• BIST 89.834
  • Altın 145,466
  • Dolar 3,6225
  • Euro 3,9067
  • Ankara 16 °C
  • İstanbul 13 °C
  • Konya 13 °C
  • Antalya 19 °C
  • Diyarbakır 13 °C
  • Erzurum 4 °C
  • İzmir 21 °C
  • Rize 10 °C

‘İslam Bitti!’ diyenlerin taktik manevralarına aldanacak mıyız?

Selâhaddin Çakırgil

Kitle iletişim araçlarının gelişmesindeki başdöndürücü hız, çoğumuzu tedirgin ediyor, bu doğru.. Hele de son yıllarda, Facebook, Twetter, WhatsApp, SMS  vs. gibi çeşitli isimler altında, ‘sosyal medya’ denilen iletişim araçlarının, okuma- yazma bilen hemen herkese görüşlerini yazıp geniş kitlelere ulaştırma ve başkalarının görüş ve düşüncelerini öğrenip, onlara ânında, hemen karşılık verme ve irtibat kurma imkanı vermesi açısından, 15 yıl öncelerde bile hayal edilmeyen noktalara gelindi..

Tabiatiyle, özellikle genç nesiller bu irtibatlar sırasında, daha önce duymadıkları, bilmedikleri düşüncelerle karşılayıyorlar, beklenmedik saldırılara maruz kalıyorlar.. Bazan, çok süslü, yaldızlı fikirlerle karşılaşıp, kendilerini onların manyetik çekim alanına kaptırabiliyorlar..

Bu da, tabiatiyle, nicelerimizin canını sıkıyor ve içini yakıyor.

Dünyadaki gelişmelerden dolayı hüzünleniyoruz, ‘müslümanlar olarak n’olacak bu bizim halimiz?’ diye hayıflanıyor, iç geçiriyoruz..

Bu kaygulanmayı hafife almaya gerek yok elbette.. En azından, insana bir değer kazandıran,  ‘kalbinde din derdi taşıyan insan olmak özelliği’ bile tek başına saygıya değer..

Ama, konuyu, bir yıkılış, çöküş, mahvoluş gibi algılamaya da gerek yok.. Çünkü, bu anlayış, tam da İslam düşmanlarının, emperyalist-şeytanî odakların oluşturturmak istedikleri bir ümidsizlik havasıdır.

Unutmayalım ki, İslam, Allah’ın bütün Peygamberleri aracılığıyla insanlığa gönderdiği dinin ortak adıdır.. Yani, İslam ezelden gelir ve İslam’a ebediyyet va’dolunmuştur..

Bu din, son olarak da Hz. Peygamber (S) tarafından teyid ve tebliğ olunmuş, insanlara sunulmuş; önceki Enbiyaullah’ın, ilahî peygamberlerin eliyle sunulmuş olanlar da meydana getirilmiş olan tahrifler de bu şekilde düzeltilmiştir. Nitekim,‘İbrahim müslüman idi..’ gibi sarih beyanlar vardır. Bu durum,  diğer bütün ilahî peygamberler için de geçerlidir.

Bazan, ‘Allah, Kur’an’ı ben koruyacağım, diyor; o haldedaha öncekileri niye korumadı?’  gibi tuzak sorular sorulur..

Halbuki, bizzat Kur’an, bize, bu konuda, ‘Bu Kitab, kendinden önce inzal edilmiş olanlardaki tahrifleri ıslah etmek, düzeltmek için de gelmiştir..’ meâlinde açık bildirimde bulunur.

*

Ne var ki, Müslümanların tarihi, büyük facia kervanlarının da tarihidir.. Bunu görmezlikten gelemeyiz.. Ama karşılaşılan nice felaketler, musîbetler, İslam’ın kendisinden mi kaynaklanıyor; yoksa, müslümanların, ‘İnandık..’ dedikleri halde, gereğini yerine getirmedikleri ve açılan gediklerden nice yakıcı kasırgaların esmesi sonucu meydana gelen zaaflardan mı?

Hani, ‘Hakk belâ yazmaz, kul azmayınca…’ diye bir halk deyişi vardır ya, biraz da onun gibi bir durum..

Gerçi, her din veya ideolojinin mensubları arasında da, karşılaşılan sıkıntı ve  musîbetlerle, ‘kendi inanç veya ideolojilerine sımsıkı bağlanmadıklarından dolayı karşılaşıldığı’ şeklindeki izahlar yaygın olarak görülür. Ama, bu durum, müslümanların da bu gibi izahlara sığınamıyacakları mânasında kabul edilemez.

Hatırlayalım ki, tarihimiz boyunca çok büyük yok edici, mahvedici büyük felaketlerle karşılaştık.. Bunların bir kısmı, müslümanların kendi toplumlarının içindeki ihtilaflardan, düşmanlıklardan kaynaklanıyordu; tarih devirleri içindeki derin etkileri hâlâ da sürmekte olan Kerbelâ Faciası gibi..

Dış etkenler plyanında ise, müslüman coğrafyalarının ve müslüman tarihinin en büyük facialarından birisinin de Mogol İstilası olduğunu söyleyebiliriz.. Çünkü, gerçekten de, o büyük istila, hemen bütün müslüman coğrafyalarını perişan etmişti..

Düşünelim ki, Orta Asya’lardan kopup gelen , ve ilerledikçe korkunç bir çığ gibi yuvarlanıp büyüyerek önüne daha bir geçilemez şekilde gelen o Mogol İstilâsı,bugün coğrafyada yerini bile göstermekte çoğumuzun zorlanacağı Mogolistan steplerinden  kalkıp, Afganistan, İran, Anadolu, Suriye ve Irak diyarlarını baştan başa ezip geçmişti. Ve sadece Bağdad’da, o zamanki nüfus yoğunluğu açısından ele alındığında ne büyük olduğu daha iyi anlaşılacak bir rakamla, evet, sadece Bağdad’da öldürülen müslüman halkın sayısı 750 bin olarak ifade edilir.

Onun içindir ki, Moğol imparatoru Hulâgû’nun o korkunç zulmü, başka zulümlere de örnek bir kıyas unsuru olarak alınmış ve halk’ın dilinde, başka zulümler de, ona nisbet edilerek anlatılmış ve ‘Tahammül mülkünü yıktın, Hulâgû Han mısın bre kafir..’  sözü dillere pelesek olmuştur..

Elbette o büyük perişanlık bile müslümanların iç zaaflarından dolayı daha bir büyük musibet ve âdetâ bir ilahî ceza olarak da anlaşılmıştı. Nitekim, o dönemi anlatan tarihler, Bağdad’daki Halife- Sultan’ın sarayında sadece cariye olarak bulundurulanların sayısını 730 küsur olarak bildirmektedir.

O zamanların büyük tarihçilerinden Qudbeddin Nehrevanî’nin, o Mogol İstilasıöncesindeki durumu anlatırken kullandığı ifadeler de, toplumun nasıl tefessüh ettiğini, nasıl eridiğini anlatır.. ‘Dicle kenarında, koyu gölgeli ağaçların altında, yumuşak minderlerde sabahtan akşama ve akşamdan sabaha kadar, zevk’u safalar içinde yerler-içerler, eğlenirlerdi…’

Genel nitelemesi bu şekilde yapılan bir toplum, düşman geldiği zaman nasıl direnebilir ki?

Müslümanların Endulus’deki devleti 1492’lerde son bulurken de, aynı manzara yok muydu? Ya da, Osmanlı’nın yıkılış sürecindeki son 250 yılında, bir 2. Abdulhamid gibi dikkatli isimlerin çırpınışları dışında, toplumun içten içe nasıl çürüdüğünü görmedik mi?

Bugün de, müslüman halklar ve müslüman coğrafyaları, emperyalist-şeytanî güçlerin korkunç saldırıları ve kendisini içten içe yiyip bitiren bir çürümenin pençesindedirler..

Bütün bunlar doğru..

Ama, devrilen kocaman çınarların dibinden yeni bir filizin yükseldiği gibi gelişmeleri de görmezlikten gelmiyelim..

Bugün, çekmektedirler..

Meşîme-i şebden, görelim, gün doğmadan, neler doğacak?

Bundan sonra nasıl bir doğumun olacağını gelecek gösterecek..

Doğrudur ki, korkunç bir iç boğuşma yaşanıyor..

Ama, bunlar dahi, bir bakıma reflektif çırpınışlar ve hayatta kalma emareleri olarak değerlendirilebilir. Olur ki, gelecek zamanlar yeni bir Selahaddin Eyyubî’yi hediye edecektir bize..

Unutmayalım ki, Selahaddin Eyyubî  de, Haçlı ordularının ve dünyasının elinde 100 yıl kalan Kudüs’ü geri alıncaya kadar müslümanlar arası ne çetin iç savaşlardan ve vede zâhirinde iktidar mücadelesi olarak görülebilecek korkunç boğuşmalardan geçmişti..

*

Bugün, bakıyoruz ki, müslüman cografyaları yeniden tam bir virane haline geliyor.. 10 milyonlar, yüzmilyonlar perişan..

Ama, bu perişanlıklar kendi içinden ilacını da çıkaracaktır, inşaallah.. Çünkü geçmişte de öyle olmuştu.

Yeter ki, biz ümidsizliğe kapılmayalım..

Geçen hafta, ülkenin malum gazetelerinden Hür., ateizm cereyanının güçlendiğini, ateistlerin sayısının arttığını söylüyordu..

Bunun delili de, beş yıl öncelerdeki anketlerde, ülkemizdeki ateistlerin mikdarı ülkemizde, yüzde 2,3 iken, bu rakam, beş yıl sonra anketçilerin elindeki verilere göre, 2,9’lara ulaşmış..

Bu gibi rakamların yayınlanmasındaki hedeftir, asıl anlaşılması gereken..

Nil Nehri, Hz. Mûsâ için âb-ı hayat mesabesinderdir, ama, firavuncuların nazarında kan rengindedir..

Elbette, kendimizi gereksiz hava basmalarla  hamâsî sözlerle oyalamaya gereke yok, ama, dideolojik savaş ajanlarının oyunlarına da gelmemek gerek.. Hatırlayalım ki, 25 sene öncelerde, Oliver Roy isimli bir fransız araştırmacısı ve istihbarat elemanı,‘Siyasal İslam’ın öldüğünü’ iddiasını işlediği bir kitabıyla türkçe konuşanların karşısına çıkınca, niceleri bunu gerçek sanıp sevinmiş, diğer bazıları da tam bir yıkılmışlık ve hezimet anlayışı içinde şaşkına dönmüşler, aylarca, yıllarca  o hezimet duygusu içinde karamsar yazılar. makaleler yazmışlardı..

Gerçekte, ise, ölen bir İslam yoktu. Tarihte olduğu gibi, bitti sanıldığı nice zamanlardaki gibi, küllerinden yeniden kor parçalsına dönüçek bir hayatiyeti içinde gizlediğini, İslam’ı altetmeyi planlayan merkezlerdeki oryantalistler, islamologlar, musteşriqler biliyorlar..

Elbette yaralıyız.. Ama, öldürmeyen yara güçlendirir..

Bugünkü yaralar, inşaallah bizleri daha bir uyandıracak ve geçmişteki hatalardan arınmış olarak geleceğe daha güçlü ilerleyeceğiz.

Ama, şimdilik, kıvrandırıcı, öldürücü sancıların pençesindeyiz.. Bunun için birilerinin ‘İslamcılık bitti..’  diye attığı sevinç naraları bazılarımızın moralini de  bozuveriyor ve onların iddialarını gerçekmiş gibi kabul ediyoruz..

Gerçek ise, daha başka türlü de yorumlanabilir. Çünkü, inanç değerlerine  hattâ pamuk ipliği gibi zayıf bağlarla bağlı oldukları kabul edilenlerin bile, geçmişte olmayan bir yoğunlukta, mescidlere yöneldikleri görülüyor. Bu yeni nesiller, bununla aidiyet problemlerini ortaya koyuyorlar ve kimliklerinin bağlanabileceği mekanları arıyorlar. Onlara iyi örnek olabilecek, yol gösterebilecek öncüler de biraz silkinseler, mes’ele daha bir kolay çözülecek..

Bütün müslüman coğrafyalarında, hâkim kılınmaya çalışılan beşerî ideolojilerin ve eğilimlerin bittiğini gösteren şekilde, genç nesillerin camilere yönelmesini doğru okumak gerek..

*

dirilişpostası

Bu yazı toplam 240 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim