• BIST 107.324
  • Altın 143,294
  • Dolar 3,5602
  • Euro 4,1499
  • Ankara 25 °C
  • İstanbul 27 °C
  • Konya 27 °C
  • Antalya 33 °C
  • Diyarbakır 35 °C
  • Erzurum 22 °C
  • İzmir 32 °C
  • Rize 28 °C

Haydin Hizbullah'a Vuralım; Bu Fırsatı Bir Daha Bulamayız

Nureddin Şirin

Suriye"de Baas diktasına karşı kitlesel gösterilerin başlayıp rejim güçleri ve silahlı milislerin halka saldırarak katliam yapması ile birlikte, gösteriler ve katliamlar üzerinden fırsat kollayan birtakım odakların, sistematik bir şekilde "Hizbullah"ı yıpratma ve itibarsızlaştırma kampanyası"na yöneldiğini, Suriye"de sıkılan kurşunlar ve dökülen kanların Hizbullah"a fatura etme pervasızlığını gösterdiklerini görüyoruz.

Niçin?

Hizbullah ile Suriye yönetimi arasında stratejik ittifak var! Suriye zalim baas rejimini desteklemektedir!

Bu suçlama ve karalamaların mezhebi bir nitelik taşıması, Hizbullah"ın mezhebi kimliğinin öne çıkartılarak, sanki Sünni bir halkın özgürlük ve adalet mücadelesine karşı alevi azınlığın diktasının tercih edildiği mesajının verilmeye çalışılması hak, adalet ve insaf ölçülerinin nasıl berhava edildiğinin açık bir örneği…

Lübnan"da Hizbullah hareketinin ortaya çıkmasıyla birlikte başta Amerika olmak üzere batılı haçlı güçlerine, özelde de Lübnan işgalcisi Siyonist rejim güçlerine nasıl bir mücadele verdiği, yenilmezlik zırhına bürünen Siyonist rejimin İslam topraklarından nasıl sürülüp çıkarıldığı, destansı bir direniş ile Kudüs"e giden yolun nasıl açıldığı, Hizbullah liderliğinin "İslam ümmeti", "işgal altındaki İslam toprakları", "Filistin" ve "Kudüs" noktasında nasıl bir bakış açısına sahip olduğu ne zamandan hafızalardan silindi?

Lübnan Hizbullah hareketinin “Biz Muhammed ordusuyuz, geri döndük ve Kudüs yolunda ilerliyoruz” şiarını tarihin kalbine nasıl yazdığı¸ tüm ihanet ve kuşatılmışlığına rağmen, sergilediği direniş ve İslam ümmetine kazandırdığı zaferler ile, siyonizm ve istikbar karşısında dünya Müslümanlarının eğik başını nasıl kaldırdığı, “va"dus sadık” ile İslam ümmetine yenilgiler dönemini nasıl kapadığı ne zaman unutuldu?

Hizbullah savaşçıları Filistin işgalcisi gasıp Siyonist rejime tarihinin en ağır darbelerini indirirken, İslam ümmeti “İslami direniş” olgusuna tanık oluyordu. Zira “İslami direniş” deyimi Hizbullah ile dünya gündemine ve literatürüne girmişti. Hizbullah"ın adı “el mukavemetu"l İslamiyye” idi. Siyonist rejim güçleri Beyrut"a girip Sabra ve Şatila kamplarında katliam yaptığı ve bütün Filistin savaşçılarını Lübnan"dan çıkardığı sırada, bölgenin kaderini değiştirecek olan istişhad ve mukavemet operasyonları sonucu Amerikan Fransız, İtalyan, İngiliz karargahları havaya uçmaya, "Ahmed Kasir operasyonu" örneğinde olduğu üzere, siyonist rejim askerleri topluca tabutlara dolmaya başlamıştı.

Doğuşundan bugüne Hizbullah"ın ne olduğu ve ne yaptığını anlatmaya gerek yok...

Ancak şurası bilinmeli ki, siyonist rejim güçleri 1982'lerde Lübnan"ı işgale başladığı dönemde diğer taraftan İran İslam Cumhuriyeti de dünya emperyalizmi ve bölgesel Arap rejimlerinin, özelde de "Körfez Savunma Konseyi İşbirliği ülkeleri"nin sınırsız desteğini arkasına olan Irak Baas rejimi ile amansız bir savaş içerisinde idi.

Siyonizme karşı mücadelenin ön cephesinin korunması ve güçlendirilmesi için İran İslam Cumhuriyeti, Lübnan"a savunma güçleri göndermeye kalktığında, kullandığı tek köprü Suriye olmuş, sonuçta Lübnan Hizbullah"ı Suriye"nin stratejik desteği ile güçlendirilerek Siyonist rejimi yenilgiye uğratacak bir güce ulaştırılmıştı…

Ancak o dönemde, Suudi, Arabistan, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Umman, Fas, Tunus, Sudan gibi ülkelerin rejimleri, bunun yanı sıra FKÖ savaşçıları, Irak Baas rejiminin yanında saf tutup tek bir cephe olduklarında, bu cephedeki tek "gedik" Suriye yönetimi olmuştu. Dolayısıyla, Lübnan"ın savunulması da, siyonizme karşı cephenin açılması da, Hizbullah"ın lojistik olarak güçlendirilmesi de büyük ölçüde bu “gedik” üzerinden sağlanmıştı.

Kısacası, İran ve Hizbullah"ın Suriye ile olan ilişkinin tek nedeni ve amacı, siyonizme karşı direniş cephesini korumak, büyütmek ve güçlendirmekti.

Fakat bu ilişki, Suriye yönetiminin İran ve Hizbullah"ın kontrolünde ve etkisi altında olduğu anlamına da gelmiyordu.

Nitekim 1986"lı yıllarda lübnan"daki Suriye askerlerinin Trablus"ta Şeyh Said Şaban liderliğindeki Tevhid Haraketi"ne karşı topyekün bir saldırı başlatması İran"ın müdahalesi ile durdurulurken, aynı şekilde, Suriye askerlerinin Beyrut"ta Fathallah caddesinde 26 Hizbullah savaşçısını şehid ettiği kanlı saldırıda, Hizbullah ile Suriye arasında “savaş” noktasına gelen durum da, İran"ın müdahalesi ile önlenmişti.

Aslında Suriye askerlerinin Trablus saldırısı ve Fathallah saldırısı, aynı zamanda İran İslam Cumhuriyeti"ni yönelik bir saldırı idi. O dönemde Suriye rejimi Lübnan"ın kontrolünü bütünüyle elinde tutuyor, Lübnan"daki askerleri ile kendi politikalarına karşı aykırı gelişmeleri ve güçleri sindirmek ve yok etmek istiyordu.

Yine hatırlatmak gerekir:

Suriye askerlerinin Beyrut"ta Hizbullah savaşçılarına saldırdığı sırada, Hizbullah"ın Beyrut sorumlusu Seyyid Hasan Nasrallah idi. Hizbullah savaşçılarının şehid edilmesi olayı, Hizbullah camiasında büyük bir infiale yol açıp “intikam” sözlerinin yükseldiği anda, Seyyid Nasrallah, silahların Suriye"ye yöneltilmesinin asıl düşmanların işine geleceğini ve siyonizme karşı cephenin büyük yara almasına yol açacağını belirterek, Suriye ile savaşın önünü almıştı. Zira Hizbullah kendini, Siyonist işgal rejimine karşı uzun süreli bir savaşa hazırlamış, bütün stratejisini de, öncelikli ve asıl düşman olan Siyonist rejim ile savaş üzerine kurmuştu.

Hizbullah aynı dönemde, merhum Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah"a yönelik bir suikast girişimi ile farklı bir saldırı ile karşılaşmıştı. Bu saldırı, Suudi Arabistan"ın Amerikan büyükelçisi tarafından organize edilmiş ve CİA ajanları tarafından gerçekleştirilmişti. Saldırıda 80 kadar Lübnanlı Müslüman şehid olurken, saldırı mahaline geç gelen Seyyid Fadlullah suikasttan yara almadan kurtulmuştu.

Yine Hizbullah aynı dönemde, Suriye"nin desteklediği Emel hareketi güçleri ile çatışma içine girme durumunda kalmış ve birçok savaşçısı bu çatışmalarda şehid olmuştu. İmam Musa Sadr tarafından kurulan Emel hareketi de Şiilerden oluşuyordu. Ancak, Hizbullah"ın geleneksel ve ulusalcı normların dışına çıkarak ”İslam”, “inkılab”, “Ümmet”, “Kudüs”, “Direniş” ekseninde yeni bir çizgi oluşturması, Suriye destekli Emel hareketini de karşısında bulmasına yol açtı.

Ancak, Hizbullah"ın zaman içerisinde sabırlı, hikmetli, azimli ve dirayetli siyaseti, geçmişte savaştığı Emel ile kalıcı, içten ve stratejik bir ittifak oluşturmasını beraberinde getirdi. Geçmişte Güney Lübnan"da Hizbullah mensupları ile Emel mensupları arasında yaşanan çatışmalar, yerini siyonist rejim güçlerine karşı tek cephede kardeşçe omuz omuza verilen bir direnişe bırakmıştı.

Hizbullah sadece ve sadece siyonist rejimi yenilgiye uğratma, işgal altındaki İslam toprakları kurtarma ve Kudüs"e yönelme hedefine odaklanmıştı. Ve elhamdülillah Hizbullah bunu başardı. 1982 işgalinden 2000 Mayıs"ına kadar süren direnişte, Temmuz 2006"daki 33 Gün Savaşı"nda bunu ispat etti.

Tüm bu zorlu dönemeçleri geçen Hizbullah tarihte emsaline az rastlanır ihanetlerle de yüzleşti. Bunun en bariz örneği, Temmuz Savaşı sırasında, Lübnan hükümetinin ve Müstakbel Partisi"nin Amerika ve İsrail ile yaptığı gizli ittifaktı. Hizbullah Siyonist rejim güçlerine karşı Güney Lübnan"da savaşırken, Lübnan hükümeti ve Saad Hariri de, Hizbullah"ın arkadan vurulması için ABD ve İsrail ile görüşmeler, planlar yapıyordu. Bur taraftan Lübnan hükümeti ve Hariri kanadı Hizbullah"ın silahlarına el koymak için Amerika"dan yardım isterken, öbür yandan bu ihanet odaklarının en büyük destekçisi Suud rejimi de bu savaşta Hizbullah"ın yok edilmesi fırsatını kaçırmamaya çalışıyordu.

Hizbullah"ın İsrail'e karşı savaşında yenilen sadece siyonist rejimin ordusu değil, aynı zamanda Amerika"nın kontrolündeki Lübnan hükümeti ve Suud krallığı olmuştu. Hizbullah"ın ellerini kesmek için topyekün bir harekat başlatanlar Allah"ın izniyle bütünüyle hüsrana uğramıştı.

“Ve mekeru ve mekerallah vallahu hayrul makirin”

"Temmuz Savaşı" ile hüsrana uğrayanlar, askeri alanda aldıkları yenilginin intikamı için Hizbullah"a karşı yeni bir savaş başlattılar. Zira Hizbullah bu yeni zafer ile İslam ümmetine yeni bir ufuk açarken, zafere giden yolun direnişten geçtiğini Müslüman halklara göstermiş, yenilmez sanılan orduların Allah"ın izniyle nasıl hüsrana uğratılabileceğini en güzel bir şekilde ispat etmişti. Hizbullah artık istikbar, Siyonizm ve bölgesel rejimlere karşı ölümcül bir tehdide dönüşmüştü. Bunun etkisi ve yansımaları Sanaa"dan Kahire"ye, Amman"dan Riyad"a, Manama"dan İslamabad"a bütün Ortadoğu"da ve İslam dünyasında açıkça görülmekteydi.

İstikbar, Siyonizm ve bölgesel Arap rejimleri nezdinde bu tehdidin etkisizleştirilmesi askeri yollarla başarılamayınca, “B Planı” olarak “yumuşak savaş yöntemi” devreye girdi. Bu savaş “Hizbullah"ı yalnızlaştırma, yıpratma ve itibarsızlaştırma savaşı” idi. Bu savaşın senaristi İsrail, orkestra şefi Amerika ve baş finansörü ise Al-i Suud rejimi, kullandıkları silah ise ağırlıklı olarak medya idi.

Hizbullah"ın televizyonu El Menar"ın yayınlarının önlenmesinden, Hizbullah ile ilgili gerçek dışı haberler yaymaya, Refik Hariri suikastı soruşturmasından, mezhep kışkırtıcılığına kadar her alanda topyekün bir savaştı bu. Silahlarla Hizbullah"ın elini kesemeyenler yeni yöntemlerle bu kez önünü kesmeye yöneldiler ve bu amaçla Hizbullah"ın etkisini kırabilmek için Müslüman halklar arasında Hizbullah"ı karalama ve yalnızlaştırma kampanyasına başladılar.

Acaba tüm bu süreçte, Hizbullah mezhepçi, ulusalcı ve ben merkezli bir politika mı izlemişti? Acaba Hizbullah, dün dillendirdiği ilke ve hedeflerden bugün sapmış mıydı? Acaba Hizbullah küçük bir takdirin bile esirgeneceği büyük bir suç mu işlemişti? Kısacası Hizbullah neyin bedelini ödüyordu?

Bu yazdıklarımızın “Suriye” ile ilgisi ne?

Son zamanlarda Suriye üzerinden “Hizbullah” ile ilgili yazılanları, iddiaları, nitelemeleri, suçlamaları gördükten sonra, -bazı kardeşlerimizin zahiren bazı paradokslardan hareketle tepkilerini dile getirmelerini dışta tutarak- önceden beri Hizbullah"ın yıpratılmasını ve çökertilmesini arzulayan bazı "İslamcı" odakların söz konusu “yumuşak savaşı” ülkemizde de sahneye koyduklarını söylemek bir abartı olmasa gerek.

Zira, Suriye'deki son gelişmelerden de önce, onlar nezdinde Hizbullah bir “sıkıntı” idi. Zaten bunu bazen gizli de bazen de açıkça değişik mahfillerde ve değişik biçimlerde dile getiriyorlardı. Hizbullah"ı itelemek, ötelemek, uzaklaştırmak ve Müslümanlar arasında yalnızlaştırmak isteyenler okkalarını yeni baştan doldurdular, kalemlerini ve dillerini epeyce sivrilttiler ve “Hizbullah"ı vurmak için” harekete geçtiler. Zaten bazıları da bunu içlerinde saklı tutmaya çalışsa da, hal ve tutumlarından, Hizbullah"ı dikkatlerden ve gönüllerden ırak tutmak için nasıl bir gayretin içinde oldukları ve pusuda bekledikleri az çok belli oluyordu…

Mevlana"nın güzel bir sözü vardır; “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” Bu hikmetli sözü şöyle ifade etsek: "Sözde nasılsan özde de öyle ol! Önde nasılsan arkada da öyle ol! Dost isen “düşman”ın davulun çalma! Düşman ise, dost kisvesine bürünme! Karşı da olsan, düşman da olsan mert ol!"

Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler, hep şerleri hayr eyler!

Devam edecek

velfecr

Bu yazı toplam 1661 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim