki yüzlü söyleminin verdiği bulantıyı veriyor.

Buna ek olarak, Türkiye'de dindar/muhafazakar/sağ çevrelerin Menderes'ten bu yana müreffeh bir yaşam vaadinin oldukça iştahlı bir destekçisi olmaları da bu çevrelerin ahlak söyleminin samimiyetsizlik olarak algılanmasına yol açıyor. Bir taraftan "binanın ve zinanın çoğalmasının" kıyamet alâmeti olarak kodlanması, öte yandan ise kendini bina dikmeye vakfetmiş bir siyasal tasavvura sahip olunması "cemaat kapitalizmine" benzer bir paradoksu içeriyor. Başka bir ifadeyle, hem "bina" dikmek gibi güçlü bir motivasyona sahip olmak, hem de "zina"nın çoğalmasından kaygılanmak gibi bir "bina-zina" ilişkisi/ikilemi sözkonusu.

Diğer taraftan karşılaştıkları Ahlaki çözümlemeleri anlamlandırmak için zihninde yobazlık şemasından başka bir şema bulunmayan sesi yüksek çevreler de sahip oldukları kalıpyargıların pençesinden kurtulamıyor. Kendi kalıpyargılarıyla motive olan bu çevreler Vlada'nın "çocukluğunu" sorun etmediği gibi, çocuk bedeninin hazcı/ratingçi/kapitalist kullanımına destek olabiliyor. Ülkemizde, web sitelerinde "çocuk mankenleri" yetişkin formunda kullanan ajanslar hemen hiç kimsede bir rahatsızlık yaratmıyor.[9] Öte yandan aynı çevreler 16 yaşında bir kızın evliliğinden dehşete düşüp kıyameti koparabiliyor. Dahası bu gürültü "hukuk" oluyor ve evlenen adam "evlilik içi tecavüz" suçundan yıllarca hapis yatıyor.[10]

*

İktidarın olduğu gibi muhalefetin de kapitalist dolaşıma sokulabilmiş olması neo-liberal kapitalist düzenin amorf (hemen her şeye eklemlenebilen) yapısıyla ilişkilidir. Femimizm ya da "cinsel azınlıklar" gibi "muhalefet dili" kullanan sosyal hareketlerin geleneği hedef alırken neo-liberal kapitalist yapının değerlerini güçlendiren sonuçlar üretmesi[11] bu hareketlerin/söylemlerin sorgulaması gereken önemli bir paradokstur. Sözünü ettiğimiz hareketlerin/söylemlerin, 3 gün sonra başlayacak olan İstanbul Kids Fashion'da gerçekleşecek çocuk defilelerini problem etmiyor oluşu, yapısal düzenin kimi muhalif çevreleri "küçük muhalefetlerle" tatmin edebiliyor olmasından dolayıdır.

 

[1] Değirmencioğlu, S. (2010), Medyada Çocuk Emeği ve Reklamların Çocuk İşçileri. (Türkiye'de Çocuk Emeği içinde), Ütopya Yay.

[2] Tekin Yılmaz, T. (2014),  Çocuk İşçiliğinin Yeni Formları: Çocuk Oyuncular, Çalışma ve Toplum, 2014/1

[3] İnternet sitesi için bkz. http://www.istanbulkidsfashion.com/

[4] Tecrübe ettiğimiz dünya öznenin fiillerini üreten, yönlendiren, teşvik ya da tahdit eden yapısal bir düzene sahiptir.  Basit bir örnek verecek olursak bir taksinin direksiyonuna oturan şoförün davranışları içinde bulunduğu yapı (taksi) tarafından biçimlendirilir. Bu yapı onu hareket etmeye teşvik eder, onun yeni davranışlar üretmesini sağlar (örneğin vitese atmak/gaza basmak gibi), sınırlandırır (örneğin uçmasına izin vermez). Yani şoför yarı-özne durumdadır. Diğer bir ifadeyle yönelimlerinin sınırları belirlenmiş bir öznedir. Bu durumda "hareket etmek; ileri ya da geri gitmek" yapı tarafından onaylanmış, doğal ve beklenilen davranışlardır. Yapı, kendi içinde hareket eden özneyle önsel bir anlaşma içindedir. Bundan dolayı bir şoför, "bu araba hareket ettiği için kaza yaptım." gibi bir savunma getiremez ama gerçekte durum budur. Yapısal düzen kendi içinde hareket eden bireyleri, söze/dile/açıklamaya gerek duymadan yönetir. Yapısal sınırların genişliği öznenin fiillerinin sınırlarını da belirler.

[5]Bkz. Çocuk ve Kadınlara Yönelik Şiddet Hareketleriyle Töre ve Namus Cinayetlerinin Önlenmesi İçin Alınacak Tedbirler. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2006/07/20060704-12.htm

[6] Bkz. "Uyuşturucu Başta Olmak Üzere Madde Bağımlılığı ve Kaçakçılığı Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu" Dönem 23, Yasama Yılı: 3, sayı: 23

[7] Bağımlılık Merkezi’nin Genel Başkan Yardımcısı olan Susan Foster, hükümetlerin bağımlılığa giden yolu tıkamak gibi kolay bir tercih yerine, bağımlılığın yarattığı rahatsızlıklarla, hastalıklarla hatta ölümlerle uğraşmayı tercih ettiğini ifade ediyor. Bu yaklaşım hem sorunu çözmüyor hem de büyük bir ekonomik yük getiriyor. Rapora göre, Amerikan eyaletlerinden Connecticut’ta vatandaşlardan toplanan her 100 dolarlık verginin 10.39 doları madde kullanımının yarattığı etkileri temizlemek için kullanılıyor. CASA (Ulusal Bağımlılık ve Madde Kullanımı Merkezi)’nın kurucusu ve başkanı olan Jaseph Califano Jr., "devlet, vergilerden topladığı milyarları çöpe atıyor" derken, bağımlılığın önlenmesine yönelik tedbirler için yapılan harcamaların azlığını vurguluyor.

Rapor için bkz. https://www.centeronaddiction.org/newsroom/press-releases/2009-shoveling-up-2

[8] 2009 tarihli araştırmanın analizi için bkz (sayfa 107): http://aileakademisi.org/sites/default/files/turkiyede_ve_dunyada_kadina_siddet_0.pdf

[9] Bkz. https://imcajans.com/cocuk-manken.html

[10] Konuyla ilgili bazı haberleri toplu halde görmek için bkz. http://aileakademisi.org/basinaciklamasi/aile-akademisinden-cinsel-istismar-sucuna-yoenelik-yasa-tasarisina-iliskin-aciklama

[11] Örneğin kadın hareketlerinin aileyi/kocayı hedef alırken, kadını işyeri ve patrona mahkum etmesi ya da "cinsel azınlıklar" söyleminin cinsellik endüstrisini zenginleştirmesi gibi.

 

islamianaliz

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim