• BIST 97.533
  • Altın 145,647
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Ankara 9 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Konya 12 °C
  • Antalya 16 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Erzurum 4 °C
  • İzmir 18 °C
  • Rize 14 °C

Direnişe Yöneltilen Eleştiriler

Ahmet Varol

Filistin’de gayri meşru işgali sürdürmek için savaşı ve şiddeti geçerli tek yol olarak gören siyonistin vahşette sınır tanımayan saldırıları sürerken buna karşı meşru haklarını ve izzetlerini korumak isteyenlerin sergiledikleri direnişe de farklı yönlerden eleştiriler oluyor. 

Bunlardan bazıları tamamen siyonist işgalcinin penceresinden bakan ve onu haklı, zulme karşı dik duranı ise suçlu çıkarmayı amaçlayan türdendir. Dolayısıyla bu tür eleştirileri cevaba lâyık görmüyoruz. Çünkü amacı meşru hakları ve izzetleri için mücadele edenlerin üzerine işgalci saldırganın füzelerine “paralel” iftira füzeleri atmaktır. Onlar düşmanın safında yer aldıklarından attıkları karalama füzeleriyle de direnişi yaralamayı amaçlıyorlar. Yani taşıdıkları niyet ve vurdukları hedef siyonist katillerinkinden farklı değil. Vereceğiniz cevap da zaten asla ikna edici olamaz. Çünkü ruh dünyalarında işgalci saldırganı haklı ve zulme direneni suçlu çıkarma ön yargısına kendilerini kilitlemişlerdir. 

Cevaplarımız sadece maksadı ıslah olan yahut bazı hususların yeterince aydınlığa kavuşturulamaması sebebiyle zihinlerde oluşan tereddütlerden kaynaklanan iyi niyetli eleştirilere olacaktır. O yüzden eleştiri sahiplerinin amacımızın eksik kalan ve yetersiz anlaşılan hususların aydınlığa kavuşturulması olduğunu bilmeleri ve cevaplarımızı dikkate almaları gerekir. 

Eleştirilerin birçoğu güçler arasındaki büyük dengesizliğe rağmen Filistin tarafının neden silaha başvurduğu konusunda yoğunlaşıyor. Burada öncelikle şunu hatırlatalım ki daha önce de dile getirdiğimiz üzere vatanı işgal edilmiş olduğundan meşru hakkı olmasına rağmen savaş ve silahlı çatışma Filistin tarafının tercihi değildir. Bunun birinci sebebi de zaten güçler arasındaki bu büyük dengesizliktir. 

Ama unutmamak gerekir ki sizi çekinceye yönelten sebep karşınızdaki düşmanı da cüretkârlığa yöneltiyor. Bu kez gayri meşru hâkimiyetini sürdürmesinin sadece silahın gücüyle ve saldırıyla mümkün olabileceğini düşünen işgalci düşman saldırmak istediğinde yerine göre gerekçeyi kendisi üretiyor ve yine saldırıyor.

İşgale karşı en geniş çaplı kitlesel mücadele olan birinci intifadadan bu yana tüm çatışmaları gözden geçirelim. Sürekli zulme maruz kalan olmasına rağmen hiçbirinde fitili çeken Filistin tarafı olmadı. 8 Aralık 1987’de patlak veren intifadada fitili çeken olay bir işgalcinin araç bekleyen Filistinli işçilerin üzerine kasten kamyon sürüp sekiz işçiyi vahşice öldürmesi oldu. Buna tepkisiz kalmanın kazandıracağı bir şey yoktu. Çünkü nihaî hedefi tüm Filistinlileri yurdundan çıkarmak olan işgalcinin planında bu tür vahşi saldırıları güncelleştirmek vardı. Onu geri adım atmaya zorlayan halkın kitlesel mücadelesi oldu. Ama güçler arası dengesizlik elbetteki onur ve hak mücadelesi vermeye mecbur Filistinliyi daha fazla bedel ödemek zorunda bırakacaktı ve halkın özgürlük davasına öncülük edenler de bunu tahmin etmiyor değillerdi. Fakat böyle bir mücadele seçeneğini seçmemeleri durumunda önlerinde sadece iki seçenek kalmış olacaktı: Ölüm veya tüm meşru haklarından vazgeçtiğini ve siyonist işgali zımnen de olsa kabullendiğini ima ederek kendi halklarına bile zerre kadar insaf etmeyen, zulümde siyoniste kök söktüren Arap diktatörlerin insafına sığınmak. Ağır  bedel ödeme pahasına da olsa bu üç seçenekten kararlı mücadeleyi seçmek en isabetli ve izzetini korumak için en uygun tercihti. 

29 Eylül 2000’de patlak veren Aksa İntifadası’nda da fitili çeken Filistin tarafı olmadı. Sabra ve Şatilla katliamını planlamasından dolayı “Beyrut kasabı” diye tarihe geçen Ariel Şaron’un arkasına kalabalık işgalci sürüsü toplayarak Mescidi Aksa’yı basması oldu. Filistin halkının bu baskına sessiz kalmasının varacağı sonuç ise Mescidi Aksa’nın yıkılması veya yahudi mabedine dönüştürülmesi olacaktı. Çünkü işgalci amacının bu olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Ama Filistinli Müslüman ağır bedel ödeme pahasına da olsa vahşi kasabın karşısına çıkıp İslam’ın ilk kıblesini, üç harem mescitten birini onurla savundu. Bizim bu insanları “boyunuzdan büyük işlere girişiyorsunuz” diye eleştirmek yerine, “biz ümmet olarak bir şey yapamadık, siz büyük fedakârlıkla orada ümmetin onurunu savundunuz” diyerek kutlamamamız gerekmez mi? 

Devam edeceğiz inşallah.

yeniakit

Bu yazı toplam 516 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim