• BIST 90.383
  • Altın 144,263
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Ankara 6 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Konya 10 °C
  • Antalya 13 °C
  • Diyarbakır 7 °C
  • Erzurum 0 °C
  • İzmir 11 °C
  • Rize 8 °C

İsrail Azdıkça Azıyor, Elleriyle Kendi Mezarını Kazıyor

Ahmed Kalkan

İsrail Azdıkça Azıyor, Elleriyle Kendi Mezarını Kazıyor

Gaybı Allah bilir, biz geleceği okuyamayız. Ama olayları hikmet ve basiret aynasına yansıyan şekliyle okuduğumuzda İsrail ve onun sömürgesi ABD ve kuyruğu Avrupa ülkeleriyle Dünya Müslümanları arasında ölüm-kalım savaşı gözüküyor. Bu savaşta Allah’ın yardımına muhatap olacak şekilde imanî ve cihadî altyapısını sağlamlaştıran mü’minler, İlâhî yardımla zafer sahibi olacak, Yahudilerin ise birçok dezavantajı söz konusudur.

 

İsrail’in ve Siyonist Yahûdilerin Dezavantajları:

 

a- Yahûdiler yaşamayı, dünyayı, maddeyi çok sever, ölümden çok korkarlar (2/Bakara, 94-96). Uzun süreli ve insan insana savaşı sürdüremezler.  

 

b- İsrail halkı ve ordusu, insan gücü olarak azdır. Asker açığını kızlarla ve yer yer Amerika’dan getirdikleri paralı askerlerle kapatmaya çalışmaktadırlar.

 

c- Hıristiyanlara da düşman oldukları, insanî hakları çiğnedikleri, faşizan ırkçılıkları, tüm insanlığın kanını emdikleri dünya kamuoyuna yeterince duyurulursa Batılılar dahil, onları kimse desteklemez, hatta nice Hitler adayları bile çıkabilir.

 

d- Başta Amerika olmak üzere Rusya ve Avrupa, hatta müslümanların yaşadığı ülkelerin çoğu yöneticileri bugün siyonizmi ve İsrail’i desteklemektedirler. Ama unutulmamalıdır ki, uluslar arası ilişkilerde dost yoktur; ülke menfaati vardır; onlar, her şeyden önce kendi çıkarlarını düşünürler. İsrail’i desteklemenin onların faydalarına olmadığı ve olmayacağı anlatılabilirse bu destek, tavır almaya dönüşebilir.

 

e- Her şeyden önemlisi, Allah’ın yardımı onlara gelmez. Onlar Kur’an’ın hükmüne göre; fesatçı, zorba, maddeyi ilâhlaştıran, azgın ve lânetli bir zihniyete sahiptir. Bu özelliklerin her biri, İlâhî yardıma engel olan hususlardır. Hele karşılarında Allah’ın askerleri olursa...

 

Zorbalıkları için silâh ve teknolojilerine güvenenler bilmelidirler ki, maddî silâhlar dayanıksız ve yetersizdir. İman silâhı ise ne kadar yok edilmeye çalışılsa daha da keskinleşmekte, muvahhid elindeki ebâbil taşı, Hak düşmanı zorbanın fil benzeri tankına gâlip gelebilmektedir. “Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli toplu sanırsın; hâlbuki kalpleri darmadağınıktır.”(59/Haşr, 13-14)

 

Zalim kâfirler, Müslümanların birliğini istemediği için aralarına aşılması zor sınırlar çizmiş, birbirleriyle dost ve kardeş olarak sağlıklı ilişki kurmamaları için çeşitli planlar yapıp uygulamıştır.

 

Emperyalist kâfirler, ümmeti parçalara ayırıp birbirleriyle bağlarını koparmaları yetmiyor gibi, birbirlerini suçlayacak şekilde yanlış bilgi ve kanaatleri aralarında yaydılar.

 

Filistinliler de içinde olmak üzere Arapların Türkleri sevmediği, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkleri arkadan vurduğu gibi çirkin iftiralar attılar ve halkımızı kandırdılar. Kesinlikle böyle bir şey olmamış, Filistinliler ve diğer Araplar Türklere karşı silah kullanmamıştır. Onları tanıyanlar iyi bilir ki, Arapların çoğu hâlâ Osmanlı hayranı ve Türk dostudur.

 

Filistinliler, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde topraklarını İsrail’e satmadılar. O yüzden “kendi yaptıklarının cezasını çekiyorlar” deyip kendi duyarsızlığımıza bahane üretemeyiz. İsrail satın alarak değil, oradaki kardeşlerimizin topraklarını işgal ederek oraya yerleşti. Bunun için de 60 yıldır hep terör estirdi, katliam yaptı, Müslüman Filistinlileri evlerinden ve birçoğunu ülkelerinden zorbalıkla çıkarıp kendileri yerleşti.

 

Siyonist Yahudiler, tarih boyunca, başka ırktan insanlara kene gibi yapışmış, onları insan gibi görmemiş ve her yönden sömürüp onlara zulmetmiştir. O yüzden tarih boyunca çok az bir zaman hâriç devlet olamamışlar, çeşitli ülkelerde sığıntı olarak yaşarken onların ekonomilerini sömürmüş, can damarlarını kurutmuş, çeşitli fitneler çıkarmışlardır. Bundan dolayı İspanya’dan sürülmüşler, Almanya’da Hitler tarafından cezalandırılmışlardır.

 

Unutmayalım ki, İsrail bu zulümleri, kendisini açık şekilde destekleyen Amerika ile Batı ve dolaylı şekilde destekleyen Müslümanların başına geçirilmiş işbirlikçi tâğutların yardımıyla gerçekleştiriyor. İşgalciler kadar, işbirlikçi devlet yöneticileri ve onlara tavır almayan etkili ve yetkili çevreler de suçludur.

 

Filistinli kardeşlerimiz kendi topraklarında özgür bir şekilde yaşamak ve ülkelerini işgal eden zalim İsraillilerden zorla ele geçirdiği topraklarını geri almak istiyorlar. Bunun mücadelesini veriyorlar. Onların mücadelesi bir kurtuluş savaşıdır, kendi haklarına sahip çıkma mücadelesidir. Onları terörist ve militan diye tanımlamak vebali büyük bir iftiradır. 

 

Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte sarılmamızı istiyor.

 

Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma ve vahdet içinde olsaydık çok büyük güç olurduk ve emperyalist zalimler, Irak’ı, Afganistan’ı işgal edemezdi, İsrail de kardeşlerimize böyle vahşice saldırıp zulümler yapamazdı.

 

Filistin’in ve tüm dünya Müslümanlarının kurtuluşu, ancak, Müslümanların vahdet içinde tek ümmet, tek güç olmalarıyla mümkündür. Bunun için de kendini İslâm’a nisbet eden tüm insanların Kur’an’ı tekrar anlamıyla öğrenip hayatlarına geçirmeleri şarttır. Tevhid olmadan vahdet olmaz. Bilindiği gibi vahdet, Kur’an ve sahih sünnet çerçevesinde muvahhid mü’minlerin birleşip temel meselelerde ortak tavır sergileyebilmesi demektir.

 

Kitabımız Kur’an-ı Kerim, zalim yahûdilerin çirkin karakterlerini ibret aynasında gözlemleyelim diye sergilemekte, onların yaptıkları antlaşmalarında ve verdikleri sözde durmayacaklarını bildirmekte, Allah’ın onlara gazap ettiğini, lânetlediğini haber vermektedir. Kitabımız tüm Müslümanları onlara karşı uyarıp uyanık olmaya çağırmaktadır.

 

Kur’an, Hıristiyan ve yahûdileri dost kabul etmemizi kesin bir dille yasaklamakta ve ancak mü’minlerin birbirleriyle kardeş olduğunu vurgulamaktadır. 

 

Filistin’i savunmak, Müslüman kardeşlerimizle dost ve kardeş olduğumuzu göstermek yanında, ilk kıblemiz ve mübarek mekân Mescid-i Aksâ’ya sahip çıkmak demektir.

 

Dost-düşman böyle günlerde belli olur. Filistinli mazlum kardeşlerimizin yanında yer alıp yaralarını sarmak, maddî ve mânevî onlara yardım etmek İslâm kardeşliğinin gereğidir. Onlara yapılan zulmü kendimize yapılmış kabul etmek zorundayız. İsrail ve Amerikan mallarını boykot etmeli, Müslümanların yanında yer almalı, onlara en azından dualarımızla destek olmalı, safımızı belli etmeliyiz. Her imkânımızla dünyanın çeşitli yerlerinde Allah için mücadele edenlere, özellikle Filistinli kardeşlerimize yardım etmeliyiz. Allah’ın yardımıyla Mü’minlerin er-geç kâfirlere galip geleceğinden asla şüphemiz olmamalıdır.

 

Filistin sorunu sadece Filistinlilerin ya da Arapların sorunu değil, tüm Müslümanların ortak sorunudur, ortak dâvâsıdır. Kendi ülkelerindeki işgallerin farkına varmayan ve önce yaşadığı beldelerde Allah’ın nizamı doğrultusunda değişim ve dönüşüm için gayret etmeyenler Filistin’i kurtarma rüyası görme hakkına bile sahip değildir. Şirkten, tevhidden ve bunların günümüzdeki yansımasından bahsedilmesine, tâğutlara tavır alınmasına müsaade edilmeyen ve devlet dairesi haline getirilen kendi semtindeki mescidlerini işgalden kurtaramayanlar Mescid-i Aksâ’yı hiç kurtaramazlar. 

 

Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur'an'da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün "müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil'leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan. "Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez." (5/Nisâ, 105).  Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.   

 

Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış güzelim kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının elbet farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz yaklaşık bu sayıdaki kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş sağlam olsun, terzi ustaysa, o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin yetişmesinde. Kendi önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye çevirmesini bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin” yapması gibi bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda. İnleyen nağmeler coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp doksan senedir yakılmayan lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta düğmenin yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.

 

Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı topluyor, temsil ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız! Hem de dinleri “üç kişinin bile, yolculukta dâhi, içlerinden birini lider seçmelerini” emrettiği halde. Lidersiz/halifesiz ümmet, başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet eden emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı (3/Âl-i İmrân, 104) ki, onlar yolu açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu kuşansın (3/Âl-i İmrân, 110). Müslümanlar tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını, birbirleriyle ilişkilerinde ispatlasın (21/Enbiyâ, 92). Müslümanlara “böl, parçala, yut” taktiğiyle tavır alanlar, “Birleşmiş Milletler” şemsiyesine ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek devlet çatısı haline dönüştürüyor, her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları arıyorlar. Müslümanların “cihad, ümmet, şeriat, tâğutları red, İslâm Devleti” gibi konuları gündeme getirmelerine ise “cısss!” diyorlar. Müslümanlar, dünyaya müslümanca nizam vermeyi düşünmesinler diye, Amerika’nın başı çekerek Türkiye modelini örnek(!) gösterip yön verdiği Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme projeleri uygulanıyor.

 

Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrıyla “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni dünya düzen(sizliğ)i” projesini uygulamak için, Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor. Bir yandan da stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”, “yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “lâ’sı olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde içi boşaltılmış ve Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor kuklaları eliyle. “Paranın dini imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah'ın katında tek gerçek din olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan, işgallerden çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması.

 

Dünya İslâm Devleti demek; içinde yaşayan ve helâke doğru hızla koşan insanlığın en son şansı demek. Müslümanların birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı coğrafyada yaşayan, aynı ülkenin, aynı mezhebin, hatta aynı (cemaat denilen)  insanlarının bile bin bir gruba ayrıldığı bir ortamdan kurtulup tüm dünya müslümanlarının tevhid çizgisinde birleşmesi demek. Irkçılıktan, ulusçuluk/milliyetçilikten, ulus-devlet anlayışından ümmetçiliğe geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk şuuruna hicret demek. İslâm, sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil; aynı zamanda sosyal ve siyasal nizamdır da. Dünya, teknoloji ve özellikle iletişim araçlarıyla çok küçüldü; şimdi çok daha kolay uygulanabilir çok uluslu, çok katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek halifenin (ya da hilâfet komisyonunun) şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği gerçek adâlet ilkeleriyle yönettiği bir Büyük İslâm Devleti.  Düşünebiliyor musunuz bir buçuk milyar nüfuslu, 46 ulus-devletin birleşmesinden oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya İslâm Devleti... Rüyâsı bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle bir gücün karşısında kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi kovboy ve İsrail adlı haydutlar çetesi böyle bir güç karşısında ne yapabilir? Böyle bir yapının ekonomisini, dünyaya vereceği huzuru düşünün... Irak’ta ve yakında sahnelenen gösteriler; erken doğumun, acelecilik ve acımasızlığın yansıması olarak yarınki dünyanın kaçınılmaz ve karşı konulmaz tek gerçeği olan ideal mânâda Dünya İslâm Devletinin ortaya çıkmasını biraz daha erteletme çabaları olarak görülmelidir.

 

Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı olmayan eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler arasında kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar yarışmalarına katılabilir, biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak takılabilir. Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil gibi yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu ülkede değil; tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm olan şirki) kaldırmaya çalışmakla yükümlüdür (2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39).

 

Dünya İslâm Devleti bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim yeryüzünün halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular (6/En’âm, 165). Allah’ın takdir ve dilemesi, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup, onları önderler yapmak, vârisler kılmaktır (28/Kasas, 5). İman edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde güç ve iktidar sahibi olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir (24/Nûr, 55). Tek liderin etrafında ümmetin tekrar dirilip dünyanın umudu haline geleceğine, yani Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de Allah’ın vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere bir meyvedir hilâfet. Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin her çeşidini terk edip sadece Allah’a kulluk edenlere Medine’de devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın lütfu ve meyvesi olarak) açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere, Sümeyye’lere, Habbab ve Bilal’lere sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal edilir, sonra ideal olur, daha sonra da gerçekleşir; eğer gerekli çaba gösterilirse...    

 

Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen Bir"leş"miş Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine ve organize ittifaklara karşı, müslümanların ayrı ayrı küçük ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran, kukla yöneticiler de başlarındayken) inançlarını, ülkelerini ve sahip oldukları değerleri savunmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini bile korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı? Bosna, Çeçenistan, Afganistan, Irak, Suriye. İslâm âlemi için, özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı, global İslâm Devletinden başka bir çözüm söz konusu değildir; tabii onların içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine dönüşmeyi çözüm görmüyorsak. Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya ve onların içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir problem.

 

"İslâm Devleti" demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi tuzaklardan kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun, aşılması gereken dağlar yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir. Hedefin zorluğudur insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır kişiye dünyada devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.

vuslatdergisi

Bu yazı toplam 2544 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim