• BIST 107.303
  • Altın 152,986
  • Dolar 3,7141
  • Euro 4,3624
  • Ankara 12 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Konya 17 °C
  • Antalya 20 °C
  • Diyarbakır 13 °C
  • Erzurum 9 °C
  • İzmir 20 °C
  • Rize 17 °C

Halk’ın Adamı ile Devlet’in Adamı Arasında Süregelen Zihniyet Kavgası

Selâhaddin Çakırgil

Halka daha yakın hükûmetler zamanında siyasetçiler tarafından zaman zaman tekrarlanan ’Halkla devlet barıştı / bütünleşti…’ gibi sözler aslında mantık tırmalayıcı değil mi?

Ne demek, halkın devletle barışması veya bütünleşmesi..

Devlet bir mekanizma…

Halk ise, insan toplumu…

Bu durumda, bir mekanizma ile insanların kaynaşması, nasıl bir şey?

Otobüsle yolcularının barışması ve hele de bütünleşmesi gibi bir tuhaf durum olmalı…

Allah korusun…

O halde, bu barışma ve bütünleşme yerine, toplumun ekseriyetinin, o mekanizmanın yönetiminde aslî söz sahibi olmasından sözedilmesi daha doğru olmaz mı?

*

Bu açıdan bakıldığında, halkın, ülkenin ve yönetimini ve de yönetim mekanizmasının idaresi iş ve san’atını halkın istek ve iradesine göre üstlenen kimseler mânâsında siyasetçiler, ’halk adamı’ değil, ’halkın adamı..’ olmak durumundadırlar; ’devletin adamı’ değil..

Bu noktada, bir üst-yapı kurumu olan devlet yapısı içinde, ’devlet adamı’ ile ’devletin adamı’ olmak arasındaki farkı farketmek gerekiyor.

’Devlet adamı’, ’halk, ülke ve rejim / yönetim mekanizması’ üçlüsü içinde, bu üç aslî unsuru da halkın, insanın yücelmesi için hukuk ölçüleri içinde kullanan kişidir. ’Devletin adamı’ ise, türkçede, bu üç aslî unsurdan sadece birisi olan ’rejim / yönetim mekanizması’nın emrinde olanlar için kullanılan kişidir.

*

Bürokratlar, askerlik mesleğini seçenler ve teknokratlar bizde genel olarak ’devletin adamı’ durumundadırlar; ama, kendilerini ’devlet adamı’ olarak görürler ve öyle sanırlar. Halbuki, düşündükleri, sadece kendilerine verilen rol ve vazifenin gereğini kanunlar içinde kalarak veya kanunları kendi yorumlarına göre yapmaya; durumdan vazife çıkarmaya çalışırlar.

Saltanat sisteminin sona erdirildiğinin açıklanmasından sonraki yüz yıla yaklaşan zaman diliminde, kendi kendilerini ’devlet adamı’ sayan nice örnekler gördük.

Bunun örnekleri pek çoktur. Her ne kadar son bir kaç yıldır asker kesimi kendi aslî vazife alanına çekilmek zorunda kalmışlarsa da, diğer alanlarda, kendilerini ’devlet adamı’ görünümünde ve amma, devlet mekanizmasının işlemesinde rol sahibi sayan kimselerin örnekleri pek çoktur.

Bu konuya son günlerdeki gelişmeler içinden de canlı örnekler verelim…

Son örneklerden birisi olarak zikretmek gerekirse.. Anayasa Mahkemesi Başkanı Hâşim Kılıç, bu mahkemenin kuruluşunun 52. yıldönümü dolayısiyle 25 Nisan günü yapılan törende; 12 yıldır halkın yarısının desteğini kazanıp, halkı, ülke ve devlet mekanizmasını, halkın verdiği yetkiye göre yöneten Başbakan’a, (ve onun konuşma hakkı bulunmazken) evsahibliği konumunu kötüye kullanarak, devletin en üst yönetim makamlarında bulunan kimselerin huzurunda, aklınca -eskiden asker kişilerin yaptığı gibi- bir ’ayar’ vermeye kalkışmış ve hattâ kendisinden hiç beklenmiyen bir şekilde, terbiye sınırlarını da zorlayarak, onunla şahsî polemiğe girmek istediğinin en takrik edici laflarını edebilmiştir.

Kılıç’ın o şaşırtıcı konuşmasının iki hafta sonrasında da Danıştay’ın (ilk kuruluş zamanındaki ismiyle Şûrâ-y’ı Devlet) kuruluşunun 146. yıldönümü dolayısiyle 10 Mayıs günü yapılan bir diğer törende ise, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Hâşim Kılıç’a göre zâhiren daha ölçülü gibi gözüken, ama, konuşma tarzıyla ve alaycı ifadeleriyle, konuşmasının asıl muhatabının Başbakan olduğunu hatırlatmak için, tebessüm eder gibi yapıp, alaycı bir sırıtmayla sık sık Başbakan’a bakarak Kılıç’tan geri kalmıyan şekilde saldırılarda bulunmaya, siyasî dersler vermeye kalkışmış ve sonunda da Başbakan Erdoğan patlamış ve onu, ’Terbiyesizlik yapma; yalan söylüyorsun..’ gibi sözlerle paylamıştır.

*

Yargıdaki bu yeni tip hadbilmezlik, senin eserin Hâşim Kılıç..

Evet, Hâşim Kılıç! Yargı kurumlarından, Başbakan’a meydana okuma seansları tertib edilmesi çığırının başlatıcısı sensin ve eserini ’gurur’la seyredebilirsin; edebilirsen..

Şimdi, Başbakan’la karşılaşamıyacak hale gelip, Danıştay’daki törene bile gelmemekle durumunu kurtaramazsın herhalde..

Eğer, o saldırgan, seviyesiz ve Başbakan’ı dolaylı olarak sığlıkla suçlayan konuşmanıza, Başbakan Erdoğan sonuna kadar tahammül etmeyip, size de patlasa ve o da size bir ayar çekseydi; Barolar Birliği Başkanı, TBB Başkanı Metin Feyzioğlu Danıştay’da, Erdoğan’ı hedef aldığı ap-açık olan, alay ve kinayeli ifadeler ve yalan-yanlış bilgi ve iddialarla dolu uzuuun konuşmasını yapmak cür’etkârlığında bulunamazdı, herhalde..

O konuşmasından sonra Feyzioğlu’nun, ’Aldığım devlet terbiyesi benim karşılık vermeme engel oluyordu..’ demesi ise, daha bir ilginçti.

Bu kişinin sözünü ettiği ’devlet terbiyesi’ sahibi nasıl bir şeydi?

Ve o terbiyeyi nereden, hangi yolla almıştı?

Daha önce devlet yönetiminde üst derece bir vazifede bulunmamışken..

Evet, bu iddiayı tamamen de boş saymamak gerekir..

Çünkü, anne tarafından dedesi olan Turhan Feyzioğlu, bir akademisyenden çok, bir siyasetçi olarak 1960 İhtilali’nden sonra İsmet İnönü’nün yanıbaşında, Bakanlık’larda bulunmuş ve sonra da Ecevit solculuğundan dolayı ihtilafa düşüp, CHP’den ayrılmış ve bir kısım arkadaşlarıyla birlikte Güven Partisi’ni kurmuş birisi idi. (Metin Feyzioğlu’nun babasının soyadının Buçukoğlu olduğu ve Metin efendi’nin babasının değil, anne tarafından dedesinin soyadına sığındığı da, medyada yer alan ve yalanlanmayan iddialardan..)

Evet, sözünü ettiği ’devlet terbiyesi..’ de buradan geliyor.

’Eğer böyleyse, istemem, eksik olsun..’ dedirttirecek cinsten..

Metin Feyzioğlu’nun sözünü ettiği devlet terbiyesi, herhalde dedesinden tevarüs ettiği, ’kemalist- jakoben- faşist bir devlet anlayışı’ olsa gerek.. Ama, o kemalist uygulama hâlâ da geçerli olsaydı, geride Metin Feyzioğlu’nun kellesi nerede kalırdı, onu da düşünmesi gerekir.

Barolar Birliği Başkanı, bu arada, konuşmasının siyasî olmadığı ve son derece insanî olduğu gibi bir iddiayı da ısrarla vurguluyor..

Herkesi, anlamaz sanıyor olmalı..

O konuşma metni başkası tarafından ve özel vurgulamalar ve tahrik edici ses tonu ve bakışlar olmaksızın okunsaydı, iddiası üzerinde belki durulabilirdi. Kaldı ki, o metni kinayelerle ve sık sık Başbakan’a alaycı bir şekilde bakıp sırıtarak okumasaydı, yine de öyle denilebilirdi, belki..

Kaldı ki, ’devlet erkânı’ denilen zevatı hazır bulmuşken, içindeki her şeyi boşaltmak ihtiyacını gidermek hakkı da yoktu o kişinin ve kanunî bir hakkı da olmadığı halde, sadece bir teamül gereği diyerek, kendisine 20 dakikalık bir süre tanınmıştı.. Ama, o, bu konuşmayı 1 saat 20 dakikaya uzatmış ve muhtemelen siyasî yatırım yapmak üzere, o kürsüyü suistimal etmeye kalkışmış ve ’Varsın yürekleri taşlaşmış olanlar yine kızsın söylediklerimize..’ gibi laf atmalardan da geri durmamıştı.

Onun bu çıkışını, ’Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilince, CHP merkez yönetiminden istifa etmek zorunda kaldıktan sonra, gelecekte, CHP’nin liderliğine oynamak istiyor.’ şeklindeki yorumlayanları görmezlikten gelmek de mümkün olmasa gerek..

Ki, onun ’siyasî değil, son derece insanî düşüncelerle böyle bir konuşma yaptığını’ söylemesi üzerine; onun, Mart-2009’da, Türkiye kamuoyunu dehşete düşüren’Münevver Karabulut’ isimli bir kızı, testereye kesip, bedenini parçaladıktan sonra çöp konteynerine attığı belirlenen (ve ünlü Hayyam Gariboğlu ailesinin oğlu) Cem Gariboğlu gibi bir kişinin o korkunç eylemini hukuk adına olsa bile savunmasını, bir milyon dolar karşılığı üstlendiği açıklanıp, bu iddia da yalanlanmayınca..

Onun konuşmasının ’insanî’ gerekçelerle hazırlandığı iddiası da havada kaldı.

*

Tayyîb Erdoğan’ın, kendisine sığ ve saygısız sataşmalarda bulunan Hâşim Kılıç’a zorla da olsa tahammül ettikten iki hafta sonra, Barolar Birliği Başkanı’na, sonunda patlaması, genelde ’devletin adamı’ olanlara yakıştırılamayacak, ama, ’halkın adamı’ özelliğini yitirmemeye dikkat gösteren bir tepki olarak hiç de yadırganmaması gereken bir durum..

Dahası, öyle gözüküyor ki, sadece Tayyîb Erdoğan’a destek verenler değil, vermeyen geniş halk kitlelerinin de, Başbakan’ın sonunda patlamasını, çok insanî ve gerekli bir tavır olarak değerlendirdikleri anlaşılıyor. Başbakan, nice güç odaklarının siyasetçilere ’ayar verme’ alışkanlarını etkisiz hale getirdikten sonra, şimdi de aynı hastalığı yargı kurumları adına sürdürmek isteyenler karşısında, eyvallah etmeyen o bilinen tavrıyla karşılık verirken, halk kitleleri tam da kendilerinin istedikleri tavrın verildiğini görerek, onu daha bir benimsiyorlar.

Nitekim, CHP Gen. Başk. Yard. Faruk Loğoğlu, Kanal 7’de yaptığı açıklamada (Genel Başkanı tam ters istikamette görüş açıkladığı için, onunla aykırı düşmek pahasına) Metin Feyzioğlu’nu haksız bulup suçladığı gibi; MHP Gen. Başkanı Bahçeli de 13 Nisan günü, partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmada, TBB. Başkanı’nı suçlamaktan ve ’Başbakan AYM'de zedelenen itibarını, yara alan prestijini tekrar kazanmak için sözüm ona kavga moduna geçmiştir. Barolar Birliği Başkanı'nın kendini beğenmiş tarzı, provakatif her satırı siyaset kokan açıklamaları Başbakanı sinirlendirmiştir. AYM'nin 52. kuruluş yıldönümünde eleştiri yağmuruna tutulan Başbakan, yeni bir yarma harekatına sessiz kalamamış, Barolar Birliği Başkanı'nın gollük pasını kendince iyi değerlendirmiştir.’ demek gerekliliğini duymaktan ve Erdoğan’ın tepkisinin tabiîliğine ortak olmaya çalışmaktan kendisini alamamıştır.

*

Başbakan Erdoğan, Danıştay’daki o sataşmalı konuşmadan hemen sonra, AK Parti’nin Afyonkarahisar’da yaptığı danışma toplantısında, ’Darbeler dönemi kapandı. Seçkin zümrenin ellerini sallayarak birilerini tehdit etme dönemi kapanmıştır. Kürsüye çıkıp Yassıada hayali görenler bunu bilmelidir ki o dönem kapandı. CHP'nin milli şefi diktatör çıkıp Meclis kürsüsüne 'Seni ben bile kurtaramam' deme küstahlığını göstermiştir. Sizin karşınızda sinen pısırık Başbakan ve bakanlar artık yok." ifadelerini kullanırken de, aslında, geniş halk kitlelerinin bamteline dokunduğunu, halkın içinden birisi olduğunu bir daha sergilemiş oluyordu. 

Başbakan o konuşmasında, Oğuz Atay’ın ’Tutunamıyanlar..’ isimli eserinde değindiği konulara atıfta bulunarak, egemen güçlere teslim olmayacaklarının işaretini bir daha tekrarlıyor ve ’Ülkeye istikamet vermek istediler. Kimseye karar hakkı tanımadılar. Seçimlere rağmen kibirlerinden bir adım geri atmadılar. İşte biz bunu kırmaya çalıştık. 12 yıl boyunca bu yönde çalıştık. (…) Herkes bilsin ki bu ülke bizim. Biz bu ülkenin aslî unsuruyuz.(…) Dün devlet protokolüne yapılan bu nezaketsizliği yapmaya çalışanlar, siyasetçilere ayar vermeye çalışanlar siz kimsiniz? Onların dede babalarının zihniyeti bitti. Biz 5 yılda bir millete hesab veriyoruz, bunlar kime hesab veriyor? (…)Bu törenler, artık siyasetçilere ayar verme yeri olmayacak.’ diyor; M.Âkif’ten, ’Yumuşak huylu isem, kim dedi uysal koyunum; / Kesilir belki, amma, çekmeye gelmez boynum..’ mısralarıyla karşılık veriyordu.

*

Evet, ’halkın adamı’ olmayı, ’devletin adamı’ olmaya tercih ettiği sürece, Erdoğan, ülke idaresinde, beşer planındaki tek ve en büyük gücü olan halk desteğini elinde tutmayı sürdüreceğe ve üç ay sonra yapılacak olan ve ilk kez doğrudan halkın direkt rey oyu ile seçilecek olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olursa, o ipi de göğüsleyeceği anlaşılıyor. O, Cumhurbaşkanı olursa, o zaman da, yine, ’halkın, cumhur’un adamı’ olacağının işaretlerini böylece bir daha veriyor.

Makamların kendisini bu zamana kadar değiştiremediği gibi, bundan sonra da değiştirmesine için vermez ve ’devletin adamı’ değil‚ ’halkının adamı’ olmak rütbesini korumak gibi zor işi, bundan sonra da başarır ve ’gerçek devlet adamı’ olmak idealine doğru sapmadan yol alır, inşaallah.. 

haksöz

Bu yazı toplam 538 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim