• BIST 89.848
  • Altın 145,269
  • Dolar 3,6231
  • Euro 3,9157
  • Ankara 15 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Konya 14 °C
  • Antalya 22 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Erzurum 7 °C
  • İzmir 22 °C
  • Rize 11 °C

İran Konusunda Duygusallaşmak mı, İlke ve Değerlerden Savrulmak mı?

Nureddin Şirin

İran Konusunda Duygusallaşmak mı, İlke ve Değerlerden Savrulmak mı?

“Haşimi Rafsancani"nin çıkardığı Gürültü” başlığı altında yazdığımız yazıya bazı kardeşlerimiz “duygusal davranmakla” bazı kardeşlerimiz de “Ayetullah Rafsencani, Mir Hüseyin Musevi, Ayetullah Muntaziri, Muhammed Hatemi gibi isimleri töhmet altında bırakmak İslam İnkılabı"na sahip çıkmak mıdır?” diye tepki gösterdiler.

Bu ve benzeri eleştiri ve tepkilere karşı önce ilkesel bir çerçeve çizip söz konusu suçlamalar üzerinde somut olarak durmaya çalışacağım.

ADALET, MİZAN ve DEMİR

Allah Tebareke ve Teala, Kur"an"da Hadid süresinin 25. Ayetinde “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür” buyurmaktadır.

Kur"an"ın bu beyanı müminlerin hayatlarının, söz ve hareketlerinin her zaman için Kitab ve mizana dayanmaları gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kuran"a göre “Adaletli olmak” yalnızca Kitab ve Mizan"a uymakla mümkündür; Kitab ve Mizan"ı bir kenara bıraktıktan sonra yapılan işlerin, söylenen sözlerin, atılan adımların, sergilenen tavırların “adalet” ile tanımlanması mümkün değildir.

Yine Rabbimiz Nisa Süresi"nin 135. ayetinde “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.” Bakara 143. ayette ise “Allah Sizi vasat bir ümmet kıldı, insanlar üzerinde şahid olasınız diye...” buyurarak her halükarda hak ve adaleti ayakta tutmamız için şahidlik üzere olmamızı emrediyor.

Bizler ister bireysel hayatımıza ilişkin, ister toplumsal konularla ilgili, ister Müslümanların karşı karşıya kaldığı birtakım sorunların halli noktasında yapacağımız şahidliğin Kitab ve Mizan"a dayalı olması gerekliliğini kabul etme durumundayız. Aksi takdirde hevalarımız, garezlerimiz, nefsani arzu ve komplekslerimizin etkisi altında hareket ederiz ki, bunun adı “zulüm”dür. Bizler bu “zulm”ü kendimize yapacağımız gibi, başkalarını da yanlış kanaat ve tavırlara yönlendirme durumuna düşerek “zulm"ü yaygınlaştırmış ve bir çok “zulm”ün müsebbibi olmuş oluruz.

Allah Subhanehu ve Teala bizleri zulme düşmekten, zulmetmekten ve zulümlere sebep olmaktan muhafaza etsin.

Şimdi şu sorunun cevabını kendimize sormak durumundayız;

Bizler İran"da yaşanmakta olan olaylara ve gelişmelere hangi “ölçü”ler üzerine yaklaşıyoruz; kişisel kanaatlerimizi mi “ölçü” ediniyoruz, yoksa kanaatlerimizi belli bir “ölçü”ye vurarak mı belirliyoruz?
Başkaları üzerinde yargıda bulunma durumunda değilim, ancak, kendimize hangi “ölçü”leri edindiğimizi açıklıkla ortaya koyarak, konulara nasıl yaklaştığımızı belirtmek istiyorum.

Birinci ölçü:

Rabbimiz Kur"an"da “Allah"a ve Resulü"ne itaat edin; sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir konu üzerinde çekişirseniz onu Allah"a ve Resulü"ne döndürün” (Nisa 59) buyurmaktadır.

Peki üzerinde çekiştiğimiz konuyu Allah ve Resulü"ne nasıl döndüreceğiz? Buradan kasıt “Kur"an"a ve Sünnet"e bakın” mı? Eğer böyle ise bir konu üzerinde çekişenler Kur"an"a ve Sünnet-i Seniyye"ye, Ehadis-i Nebeviye"ye gittiklerinde anlaşmaya varabilecekler mi? Meallere mi bakacağız, tefsirlere mi? Hangi meal ve hangi tefsire? Hadislere baktığımızda hadisin sıhhati, delalet ettiği anlam üzerinde ihtilafa düşme durumumuz olmayacak mı?

Burada “Eğer bir konu üzerinde çekişirseniz onu Allah"a ve Resulü"ne döndürün” ayetinin delalet ettiği anlamı şu şekilde arnlama durumundayız: “ihtilaf ettiğiniz çekişmeli konuları, Kur"an ve Sünnet"in ölçülerini bilme kapasitesi ve liyakatinde olan “bilirkişi”lere götürün; onların hakemliğine, irşad ve rehberiyetine başvurun”
Rabbimiz bu “bilirkişi”leri de “ulul emr” ve “zikir ehli” olarak tanımlamaktadır:

“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resul'e veya aralarında emir sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi” (Nisa 83)

Elmalı Hamdi Yazır buradaki "emir sahipleri”ni mealinde “içlerinden ulul emr olanlara” şeklinde belirtmiştir.

"Eğer bilmiyorsanız zikir elhine sorun" (Enbiya 7)

Burada “zikir ehli” olarak kimler kastediliyor; müfessirlerimiz “zikir ehli”ni nasıl tanımlıyor?

“Zikir ehli” yani Müslümanlar için başvuru mercii olan “şer"i otorite”ler. Bunların başında “fakih”ler gelir.
Şimdi yukarıda belirttiğimiz “Adalet” ve  “Mizan” kavramlarını ilahi beyan çevresinde tartışma konusu
ettiğimiz, üzerinde çekiştiğimiz olay ve gelişmelere nasıl tatbik edeceğiz?

İslami bir nizamın egemen olduğu bir ülkede bir sorun varsa, Müslüman olan bir kişinin takip etmesi gereken yol ne olacak? Yani bir müslümanın riayet etmesi gereken ölçü ve miyar nedir?

Kur"an-ı Kerim “sizden olan emir sahiplerine itaat edin” buyuruyor; buyurun gelin bu ayetin hükmünü tatbik edelim. Kur"an “Eğer bir konuda çekişirseniz onu Allah"a ve Resulü"ne götürün” buyuruyor; buyurun gelin bu ayetin hükmünü tatbik edelim. Kur"an, “size bir haber geldiğinde onu yaymadan, onun hakkında bir yargıya varmadan önce Resule ve sizden olan emir sahiplerine götürün” buyuruyor; buyurun gelin bu ayetin hükmünü tatbik edelim. Kur"an “bilmiyorsanız zikir ehline sorun” buyuruyor; buyurun bu ayetin hükmünü tatbik edelim.

Kur"an-ı Kerim"in öngördüğü “mizan” bu değil midir, yapılması gereken bu değil midir?

Kur"an “Allah ve Resulü bir şeye hükmetti mi mümin erkek ve mümin kadınlar için muhayyerlik –başka bir seçenek- yoktur” buyurmuyor mu?

Aksi takdirde kişisel hevalar, nefsi kompleksler, garez ve hodbinlikler araya girmeyecek midir?

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Emire itaat bana itaattir, bana itaat ise Allah"a itaattir. Emire isyan bana isyandır, bana isyan ise Allah"a isyandır” “başınızda Habeşli bir köle dahi olsa, Allah"a ve Resulüne itaat ettiği sürece ona itaat edin” buyurmuyor mu?

Burada biz diyoruz ki, her şeyden önce İslam nizamında bir “Veliyy-i Emr” var. "Veliyy-i Fakih" olarak da tanımlanan bu “emir” aynı zamanda bir fakih ve zikir ehli. Yani herkesten önce, Şer"i bir başvuru mercii. İslam toplumu içinde başvurulacak ilk kişi.

Acaba, Kur"an ve Sünet"in ölçülerine göre, ortaya çıkan, üzerinde tartışılan bir gelişme noktasında İslam toplumu için “hüküm” ve “karar” merciinde bulunan kişi Veliyy-i Emr değil midir? Eğer Veliyy-i Emr"in bir hükmü kararı yoksa, Müslümanlar farklı görüş ve tavır sergileme konusunda muhayyerdirler; ancak Veliyy-i Emr Müslümanlar için bağlayıcı olan bir hüküm ortaya koyduysa, artık bu “son söz”dür ve itaati vaciptir.

Veliyy-i Emr"ün hükmü kimler için bağlayıcıdır? Sadece avam için mi, sadece sokaktaki insanlar için mi? Havastan olanlar, ilim ve mevki sahibi olanlar için muhayyerlik hakkı var mı? Onların itaatsiz hakkı, Veliyy-i Emr"in hükmünü iptal etme hakkı, Veliyy-i Emr bir konuda son sözü söyledikten sonra, o söze muğayyir hareket etme, toplumu farklı mecralara sürükleme ve yönlendirme hakkı var mı?

İslam toplumu içinde ne kadar fakih ve alim bulunursa bulunsun, Veliyy-i Fakih müslümanların meseleleriyle ilgili bir hüküm ve emir verdiğinde "merce-i taklid" de olsa herkes ona tabi olma durumundadır. Yani İslam toplumu içinde ilk bilirkişi makamı istinbat kabiliyetine sahip adil ve fakih olan Veliyyy-i Emr'dir.

İşte burada kardeşlerimiz diyorlar ki, ama söz konusu olan kişiler, İslam inkılabı"nın ön önemli şahsiyetlerinden Haşimi Rafsancani. Muhammed Hatemi, Mir Hüseyin Musevi vs. Bu kişilerin geçmişte ve günümüzde unutulmaz meziyetleri, üstünlükleri, mücadeleleri, fedakarlıkları, hizmetleri vs. olabilir. Bunlardan dolayı da takdir hakkına sahip olabilirler. Ancak bu kişilerin veya benzerlerinin Veliyy-i Emr"in çizgisini geçme hakları asla yoktur. O zaman kanunlar ve itaat karşısında ayrıcalıklar doğar ki, her şeyden önce böylesi bir durum “mizan”ı bir kanara atmak demektir. Sistemin dayandığı meşruiyeti, bu meşruiyetin ilke ve değerlerini çiğnemek demektir.

Kanunlara uymak, kanunlar dairesinde kalmak öncelikle egemen kanunların merkezinde bulunan "Velayet-i Fakih" makamına itaat ve sadakatle sabit olur. Çünkü "Velayet-i Fakih" İslam Cumhuriyeti nizamının temeli, ekseni ve direğidir. Sadece sokaklara çıkıp kargaşa ve fesad çıkaranlar değil; oturduğu yerden, çıktığı kürsüden, yazdığı köşesinden, çalıştığı ofisinden, böyle bir itaatsizlik ve sadakatsizlik üzere olanlar da “suçlu”durlar. Böyle bir durumda havasın suçu avamın suçunda daha ağırdır...

Yine kardeşlerimiz diyeceklerdir ki, Rafsancani gibi şahsiyetleri böyle bir konuma oturtmak, ”suçlu” ilan etmek insafsızlık değil mi?

Burada bir ilkeyi belirmede yarar vardır:

Bilindiği üzere, Hz. Ali, Cemel savaşı sırasında kendisine “Ya Ali, biz mi hak üzereyiz, karşımızdakiler mi? Biz kimlerle savaşma durumunda kaldık, Onlar Peygamberin yakınları? Müminlerin annesi de karşımız da?” mealinde sorulduğunda şu cevabı vermişti:

“Önce hakkı tanıyın, tanırsınız ehlini; önce batılı tanıyın tanırsınız ehlini”

Yani kimin doğru, kimin yanlış üzere olduğunu, kişilere bakarak değil, ilke ve değerlere; “mizan”a bakarak belirleme durumundayız. Bir zaman gelir öyle kişilerle zıt duruma düşersiniz ki, o kişinin geçmişi, toplum içindeki ağırlığı, saygınlığı, ilmi, mücadelesi vs. sizi büyük bir ikilemle karşı karşıya bırakır. Bu durumda ne yapacağız, doğru ile yanlışı birbirinden nasıl ayıracağız, yani “furkan”ımız ne olacak?

Yaşanmış bir olay…

Bugünlerde ismi çokça zikredilen Ayetullah Muntazari olayı, ne yazık ki gerçekler örtülerek ve saptırılarak tekrar gündeme getiriliyor.

İslam İnkılabı"nın ilk yıllarında, İslam Cumhuriyeti"nde bakanlık görevinde bulunmuş Sadık Kutbizade isimli bir şahıs vardı. Bu kişi idam edildi. Suçu neydi; İslam Cumhuriyeti nizamının yıkılması için İmam Humeyni"nin öldürülmesini planlamış, İmam Humeyni"nin oturduğu evin bombayla havaya uçurulması gibi organizasyonun başında yer almıştı.

İşin en acı tarafı, bu eylemden Ayetullah Şeriat Medari gibi bir şahsiyet de haberdardı. Kendisine bu korkunç saldırı planını niçin deşifre etmediği ve yetkili makamlara bildirmediği sorulduğunda, verdiği cevap; “böyle bir şeyi başarabileceklerine inanmamıştım” şeklinde olmuştu…

Bu fitne ve fesad savuşturulduktan sonra, ikinci büyük fesad, İslam Cumhuriyeti"nde ilk cumhurbaşkanlığını yapan Beni Sadr"ın ihaneti olmuştu. Sahip olduğu yetkileri İslam Cumhuriyeti"nin yıkılması yönünde kullanmış, İslam devriminin birçok evladının savaş sırasında Saddam saldırılarıyla katledilmesinin ihanetini gerçekleştirmişti.

Bu hain kadın kılığına girerek İran"dan kaçmıştı.

İran"da yaşanan bir diğer fitne de “Ayetullah Muntazari Fitnesi”dir. Bugün birileri bu ismi özellikle muteber bir şahsiyetmiş gibi sürekli gündeme getirmeye çalışıyor, onun birtakım açıklamalarına atıfta bulunuyorlar.

Evet Ayetullah Muntazari İslam Devrimi"nin en önemli şahsiyetlerinden biriydi. Devrim sırasında şahın zindanlarında yatmış, işkenceler görmüştü. Kendisi bir taklid mercii idi ve özellikle İslam siyaset fıkhı konusunda bir otorite idi. Nitekim “Velayet-i Fakih” konusunda kitap yazanların başında geliyordu. İmam Humeyni"nin talimatıyla İslam Cumhuriyeti"nin uygulamalarında içtihatlarına başvuruluyordu.

Ayetullah Muntazari, İmam Humeyni"nin sağlığında Rehberlik Şurası “Meclis-i Hubregan” tarafından “Rehberlik Makamı”na seçilmişti. Sıfatı “Kaim Makam-i Rehberi” idi. Bu cihetten çok önemli bir konumda idi.

Ancak damadı Mehdi Haşimi ile ilgili olaylar çıktığında, İmam Humeyni onu “etrafına dikkat et, büronu kötü kişilerden temizle” şeklinde uyarmıştı. Çünkü bir grup Ayetullah Muntazari"nin ismi ve makamının arkasına sığınarak İmam Humeyni tarafından reddedilen bir çaba içindeydi, İmam Ayetullah Muntazari"nin onlardan uzak durmasını ve onlara fırsat vermemesini istemişti.

Velayet-i Fakih kitabını yazan Ayetullah Muntazari ise, İmam Humeyni"nin bu uyarısına tepki göstererek “seni birileri kandırıyor” diyerek misillemede bulundu. Burada kastettiği kişiler ise başta dönemin cumhurbaşkanı Ayetullah Hamenei, Haşimi Rafsancani, İmam Humeyni"nin oğlu Ahmed Humeyni, İran İstihbarat Bakanı Muhammed Muhammedi Reyşehri gibi isimlerdi. Nitekim daha sonra hem Ahmed Humeyni, hem de Reyşehri bu olayları yazdıkları kitaplarda anlattılar.

Ayetullah Muntazari, İmam Humeyni"nin tüm uyarılarına rağmen inadını öyle sürdürdü ki, İmam"ın sözünü dinlememekten öte, İmam Humeyni"yi de ilzam edecek şekilde İslam Cumhuriyeti yönetiminin uygulamalarına sert eleştiriler getirmeye başladı.

Bunun üzerine İmam Humeyni, Ayetullah Muntazari"nin “Rehberlik Makamı”na layık olmadığını beyan etti. Rehberlik Şurası da Ayetullah Muntazari"yi seçildiği makamdan azletti.

Ancak sorun öylesine derinleşti ve yaralara yol açtı ki, İmam Humeyni, Ayetullah Muntazari hakkında çok ağır ifadeler kullananan bir mektup yazıp bu mektubun İran radyo ve televizyonunda yayınlanmasını istedi. Radyo Televizyonun başında Haşimi Rafsancani"nin kardeşi Muhammed Haşimi bulunuyordu. Durumu Haşimi Rafsancani"ye bildirdi. Haşimi Rafsancani, bu mektubun yayınlanmasının toplumda çok büyük bir yankıya yol açacağını mülahaza ederek, mektubun yayınlanmadan önce İmam Humeyni ile görüşmek istediğini belirterek İmam Humeyni"nin yanına gitti. İmam Humeyni ile görüşmesinin ardından mektubun yayınlanması durduruldu.

İmam Humeyni bu mektupta Ayetullah Muntazari için ne diyordu, onu nasıl nitelendiriyordu, Rafsancani'yi bu denli koşuşturan sebep neydi, bunu da bu hususta bilgi sahibi olanlar yazarlar inşallah...

Ancak Ayetullah Muntazari olayı İmam Humeyni"de öylesine ağır bir tesir bırakmıştı ki, kalp krizi geçirmesine ve kısa bir sonra da vefat etmesine yol açtı.

İmam Humeyni, Ayetullah Muntazari"nin rehberlik makamına seçilmesiyle ilgili olarak “ben başından beri Muntazari"nin rehberlik makamına seçilmesine karşıydım, ancak Hubregan meclisinin kararına müdahele etmek istemedim” demişti…

İmam Humeyni"nin Muntazari konusunda sergilediği sert tavrın temel sebebi, onun kendisiyle inatlaşması, restleşmesi değil, Velayet-i Fakih Makamı"nın rol ve statüsünün işlevsizleştirilmesinden duyduğu büyük rahatsızlıktı. Eğer "Velayet-i Fakih" kitabını yazan biri böyle davranacak olursa, bu makamın taşıdığı anlam ve önem varlığını nasıl koruyabilecekti…?

Yaşanmış bir başka olay…

Ayetullah Hamenei cumhurbaşkanlığı döneminde Tahran"da kıldırdığı bir Cuma hutbesinde, o dönemde tartışma konusu olan Velayet-i Fakih"in yetkileri konusunda, Velayet-i Fakih makamının yetkilerinin sınırsız olmadığı yönünde görüş bildirmişti.

İmam Humeyni bunun üzerine, Ayetullah Hamanei"ye “sen velayet-i fakih konusunu tam anlamamışsın” diyerek "Velayet-i Fakih" makamının yetkilerinin neler olduğunu açıklamıştı. İmam Humeyni"nin Ayetullah Hamenei"ye bu şekilde çıkışmasıyla, onun İmam nezdindeki yerinin sarsıldığı şeklinde spekülasyonlar yapılınca bu kez İmam Humeyni Ayetullah Hamenei"nin "İslam inkılabı için gökteki bir yıldız gibi" olduğunu belirterek ona ne kadar değer verdiğini dile getirmişti….

Şimdi verdiğimiz bu iki örnekte, İmam Humeyni kendisini değil, İslam Cumhuriyeti nizamının ekseni olan Velayet-i Fakih Makamı"nın önemini, yetki ve sorumluluklarını yaşanan olaylar üzerinden ortaya koyuyordu.
Peki, İran"da seçimlerle ilgili yaşanan olaylar bağlamında, ilke ve değerler ışığında Velayet-i Fakih makamının yerini nereye oturtacağız? İmam Humeyni Veliyy-i Fakih"in yetkilerinin ne olduğunu beyan ederken, “bir emir olarak veliyy-i fakih"in sahip olduğu yetkiler, Hz. Resul-i Ekrem ve Hz. Ali"nin taşıdığı yetikler mesabesindedir” diyordu.

Birilerinin kendilerini hem İmam Humeyni"ye nisbet etmesi, hem de "Velayet-i Fakih" makamının yetki ve sorumluluklarını hiçe sayması, verdiğimiz örneklikler ışığında nereye düşüyor?

Bizim meseleye bu noktadan yaklaşmamız duygusallık mı?

Bir başka örnek…

1987 yılında İranlı hacıların Mekke"de İmam Humeyni"nin talimatıyla düzenledikleri “Müşriklerden Beraet” yürüyüşü sırasında Suud güvenlik güçleri tarafından saldırıya uğrayarak 500"e yakınının şehid edilmesi olayından sonra, İmam Humeyni, bir sonraki yıllarda İranlıların hacc için Mekke"ye gitmelerini ertelemişti.

Hacc ibadetinin ertelenmesi konusu sırasında da “Velayet-i Fakih”in yetkileri bahsi konusu gündeme gelmiş, bugün ismi muhalifler arasında zikredilen Kum"un önde gelen ulemasından Ayetullah Sanii bu konuya işaret ederek, “maslahat söz konusu olduğunda Veliyy-i Fakih farzları tehir edebilir” demişti.

Şimdi sormak lazım eğer “maslahat söz konusu olduğunda veliyy-i fakih farzların edasını tehir edebiliyorsa” bugün bu makamda bulunan İmam Hamenei, nizam, inkılab, ümmet, bölgesel ve uluslar arası gerçeklikleri göz önünde bulundurarak uygun gördüğü adımları atmaya yetkili olamayacak mı?

Şimdilik tekrar başa dönecek olursak, önce olay ve gelişmelere hangi ölçüler çevresinde yaklaştığımızı ortaya koyma durumundayız.

Her halükarda “adalet” üzere olmamızı, kendimiz ve en yakınlarımızın aleyhinde bile olsa hakkın ve adaletin ayakta durması için şahitlik yapmamızı buyuran Rabbimiz, bunun nasıl olacağını da bizlere beyan ederek bunun adını “mizan” olarak koydu.

Bizler hak ve adaletten yana şahidliğimizi yapma durumundayız; Kişilerin ve nefislerin incinip incinmemesi değil, ilke ve değerlerin savrulmamasıdır önemli olan. Korunacak olan değerler ise, varsın incinen biz olalım; yaşayacak olan ilkeler ise, varsın toprağın altına konan biz olalım...

Yarın ruz-i mahşerde kendimize şahid edindiklerimizle birlikte şahitliklerimizden dolayı hesap verdiğimizde yeter ki o gün yüzümüz ak olsun…

Devam etmek üzere…

Velfecr

Bu yazı toplam 3982 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim