• BIST 108.489
  • Altın 151,185
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Ankara 7 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Konya 11 °C
  • Antalya 15 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Erzurum 0 °C
  • İzmir 14 °C
  • Rize 13 °C

Ergenekon ve Çağdaş Yeniçeriler

Selâhaddin Çakırgil

 

Ergenekon..

200 yıl öncelerde uydurulmuş bir türkçülük masalıyla, türk kavminin, Orta Asya"daki yurtları kuraklıktan çöle dönüşünce, bir kurdun öncülüğünde, demir dağlarını eritip açtıkları bir tünel aracılığıyla kurtuldukların üzerine kurulmuş, hiç bir ciddiyeti olmayan bir efsanenin, bir masalın adı idi.

Ama, laiklik ve türk kavmiyetçiliği üzerine kurulu resmî ideoloji, bu masalı geniş kitlelere 100 yıla yakın zamandır öylesine ciddîyetle anlatmıştı ki, niceleri bu masalı gerçek bile zannetmiş ve bu ismi sevip, pek de itibar göstermişti.

Ama, bu ismin son ve yaygın şekilde ortaya çıkışı, ordu içinde bir "hayalî kurtuluş" masalı etrafında oluşan darbeci yapılanmayla bağlantılı idi. Esasen, bu isim, 1923"den beri ortaya çıkan hemen her askerî darbe nitelikli toplum mühendisliği hareketlerinin dilinden düşürmedikleri bir kelime idi. Ki, bu darbeciler, "toplumu adam etmek" adına, kendilerini toplumu gütmekle vazifeli olduklarına inan(dırıl)arak yetiştiriliyorlardı. Ve bu ideale ve kof inanca bağlılık adına, 90 yıllık Cumhuriyet saltanatı boyunca, askerler -elbette askerlerin hepsi değil, ordunun komuta kademesine kadar yükselmiş olanlar- tam bir saltanat sürüyorlardı; dokunulmazlık kazanmışlardı ve meşhur deyimle, "devletin ve halkın ordusu değil, elinde devlet ve halk bulunan bir ordu" konumunda idiler. Ülke ve halk, bu kesimlerin vesayet cenderesi içindeydiler.

Bu kesimler, 1826"de kışlaları topa tutularak varlığına son verilen Yeniçeri Ocağı"nın, yeni imkan, şart ve silahlara uygun şekilde, Yeniçeriliğin ifsada uğramış o son şeklini fiilen ve zihniyet dünyası itibariyle sürdürmekteydiler.

Ki, asırlarca süren saltanat geleneğinden sonra, 1920"li yıllarda Cumhûriyet adına oluşturulsa da gerçekte, cumhûrsuz (halksız ve halk"a karşı olarak) oluşturulan askerî vesayet sisteminin de yeni adı idi, Ergenekon..

Şimdi, bu cenderenin zorlanması gibi bir imkânla yeni yeni tanışıyor halkımız..

Ordu içinde yuvalandığı artık, mahkeme kararıyla da ortaya konulan işbu Ergenekon isimli suç örgütünün 5 yılı aşkın bir süredir devam eden yargılamalardan sonra, "Silahlı Terör Örgütü" olarak nitelenmesiyle çağdaş yeniçeriliğin entrika çarklarının bir kısmına ve dokunulamayanlara dokunuldu ve hesab sorulur oldu.

Onlarca general ve onların sivil yardımcıları ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Bazıları, idâm cezası kaldırıldıktan sonra, onun yerine getirilen "ağırlaştırılmış müebbed / ömür boyu" hapis cezasına çarptırıldı; bazıları, sadece müebbed hapis cezasına, bir kısmı 49, bir kısmı 34, bir kısmı, 20-25, 15 yıl hapis cezalarına..

Kimsenin felaketine sevinilememelidir, elbette.. Hele de haksızlık varsa..

Ama, milletin kendilerine, ülkeyi ve halkı dış saldırılardan korumak için emanet verdiği silahı millete doğrultarak, onları gütmek hakkının kendilerine verilmiş bir tabiî vazife olduğunu sananların cezasız kalmalarına da sevinilememelidir. Ki, hazırlanan onbinlerce sahifelik iddianamelerde, sanıkların ileri sürdüğü gibi gibi bir takım çelişkili veya manipulasyonlar olsa bile, yıllarca sürdürülen yargılamalarda elde edilen bilgiler, ortaya çıkarılan belgeler ve gizlenmiş silahlar, gizlenmeye çalışılan gerçekler ve dile getirilen itiraflar ortada nasıl bir örgütlü cinayet şebekesinin bulunduğunu ortaya koyuyordu.

Yapılan yargılamalar ne kadar sağlıklıdır, o ayrı bir konu.. Bu sistem, özü itibariyle, milletin hakk olduğuna inandığı değerler üzerine kurulu olmadığından, bu konuya, sistem içindeki güç odaklarının bir iç mücadelesi olarak bakmak da mümkündür.

Yapılan yargılamalarda haksızlığa uğramış kimseler yok mudur?

Var olabilir elbette.. Ama, bu kararlar henüz Temyiz"den, Yargıtay kontrolünden geçmediğine ve kesin hüküm haline dönüşmediğine göre, yanlışlıkların, haksızlıkların düzeltilmesi imkanı yine de vardır. En azından, darbecilerin başarılı oldukları zamanlarda, başkalarına tanımadıkları hukukî imkanlar, bu kişilere geniş bir hareket alanı açmaktadır.

*

Kelle koparma anlayışı varken niye şaşılsın ki..

Ağırlaştırılmış müebbed hapis veya sadece müebbed hapis cezası olanların hemen tamamının en üst rütbeli eski generallerden, ordu ve kuvvet komutanlarından oluşması, elbette daha bir acıdır. Bu insanların yıllar boyu, o rütbe ve apoletlerinin parıltılarını toplumu yanıltmak için kullanıp, asıl savaşı, kendi halklarına karşı vermek ve kendi ülkelerini bir daha işgal etmek için ne korkunç planlar yaptıklarının bir kısmı su yüzüne çıkmış bulunuyor. Ki, bu, buzdağının su üzerinde gözüken kısmıdır.

Bunların başında dikkati çeken en ilginç isim, muhakkak ki, Genelkurmay eski Başkanı em. Org. İlker Başbuğ idi.. Onun da müebbed hapis cezasına çarptırılması, bazılarını şoke etmiş bulunuyor. Bir zamanlar fiilî sultanlıklarına sınır tanımayan nice ordu ve kuvvet komutanlarının ve onların yanıbaşındaki sivil generallerin karşılaştıkları bu cezalar karşısında, bu kararların içinde bir takım yanlışlar olsa bile, bütünüyle yanlış olduğunu söylemek, mümkün olmasa gerek.. Çünkü, o kişilerin neler yaptıklarını onyıllar boyu bilen ve ama, çaresizlik içinde sadece seyirci kalan büyük kitlelerin de sosyal şâhidliği vardır.

Keza, 2006 yılında Danıştay"a yapılan ve aylarca-yıllarca irticaî diye suçlanan kesimlerin üzerine atılmaya çalışılan kanlı saldırının da sonunda, Ergenekon cinayet şebekesinin işi olduğunun ortaya konulması ve asli failinin iki kez ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına çarptırılması, ilginç değil midir?

Hatırlayalım, 1957 yılında, Samed Kuşçu isimli bir binbaşının, bir grup subayı, ihtilal darbe hazırlığı içinde oldukları ihbarı ile başlayan ve "9 Subay Hadisesi" olarak bilinen yargılama, askerî mahkeme tarafından yapılmış ve o mahkemenin başkanı olan (ve daha sonraları, 1966-69 arasında Genelkurmay Başkanlığı"na kadar bile yükselen) General Cemal Tural, suçlanan subayları beraet ettirmiş, ihbarı yapan subay ise, ordu içinde fitne çıkarıcı faaliyetlerinden dolayı mahkum edilmişti. Ama, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi"nden sonra, o "9 Subay Hadisesi"nde yargılanıp beraet edenler, o darbenin içinde yer almış kahramanlar olarak meydana çıkmışlar ve hâtırâlarında da, eylemlerini nasıl, kamufle ettiklerini ve kanunu nasıl dolandıklarını öğünerek itiraf etmişlerdi.

*

Tarihimiz, bize bu konuda öylesine şaşırtıcı, acı ve entrika dolu örnekler sunuyor ki, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi öncesinde sırf Hükûmet"e bağlı kaldığı için rütbeleri sökülen Genelkurmay Başkanı Org. Rüşdî Erdelhun ve diğer generaller bir tarafa; halkın büyük çapta sevdiği ve memnun olduğu 10 yıllık bir başbakanlıktan sonra idâm olunan Adnan Menderes ve arkadaşlarını; Osmanlı asırlarımız içinde de pek çok sadrâzamlar sadece azl ve padişahlar da sadece hal"edilmekle kalınmayıp, niceleri öldürülmüştür de.. Sadece, iç siyasî buhranlar sırasında öldürülen padişahların sayısı bile, 4"dür, sadrâzam ve vezirler ve yüksek komutanların sayısı ise hesaba bile gelmez.

Siyaset, esasen, sadece yönetim san"atı değil, kelle koparma mânâsında da kullanılmıştır, Osmanlı siyasî sözlüğünde..

Bu katl ve cinayetlere, en seçkin bir örnek olarak, Genç Osman diye bilinen ve henüz 14 yaşındayken padişah olup, 18 yaşındayken ayaklanan Yeniçeri"lerce korkunç şekilde katledilen Sultan 2. Osman"ı ve de 3. Selim"i yeniden hatırlayabiliriz.

*

USA emperyalizminin, Ulusalcılar"ın iddiasını çürüten tavrı..

Bu gibi yargılamalar konusunda, dışardan gelen tepkiler de ilginç..

Mısır"da, halkın hür iradesiyle ve serbest seçimlerle seçilen ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursî"ye karşı, henüz iktidarının birinci yılı dolmaktayken yapılan askerî darbeye askerî darbe dememek için bin dereden su getirmeye çalışan Amerikan emperyalizmi, Ergenekon Yargılamaları için de, hemen her konuda olduğu gibi, yine görüş açıklamış, sanki görüşünü soran varmış gibi..

USA Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, "Ergenekon Dâvası"nda verilen kararlara ilişkin olarak, "İstanbul'daki özel mahkeme tarafından açıklanan karar ve cezaların sertliğiyle ilgili medya haberlerini takip ediyoruz. (…) Çok sayıda türk vatandaşının, dâva sürecinin uzunluğu ve şeffaflık eksikliği ile mahkeme kararı ve cezaların verilme şekli bağlamında ciddi kaygılar dile getirdiği bilinmektedir" deyip, süreci izlemeyi sürdüreceklerini kaydediyordu.

Avrupa Birliği Komisyonu'ndan yapılan açıklamada ise, "Ergenekon Davası dahil, tüm gelişmeleri yakından izliyoruz. Aday ülke olarak Türkiye'de yargı sürecinin işleyişinin Avrupa standartlarına uygun olup olmadığı konusuna odaklanmaktayız. Bu kapsamda AB Komisyonu birçok fırsatta savunma hakkı, uzun tutukluluk süreleri ve aşırı uzun ve çok genel iddianamelerle ilgili endişelerini dile getirdi. Türkiye'nin, AB standartlarına uyum sağlamak ve yargıya güveni artırmak için savunma hakkının uygun kullanımını güvence altına alması gerekmektedir. Âdil, bağımsız ve hesap verebilir yargı sistemi, olgun ve işleyen bir demokrasinin temel dayanağıdır" deniliyordu.

Türkiye"deki bu uygulamadan dolayı, adâlet adına bu kadar hassasiyet gösteren Amerikan emperyalizmine, Afganistan"da kendi ülkelerini savunurken esir düşüp, 11 yıldır Guantanomo"da yargılanmaksızın tutulan yüzlerce müslüman savaşçının maruz kaldığı hak-hukuk ihlallerini etkili şekilde hatırlatacak bir güç olmadığı için, onlar bu görüşlerini dile getirmekte daha bir efeleniyorlar.

Bir diğer konu ise, Ulusalcı denilen kesimlerin iddiasına göre, Ergenekon"da yargılanan generallerin, NATO ve Amerika"ya karşı oldukları için, yargılanmalarının Amerika tarafından istendiği iddia ediliyordu. Eğer, o iddia doğru idiyse, Amerika ve AB"nin bugün bu yargılananlara sahib çıkmasını nasıl izah etmeli? Hani, bunlar Amerika"nın istemediği generallerdi. Kaldı ki, NATO"da Amerika"nın istemediği generallerin bulunması kazaen olsa bile, genel kural olarak muhal olduğundan, TSK da NATO emrinde bir ordu olduğuna göre, bu orduda Amerika"ya, Batı"ya, NATO"ya karşı bir generalin bulunması ihtimali, genel kural olarak olacak şey değildir.

Konunun Batı dünyasının medyasında nasıl ele alındığı da bir ayrı konu..

Hemen herbirisi, "bu yargılamaların 5 yıldır devam ettiğini hatırlamazlıktan gelip, sanki yeni bir hadise imiş gibi, Tayyib Erdoğan, Mısır"daki gibi bir darbeden korktuğu için,.." gibi izahlara tutundular. Hedef o haberi vermek değil, tıpkı Mursî gibi, Tayyib"i de vurmak idi.. Aynı mahiyetteki yorumlar İran medyasında da görülüyordu.

Amerikan yayın kuruluşu CNN, 'Eski generaller ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı' başlığını kullandığı haberinde, hükümete karşı laiklerle, ordu ve Başbakan Erdoğan arasındaki bölünmenin olduğunu savunuyor; İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden Independent ise, Türkiye'nin 'derin devlet' darbe planının 17 kişiye ömür boyu hapis cezası verdiğini, 2008'de başlayan dâvanın Türkiye'nin orduya dayanan laik düzeniyle İslamî uzantılı AK Parti hükümeti arasındaki savaşta bir dönüm noktası olduğunu" yazıyordu, 6 Ağustos günü.. Alman medyası da, bu neticeden Erdoğan"ın galib çıktığını belirtip, hayıflandılar ve Taksim Hadiseleri günlerini hatırlatacak şekilde, Silivri"deki bazı göstericilerin dağıtılma sahnelerini, büyük çatışma şeklinde sunarak..

*

Tekrarlayalım, hayalî olarak uydurulan Ergenekon masalının berisinde, fiilen, Ergenekon silahlı suç örgütü, Yeniçeri Ocağı"nın bozulduğu zamanlardan beri hep vardı. Kezâ, Yeniçerilik şeklen ve kurum olarak kaldırıldıktan sonra da, zihniyet itibariyle yine vardı. Bugün ortaya çıkan durum, o tarihî zihniyete karşı verilen bir iç-mücadele ve hesablaşmanın sadece ilk merhalesidir ve bir-iki yargılamayla sona ermiyecek kadar derin köklere sahibdir.

Adâlet, herkes için gereklidir ve günü gelir, herkese de lâzım olabilir. Bu bakımdan, netice itibariyle, kimsenin felaketine sevinilemez; ama, milletin ve ülkenin kaderiyle oynamayı kendileri için bir hak olarak görenlerin cezasız kalmasını istemenin de, hukuk mantığına değil, kabile mantığına uygun bir davranış olacağını unutmamak gerekir.

*

Geliniz, "zaman tüneli"ndeki Ergenekon"da da gezinelim..

Evet, bu vesileyle, dilerseniz; zaman tüneline girip, tarihin derinliklerinden yükselen feryadlar, çığlıklar ve nârâlardan kısa bir kesite kulak verelim.

Ancak, Osmanlı saltanatında yönetim şekli hakkındaki bilgilerimizi yenilemekte fayda vardır.

Bu yönetim sistemi, bir üçgeni andırmaktadır.

Üçgenin tepesinde Padişah"ın bulunduğu, Hanedan mensubları ile Saray erkanı ve /kalemiye denilen yüksek bürokrasi bulunmaktadır..

Üçgenin öteki köşelerinde ise, seyfiyye (kılıç sahibleri, silâhlı güçler) ve ilmiyye (ulemâ sınıfı) vardır.

Sistem, adı üstünde, saltanat rejimidir. Halk ise, bu denklemde yoktur.. Halk, vergi verir, askere gider ve yöneticiye itaat eder.

Yönetilmek, o kitlelere bir kaçınılmaz kader olarak kabul ettirilmiştir.

Üçgenin üç köşesi arasında dolanıp duran saltanat anaforu, bazen Saray"la seyfiyye"yi bir araya getir, ilmiyye"yi bastırmakta kullanılır; bazen ilmiyye ve seyfiyye işbirliği gidip Sultan"ı değiştirir; bazen de Saray ve ilmiyye birlikte hareket edip, seyfiyye"yi hizaya getirirler.

Bu her üç durum için de Osmanlı tarihinden acı ve utandırıcı yığınla, işbirliği örnekleri vardır, maalesef..

Bu hatırlayıştan sonra.. Gelelim, Genç Osman trajedisine..

Sultan 1. Ahmed 1618"de vefat ettikten sonra tahta geçen Sultan Mustafa, ruhî sıkıntılar içindedir ve saltanata da pek istekli değildir.

Şehzâde Osman ise, henüz 14 yaşındadır. Ve Saray"da entrika konusu olmasın diye, nezaret altında tutulmakta, saray entrikacılarının yolu böylece kesilmek istenmektedir. Ama, başkaları değil, bizzat Sultan Mustafa, Osman"ın Saray"da nerede olduğunu pek az kimsenin bildiği muhtemel odaların kapılarını, "Osmaaan, Osmaaan!. Gel de beni bu saltanat yükünden kurtar!" diye yumruklamaktadır.

Ve nihayet, Sultan II. Mustafa, üç ay sonra, bu rahatsızlığı dolayısiyle, tahttan kenara konulur ve yerine Osman getirilir.

Bu Osman, Osmanlı saltanat sistemindeki II. Osman"dır, "Genç Osman"..

Osman, 14 yaşında olmasına rağmen, iyi yetiştirilmiştir. Bildirildiğine göre, şiirler yazmaktadır, farsça, arabca, grekçe (rumca), latince ve italyanca öğrenmiştir.

Genç Osman, saltanatının üçüncü yılına doğru, (bugün) Ukrayna sınırları içinde, Dinyester nehri kıyısındaki Hotin Kalesi"nin fethedilmesini, karşı taraftan gelen saldırıları bertaraf etmek için gerekli görür.

Ama, 17-18 yaşındaki Genç Osman, bu sefere çıkarken, kardeşi Şehzâde Mehmed"i öldürtmüştür. Çünkü, kendisi seferde iken, geride fitne çıkarmak isteyenlerin onu kullanabileceği korkusunu yaşamaktadır.

O halde, nizâm-ı âlem (dünyanın düzeninin bozulmaması) niyeti adına, katl..

Korkunç bir saltanat oyunu..

Yeniçeriler, Şehzâde Mehmed"i boğmak üzere odasına girdiğinde, onun, ağabeyine; "Osman, dilerim ömrün ve saltanatın berbâd olsun.." diye beddua ettiği rivayet edilir ki, yakıştırma olmaması muhtemeldir.

*

Ama, genç Sultan, bu seferinde Hotin Seferi"nde başarılı olamaz. Çünkü, Yeniçeri, bir zamanlar dünyanın o çağdaki en disiplinli ve en iyi eğitimli savaşçı gücü olarak bilinse de, artık, o disiplinini de, eğitimini de yitirmiş, başıbozuk ve saray oyunlarına âlet olmaya başlamıştır. O halde bunun ıslah edilmesi, düzeltilmesi gerekmektedir.

Genç Osman"ın, Yeniçeri Ocağı"nı ıslah etmek için çareler aradığı, en azından, Yeniçeri Ocağı"ndan rahatsızlığını hissettirdiği anlaşılmakta..

Bu arada, Sultan Osman"ın Hacc"a gitmek istediği duyulur. Ama, yeniçeriler bunun kendilerine karşı bir tuzak olabileceği, Sultan"ın Hacc"a diye gidip, Anadolu"dan asker toplayarak kendi üzerlerine saldırılacağı korkusu içindedir.

*

İstanbul"da huzursuzluk giderek artmaktadır. Böyle olunca, ulemâ ile yeniçeri, ya da, ilmiyye ile seyfiyye Sultan"ın hal"i için görüş birliğine varmıştır.

Genç Osman"ın o zamanlar yazdığı bir beytinde durumu şöyle anlatır: "Niyetim hizmet idi Saltanat ve Devletime/ Çalışır hâsid ve bedhah, aceb nekbetime." (Niyetim, devletime hizmet etmekti; ama hasedçiler ve kötüniyetliler felaketime çalışmaktalar..)

İlginç olan, siyasî gerilimin yükseldiği sırada, Genç Osman"ın hacc"a gitmesinin caiz olmadığına da ve daha sonra hal"i için fetvâ veren de, bizzat Genç Osman"ın kayınpederi olan Şeyhulislâm Esed Efendi"dir.

*

Tarihçi Naimâ"nın aktardığına göre, bir grup yeniçeri, Topkapı Sarayı"nın iç avlusuna kadar girerler, Yeniçerilerin Başkomutanı mesâbesinde olan Yeniçeri Ağasını öldürdükten sonra, Saray"ın Harem Dairesi"ne girip, Sultan Osman"ı yakalarlar.

Bu arada, Sultan Mustafa"nın, yeniden tahta çıkarıldığı açıklanır, şehirde kutlamalar başlar.

Dâvud Paşa da derhal sadrâzam yapılır.

Sadrâzam Dâvud Paşa, mahlû" (hal"edilen, tahtından indirilen) Sultan"ın derhal öldürülmesini düşünmektedir, yine nizâm-ı âlem adına.. Çünkü, hayatta bırakılırsa, bir takım entrikalar olabilir.

Yeniçeriler, Genç Osman"ı, yarı uryan / çıplak vaziyette, uyuz bir ata bindirip, Yedikule zindanlarına götürürler. Yol boyunca, halk kitleleri, düşene vur anlayışınca, muazzam kalabalıklar halinde, Sultan"ın azlini ve öldürülüşünü seyretmek istemekte, ona ağır küfürler etmektedirler.

Mahlû" (hal"edilmiş, tahtından indirilmiş) Sultan, kendisine yapılan zulüm, küfür vs. hakaretler ve bağrışmalar karşısında çaresizdir; "Dünya kimesneye kalmaz.. Dün padişah idim, bugün üryan kaldım.. Yapmayınız.." diye yalvarsa da, yeniçeriler, ona her türlü zulmü ve ahlâksızlığı revâ görürler.

Sadrâzam Dâvud Paşa ile, Cebecibaşı ve adamları da, Genç Osman"ı boğmaktan başka bir çarelerinin olmadığına karar verip, boğazına attıkları kemendle onu boğarlar. (Osmanlı soyunun kanının yer yüzüne akıtılmasının haram olduğuna dair bir yerleşik kanaatle, onun kansız şekilde öldürülmesine böyle bir çözüm bulurlar ve bir gece vakti, babası I. Ahmed"in türbesine gömerler. Mezar taşına da,"Oldı şehîd, Osman.." diye tarih düşürülür.)

Genç Osman"ın öldürülmesinden sonra ise, yeniçeriler, bu kez de, "Biz Sultan Osman"ın öldürülmesini istemiyorduk.." diyerek, Dâvud Paşa"ya karşı çıkarlar. O da, Genç Osman"ı, (yeni) Sultan"ın emriyle öldürdüklerini söyler. Ancak, Sultan, öyle bir emir vermediğini bildirir. Dâvud Paşa azledilir, o da kaçıp gizlenir.

Bu arada Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa, bütün yeniçerileri şehirden kovar. Bununla yetinmeyip, padişah katili ilan ettiği yeniçerileri, kapıkullarını ve sipahileri yakalandıkları yerde öldürtür. Sonra da, II.Osman"ın intikamını almak amacıyla bir ayaklanma başlatıp, etrafına topladığı 30.000 kişiyle, Anadolu"da ele geçirdiği her yerdeki yeniçerileri, kapıkullarını öldürtür. İstanbul"daki kapıkulu sipahileri ise “padişah katili” olarak anılmaktan rahatsız olup, gerçek katillerin cezalandırılmasını isterler. Şeyhülislam"dan fetva alınır, ve Sultan Mustafa da Genç Osman"ın katillerinin cezalandırılmasını ister.

Bu durum üzerine Sadrâzam Gürcü Mehmed Paşa harekete geçer ve Genç Osman"ı boğanlardan Cebecibaşı kaçarken yakalanıp, idâm edilir. Gizlenen Dâvud Paşa da bir kaç ay sonra yakalanarak, Yedikule"de Genç Osman"ın öldürüldüğü yerde yine onun boğulmasında kullandığı kementle boğularak öldürülür.

*

Bu anlatılanlar, 400 yıl öncelerdeki tarihimizden küçük bir kesittir.. Henüz de, Osmanlı"nın gerilemeye bile başlamadığı, güçlü kabul edildiği bir dönemdir. Ama, her an, sosyal hayatın dizginleri, isyancı güçlerin, obaşların / ayak takımının, zorbaların, "İstemezük.." diye bağırıp ortalığı velveleye verenlerin veya "Sadrâzam"ın kellesini isterük!." diye tutturanların kolaylıkla ele geçirebildikleri bir zaafı taşımaktadır.

Bu cinayetlerden 180 sene kadar sonra da 1804"de, Kabakçı Mustafa İsyanı sırasında da Sultan 3. Selim"in katledilişini hatırlayalım..

Yani, o kadar huzur içinde, şanlı bir tarih dönemi değil, derin karmaşalar içinde bir geçmiş..

Hattâ, Sultan Fatih"in beklenmedik bir anda ölümünden sonra bile, İstanbul"un korkunç şekilde karıştığını, iktidar kavgalarının başladığını, Trabzon"da Vali olarak bulunan Şehzâde Bayezid"in gelişine kadar İstanbul"un korkunç şekilde yağmalandığını, Şehzâde Cem"in de kısa süre için padişahlığını bile ilan ettiğini; Bayezid"in İstanbul"a gelişine kadar, büyük oğlu Korkud"un Naib-i Sultan (Sultan Vekili) olarak ilan edilerek, duruma hâkim olunduğunu hatırlayalım.

Bu olup bitenlerin herbirisinde de, ismen olmasa bile, fikren ve fiilen bir çeşit "Ergenekon yapılanması"nın devletin içinde, Yeniçeri Ocağı"nın, silahlı kuvvetlerin yardımıyla, hangi hassas yerlerde, ne gibi etkili eylemlere giriştiğini görmek mümkündür.

Ve amma, ilginçtir ki, bu gibi büyük karışıklıklar sırasında, sadece bu gün değil, geçmişteki büyük karışıklıklar sırasında da, halk kitleleri devreye girmemiş, sessiz çoğunluk, olan-bitenleri, "Demek ki, takdir-i ilahî böyleymiş!" diye seyredip, tevekkül zannettikleri bir teslimiyetçi anlayışla karşılamışlardır.

Ama, bu hususta pek fazla bir geleneği olmayan Mısır"ın müslüman halkı, Muhammed Mursî"nin makamından uzaklaştırılmasından sonra, yüzbinler-milyonlar halinde, meydanlara çıkıp, haklarını savunmanın ilginç ve öğretici bir örneğini sergilemişlerdir.

Temenni edelim ki, Anadolu müslümanları da bu şuûr seviyesine, uzak-yakın tarihteki bunca derin devlet entrikaları veya Ergenekon denilen kanlı oyunlar karşısında teslim olmayıp, zâlimlere ve zulümlere; zorbalara ve zorbalıklara karşı durmayı sergilesinler. Aksi halde, iktidar oyunları, yine, halkın dışında, kalemiye, ilmiyye ve seyfiyye sınıflarının modern versiyonlarının iç kavgaları halinde cereyan edip, müslüman halk kitlelerinin nasibine de sadece, bu duruma uzaktan seyirci olmak düşer.

Böyle bir zilletli durumu, bundan sonra da kabul edecek miyiz? Yoksa, her şeytanî oluşum karşısında, insan hak ve haysiyetini yiğitçe, korumak ve hakklarımızı savunmak için meydana mı çıkacağız?

haksöz

Bu yazı toplam 1293 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim