• BIST 97.713
  • Altın 144,219
  • Dolar 3,5669
  • Euro 4,0007
  • Ankara 16 °C
  • İstanbul 18 °C
  • Konya 13 °C
  • Antalya 19 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Erzurum 10 °C
  • İzmir 18 °C
  • Rize 17 °C

Hizbullah Şehidlerini Anarken

Nureddin Şirin
İtiraf etmeliyiz ki İslami hareket olarak bir “kişiliksizleşme çukuru”na yuvarlanıyoruz; bu çukurun çamurları da çoğumuza bulaşmış durumda.

Birilerini itham ve tezyif etme durumunda değiliz; ancak kendi nefislerimiz adına söylemeliyiz ki, “İslamcılık” bizler için, yüreklice uğruna adandığımız bir davanın adı olmaktan daha ziyade, sosyal konumumuz, çevresel ilişkilerimiz, ekonomik çıkarlarımız, ikbal hesaplarımız için bir “enstruman”a dönüştü, bizler dönüştürdük. Bozuk para gibi kullandığımız, harcadığımız bir "meta" haline geldi.

Bizler dün yoksullardık; koltuk, makam ve mevkilerden uzaktık. Egemen düzen içinde ikinci sınıf muamelesi gören, itilen, baskı altında tutulan, sosyal ve ekonomik imkanlardan mahrum bırakılan mazlumlardık. Yoksulluğumuz, mazlumluğumuz İslami akidemizle birlikte bizi zulme, şirke, tuğyana karşı hesapsız bir mücadeleye itiyordu.

Ancak 90"lı yıllar sonrasında bir “değişim” trendiyle birlikte, önce sosyal ve ekonomik konumlarımızda bir atılım içine girdik; paranın sıcak yüzüne, koltuğun ve mevkinin sıcaklığına, rahatlığın ve konforun sefasına kapılarak önce zihin ve yürek dünyamızda sonra da dışsal hayatımızda evrilmeye, “hem hûda hem hurma” vadeden reel politiğin sarmalında başkalaşarak hızlıca yol almaya ve ardından da koşmaya başladık.

Artık bir adım atmadan önce yüz kere düşünmeliydik; sahip olduğumuz mevkiler, elimizin altındaki servetler, sefasına daldığımız konforlar, ticari bağlar, omuzlarımızdaki titrler, yaz gelince gideceğimiz yazlıklar, havuzlarında yüzeceğimiz yeşil oteller, makamlarımızdaki terfiler, oturduğumuz koltuklar, yönettiğimiz şirketler, bindiğimiz son model arabalar, ve daha niceleri, bir bir gözümüzün önüne gelir, bunlardan birini kaybetme ya da bir süreliğine mahrum kalma kaygısı ateş gibi benliğimizi tutuşturur ve sonuçta “kaybetme ve mahrum kalma riski”ni sıfırlayarak kendimize bir duruş belirleriz…

Halbuki başta Peygamberler olmak üzere, hakk davanın tüm önderleri ve gerçek sadık takipçileri eziyet ve işkencelerin en ağırlarına maruz kaldılar; sürgün edildiler, katledildiler, ambargolarla aç ve susuz bırakıldılar, hapsedildiler, ama asla yollarından ve ahidlerinden dönmediler…

Bizlere ne oldu ki, risksiz, bedelsiz bir Müslümanlığı seçiyoruz?

Bizlere ne oldu ki, davamız uğruna en küçük bir bedel ödemeyi bile göze alamıyoruz?

Bu gidiş nereye..?

…

İslam mektebinde bir prensip vardır: “El hubb"u lillah ve"l buğz"u lillah”

Eğer Allah"ı seviyorsanız; onun gerçek dostlarını de seversiniz; namazlarımızda dediğimiz gibi: "Eslamu aleyna ve ala ibadillahissalihin”

Eğer Allah"ı seviyorsanız, Allah"ın düşmanlarına buğz edersiniz…

Ancak bunu tersine çevirseniz, Allah düşmanlarına karşı hoşgörü, Allah"ın dostlarına karşı da buğz etmeyi yerine koymuş olursunuz. Yaptığımız bundan başkası da değil zaten.

Eğer Müslümanları yıpratmaya ayırdığımız vakti, İslam"ın ve Müslümanların azılı düşmanlarına karşı ayırmış olsaydık, şimdi onların toz toprağa döndüğünü görebilirdik; birbirimize attığımız taşları düşmanlarımızın başına atmış olsaydık, o başların yere düştüğünü görebilirdik; eğer bizler bizim gibi düşünmediği için kardeşlerimize yağdırdığımız öfke oklarını, düşmanlarımızın göğüslerine yağdırsaydık, o göğüslerde candan bir iz kalmadığını görebilirdik…

…

Allah için sevmeyi Allah için buğz etmeyi nasıl anlıyoruz acaba? Ya da bunun gereklerini gerçekten yerine getirebiliyor muyuz?

Bizler tağut binasının duvarlarının yıkılmasını, küfür bayraklarının inmesini, İslam vatanının işgalcilerden temizlenmesini, ayaklar altına alınan mukaddesatımızın korunmasını gerçekten ne kadar istiyoruz?

Bir hukuk ve mantık kuralı vardır; “vacibin ifası için gerekli olan da vaciptir” diye.

Bizler bu Amerika"nın kahrolmasını, işgalcilerin, siyonistlerin hüsrana uğramasını gerçekten tüm benliğimizle istiyor muyuz?

O zaman, önce şu soruyu sormamız gerek kendimize; İslam topraklarını işgal eden emperyalist ve siyonistleri hüsrana uğratmak için korkusuzca ve fedakarca meydanlara atılanlar, damarlarındaki kanları bu uğurda kurban sunanlar ne kadar bir değer ve anlam ifade ediyor?

İslam"ın şiarları sahipsiz kalmasın, ümmetin onuru çiğnenmesin, masum ve savunmasız Müslümanların kanları dökülmesin, İslam bayrağı yere düşmesin diye bedenlerinin parça parça olmasını severek göze alanlar ne kadar değer ve anlam ifade ediyor?

Örneğin, "Kudüs" denilince, hem büyük bir kutsallık, hem de büyük bir bedel çağrışır zihinlerimize ve büyük bir acı düşer yüreklerimize; Allah"ın mübarek ve mukaddes kıldığı bu topraklar yeryüzünün en azgın ve en fasid canileri işgali altında diye...

Eğer bizler bu kutsallığı zihinlerimize kazımışsak, eğer Kudüs"ün acısını benliğimize sarmışsak, o zaman bu Kudüs"ün özgürlüğü için ödenen bedellerin ve "Özgür Kudüs yolunun sönmeyen meşaleleri" olan aziz şehidlerimizin kadr-u kıymetini bilebilmeliyiz öncelikle…

…

11 Kasım Lübnan"da “Şehidler Günü” olarak anılmaktadır.

Siyonistler 1980'inbaşlarında Lübnan"ı işgal ettiğinde önüne çıkan her şeyi ezip geçiyorlardı; ta ki “Beyrut Kasabı” olarak bilinen Ariel Şaron"un komutasındaki Yahudi teröristler savunmasız kalan Filistin mülteci kamplarına girerek binlercesini bir anda katledebiliyordu; artık Sabra Şatila kampından ocakların dumanları değil, bombaların, kurşunların, barutların kokuları yükseliyordu…

Kimdi bu Siyonistleri durduracak? Kimlerdi bu ümmetin hakkını, onurunu, şerefini savunacak? Kimlerdi, kan kusan Siyonist ölüm çetelerini geri püskürtecek kutlu bir direnişi kuşanacak?

İşte böyle bir zamanda "Ahmed Kasir" adındaki genç bir yiğit, Lübnan'ın güneyinde Sur şehrinde 11.11.1982 tarihinde bomba yüklü bir araçla siyonist işgal güçlerinin arasına dalarak gerçekleştirdiği istişhad operasyonuyla 140 siyonist askeri öldürmüş, siyonist rejim bu operasyondan sonra 3 gün yas ilan etmişti.

11 Kasım bunun yıldönümüydü…

Yani bir "istişhad eylemi"nin yıldönümü..

Yani, şehidin günü..

Seyyid Nasrullah bu günde yaptığı konuşmada şehidleri selamlayarak “eğer bu topraklar siyonist işgalcilerden kurtulduysa, bu şehidlerin kanlarının bereketiyledir” diyor.

İslami direniş sahnesinde ilk istişhad eylemlerini gerçekleştiren ve siyonist düşmanı perişan eden bu yiğitleri kim tanır şimdi?

Hadi Ahmed Kasir"i tanımadık, bilmiyoruz; Şeyh Ragıb Harb"ı tanımadık bilmiyoruz, Peki Ya Abbas Musavi, Peki ya İmad Muğniye…?

Siyonist İsrail 61 yıllık tarihinde en ağır darbeleri bu isimlerin önderliğindeki mücadeleden aldı. Siyonist rejimin yenilmezlik zırhı bu yiğitlerin liderliğindeki direnişle paramparça oldu; onlar bu ümmete en büyük zaferleri kazandırdı; onlar Kudüs"ün özgürlüğünün bir hayal olmadığını hem direnişleri, hem de şehadetleriyle ispat ederek "Özgür Kudüs"ün kapısını açtılar.

İmad Muğniye “Kâidu"l intisareyn”dir; yani “iki büyük zaferin komutanı”.

1982"den başlayıp 2000 Mayıs"ına kadar süren 18 yıllık bir direnişin ve büyük zaferin komutanı. Temmuz 2006"da başlayıp 33 gün süren tarihi bir zaferle sonuçlanan zorlu bir savaşın komutanı…

Ve bu büyük komutanın daha bilinmeyen yiğitlik ve fedakarlığı…

11 Kasım "Şehidler Günü" programında bu şehidler anıldı…

Ancak Seyyid Nasrullah şehidleri anma programında yaptığı konuşmada şöyle diyor:

“Lübnan ve ümmet için şehid olan herkesi, şehidlerimiz olarak kabul etmekteyiz. Ümmetin bir parçası olarak biz, sadece Hizbullah'ın şehidlerini değil tüm ümmetin şehidlerini anmaktayız. Şehidleri gözlerimizin önünde canlandırarak, çocuklarımızın ve torunlarımızın gözlerinde canlandırıyoruz, isimlerini anıyoruz, fotoğraflarını taşıyoruz. Bunu, onların bize ihtiyacı olduğu için değil, bizim onlara ihtiyacımız olduğu için yapıyoruz.”

İşte erdemlilik, işte dürüstlük, işte kadirşinaslık ve vefa budur…

“Kudüs şehidleri” denilince kimleri hatırlayacağız öncelikle?

Lübnan İslami direnişinden Ahmed Kasirler, Ragıb Harb"ler, Abbas Musaviler, İmad Muğniye"ler, Filistin İslam direnişinden Fethi Şikaki"ler, Yahya Ayyaş"lar, Ahmed Yasinler, Abdulaziz Rantisiler, Salah Şehade"ler.. ve daha niceleri…

Bunların hepsi siyonizme karşı mücadele cephesinin sönmeyen yıldızlarıdırlar..

O halde soralım kendimize, bizler bu şehidlerin, bu yiğit önderlerin kadr-u kıymetini gerçekten biliyor muyuz? Onlara ne kadar vefalıyız? Onların kutlu hatıratına ne kadar sahip çıkabiliyoruz?

Hem bir taraftan "Kudüs davası" diyeceğiz, hem bir taraftan "siyonizme karşı mücadele"yi söz konusu edeceğiz, diğer taraftan da Kudüs"ün özgürlük kapısını aralayan bu aziz önderlere küçük bir saygıyı bile esirgeyeceğiz? Neredeyse bunların isimlerini anmak bile sıkıntı olacak?

…

Tekrar başa dönecek olursak:

İslam"ın kutsalları bir takım basit hesaplara kurban edilmesin artık. Bu davanın şiarları bizim için, gerektiği zaman kullandığımız, başka bir zaman da tutup bir kenara attığımız bir enstrüman ve bir meta olmamalıdır… Seyyid Nasrullah"ın dediği gibi; “onların bize ihtiyacı yok, bizim onlara ihtiyacımız var!”

O halde sadece dürüst olalım…

Bu dava altımıza aldığımız bir binek değil, sırtımızda taşıdığımız kutsal bir emanettir…

Emanete saygılı olalım…

velfecr.com
Bu yazı toplam 2839 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim