• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Ankara 14 °C
  • İstanbul 19 °C
  • Konya 12 °C
  • Antalya 20 °C
  • Diyarbakır 25 °C
  • Erzurum 11 °C
  • İzmir 19 °C
  • Rize 17 °C

"Dindarları sokağa çıkamaz hale getirdiniz"

"Dindarları sokağa çıkamaz hale getirdiniz"
Mehmet Bekaroğlu "Yolsuzluk ve rüşvet söylentileri nedeniyle AKP’den uzaklaşan seçmenin önüne konan seçeneğe bakın; CHP."

Mehmet Bekaroğlu

2009 yerel seçimlerinde Saadet Partisi’nden İBB adayıydım. Seçim çalışmaları başladıktan bir süre sonra bana ve arkadaşlarıma belediyelerle ilgili yolsuzluk ve usulsüzlük dosyaları yağmur gibi gelmeye başladı. Önce seçim sürecinde yapılacak yolsuzluk iddialarının ‘ahlaken ve siyaseten’ doğru olmayacağını düşünerek konuyu gündeme getirmemeye karar verdik. Ancak daha sonra bir ekip bize çok önemli ilgisiz kalamayacağımız belgeler getirdi. Bu belgeler dolayısıyla çok ciddi suçlarla ilgili bilgilere ulaşmıştık ve bunların saklanması hem hukuken hem de vicdanen mümkün değildi. Konuyu bilenlerden oluşan bir ekip kurarak çok açık suç oluşturduğu kanaati hasıl olan dosyaları ayıkladık ve İstanbul Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunduk.  Davalar yıllarca sürdü; İBB ile iş yapan çok önemli firmaların elemanları ve belediye görevlileri yargılandı, sonuçta bazı insanlar değişik suçlamalarla mahkûm oldular. Ne var ki defalarca haberdar etmemize rağmen hiçbir basın kuruluşu konuyu haber yapmadı. Ne hükümet yanlısı, ne cemaat yanlısı ne de diğer gazete ve televizyonlar oralı oldu.

Yine 2009 adaylığım sırasında çok iyi bir ekiple kent rantları konusunda bir çalışma yaptık. 10 yıl içinde İstanbul’da oluşturulan kent rantlarının parsel parsel listesini çıkardık. Elbette kamu arsalarıyla ilgilendik; arsaların imar durumu önce neymiş, kaç paraya kime satılmış, sonra nasıl imar değişikliği yapılmış, imar değişikliğinden sonra değeri ne olmuş, ne kadar rant oluşmuş, bunlar nasıl paylaşılmış vs. Örneğin; TMSF’ye ait olan bir arsa 12 milyon TL’ye yeni yeni tüylenen bir medya patronuna satılmış. Arsanın satıldığındaki imar durumu yeşil alan, park ve sosyal tesis gibi binalar yapılabilmesine izin veriyor. Bir süre sonra imar değişikliğine gidiliyor; arsa onbinlerce metrekarelik kapalı alanı olan otel, rezidans, alışveriş merkezi yapılabilecek şekle getiriliyor. O zamanın rakamları ile bittiğindeki değeri 600 milyon dolar olarak hesaplanmıştı. Binaların tamamlanması için harcanacak rakam da 50-60 milyon dolar arasındaydı.

Basın danışmanı arkadaşlarım yetenekli çocuklardı; günlerce çalıştılar ve iyi bir basın toplantısı düzenledik; toplantıya en az 20 kamera, 50’ye yakın gazeteci geldi. Dosyaları bir bir anlattım ve sordum; “Yeşil alan, park, sosyal tesis vs için ayrılan arsanın imara açılması için hangi kamu yararı gördünüz? Eğer kamu yararı var idiyse niçin önceden imar değişikliği yapıp arsayı en az 400 milyon dolara satmadınız? Bu 400 milyon dolar tüyü bitmemiş yetim hakkı değil mi, nasıl bir vicdan ve ahlakla kamuya ait olan bu parayı bir kişiye aktardınız? Bu işlem için kimler ne gibi menfaatler elde etti? Ey İBB Meclisi’nin muhalefet/CHP’li üyeleri bu işlemden haberiniz olmadı mı, niçin sustunuz?”.

İstanbul’da bu durumda olan onlarca kamu arsası vardı; yukarıdaki hesaplar hepsi için yapıldı ve bu imar değişiklikleri ile en az 150 milyar dolarlık rant oluşturulup paylaşılmıştı. Basın toplantısında bunları tek tak anlattım, basın için ilgi çeksin diye bu arsalara çöreklenen bazı isimleri de açıkladık. Çok heyecanlıydık; Türkiye’de yer yerinden oynayacağını, öğleden sonra tüm televizyonlarda bu konunun konuşulacağını, ertesi gün gazetelerin tamamının manşetinde olacağımızı düşünüyorduk.

14.00 haberlerine yetişir diye televizyonun başına geçtik ama bir şey yoktu; 15.00, 16.00, akşam haberleri, gece haberleri tek bir cümle yok; tüm televizyonlarda ‘penguenler’ var. Ertesi gün gazetelerde de durum farklı değildi, birkaç gazetenin iç sayfasında, tek sütunda birkaç cümle, tabi bazı “marjinal” haber siteleri. Hepsi bu kadar. “Nasıl olur bu?” demedik. Demedik çünkü sözünü ettiğimiz arsalarda çok sayıda medya patronunun da payı vardı, ayrıca medya-siyaset-iş dünyası iç içeydi; bunları biliyorduk, defalarca bu duvara toslamıştık.

Sadece bu kadar değil; bir de “parti büyüğü”nden ‘fırça’ yedik; “Sana ne, sana mı kaldı yolsuzluk dosyalarını açıklamak, senin işin Kadir Topbaş’la uğraşmak mı?”.

Bunları üç gündür yaşanan yolsuzluk operasyonu ve medyadaki yankıları üzerine hatırladım.

Yaşananların birbiriyle ilintili olan birçok yönü var. En önemlisi Türkiye artık her konuda kutuplaştığı için ne söylerseniz bir taraf sizi yanında diğer taraf karşısında görüyor. Tam bir kaos/fitne; gerçekten ak ile kara birbirinden ayırt edilemiyor; doğru nedir, doğrusu nedir, kimse bilemiyor.

Önce yolsuzluklardan başlayalım; adı üstünde üzerinde konuştuğumuz “Büyük Yolsuzluk Operasyonu”. Gerçekten büyük; dört bakanın, bir büyük bankanın genel müdürünün, “büyük” işadamlarının içinde olduğu, milyarların döndüğü iddia edilen bir yolsuzluk operasyonu tartışmasız “büyük”tür. Ne var ki; konunun medyadaki takdim biçimi, dikkatleri buradan uzaklaştırıyor. “Gizemli ilişkiler, komplolar, uluslar arası boyut, Cemaat-Hükümet kavgası” gibi ayartıcı tartışmalar insanların meselenin esasını görmesini, en azından bu esasa, yani yolsuzluklara yeteri kadar ilgi göstermesini engelliyor. Nitekim hükümet ve hükümet yanlısı medya,  “Böyle bir şey yok, yolsuzluk-rüşvet bunlar hep yalan, iftira ediyorlar” diyor. Toplum, en azında AKP’ye oy veren muhafazakâr kitleler, neredeyse “Cemaat’in polis ve savcıları, uluslararası lobilerle beraber hükümete operasyon çekiyorlar, aman boş bulunmayalım, Usta’yı yedirmeyelim” diyecek noktaya gelecek.

Oysa yolsuzluklar gün gibi ortada; hepsini bir yana, yukarıda anlatmaya çalıştığım kent yağması ile milyarlarca dolar paylaşılıyor; bunları duymayan, görmeyen kalmadı. Hiç kuşku yok ki, bir dini Cemaat’in polisinin olması, savcısının olması, bu polis ve savcılar görevleri gereği değil de Cemaat’in düğmeye basması neticesinde böylesine bir iş yapmaları/yapabilmeleri (yaygın iddia budur) ciddi bir sorundur ve bu konu ayrıca tartışılmalı. Ama hırsızlık ve yolsuzluk var, kent yağması var, tüyü bitmemiş yetim hakkı yeniyor. Bunlar AKP iktidarı zamanında yapılıyor; elbette temiz insanlar vardır ama yaygın kanı birçok AKP’li siyasetçi, bürokrat ve işadamının bu tezgâhların içinde olduğudur. Kimse “Nereden biliyorsun, iftira etme” demesin. Etrafımızdan görüyoruz; “10 yıl önce yırtık ayakkabı ile gelenler” bugün müthiş bir zenginlik yaşıyor. Biliyoruz çünkü bu zenginliklerini saklamıyorlar; her biri lüks, israf ve gösteri içinde yaşıyor. Bunların maaşlarla ya da ‘Mısır’lı büyük anneden kalan mirasla’ olduğuna inanmamız beklenmiyor herhalde.

Bütün bunlar var, bu soygunlar yapıldı, yapılıyor; bir zamanlar “adil düzen” kurmak için koşanlar savruldular, ganimetin peşine koşmaya başladır. Çok açık, bir zamanların mağdurları, mağdurluk üzerine iktidar kurduktan ve dağıtımın aracı olan devleti ele geçirdikten sonra öbürlerine benzediler, onlar dağıtmaya, onlar paylaşmaya başladır. Şimdi başka bir kavga nedeniyle rezaletler gün yüzüne çıkınca, bu rezaletleri bu kavga ile örtmeye çalışıyorlar. Tekrar mağdur edebiyatı ile paçayı kurtaracaklarını sanıyorlar. Neymiş; paralel devlet şeklinde yapılanan Cemaat uluslar arası güçlerle işbirliği yaparak “Müslümanların iktidarı”na karşı komplo kurmuş. Birleşmeliymişiz, bu saldırılara karşı iri ve diri durmalıymışız, Başbakanımızı, büyük Usta’yı yedirmemeliymişiz. Yani bu çürümüşlükten, bu rezaletten tekrar mağdurluk çıkarıp iktidarlarını sürdürecekler. Evet, ufak tefek olaylar olmuş, bu kadar büyük kitlenin içinde, yapılan bunca “büyük” işler arasında böyle “küçük” olaylar, çürük elmalar olurmuş ama şimdi bunun zamanı değilmiş, şimdi bunlar konuşulursa zafiyet oluşurmuş, elbette zamanı gelince bu çürük elmalar ayıklanacakmış.

Bu yaklaşım ‘ahlaki’ olmadığı gibi ‘siyasi’ de değildir. AKP, bu yaklaşım tarzı ile bu krizden çıkamaz. Kim ne derse desin; Gezi olaylarında AKP (ve Başbakan Erdoğan) “demokratlığı ve özgürlükçülüğü” ile ilgili inandırıcılığını kaybetti. Bu yolsuzluk operasyonu ile de “temizlikleri, dürüstlükleri” konusunda inandırıcılıkları büyük hasar gördü. Artık AKP ve Başbakan Erdoğan, tüm moral ve söylem üstünlüğünü kaybetmiştir. Bu durumdan, “uluslar arası komplo” diyerek kurtulması mümkün gözükmemektedir. Her şeyden öncemahalle/muhafazakar kitle içinde Erdoğan büyüsü bozulmuştur. Yolsuzluklar, haksız zenginleşmeler, lüks içinde yaşama, cipler, rezidanslar, havuzlu villalar… nedeniyle yükselen homurdanmalar artık bastırılamaz. İnsanlar artık “Size yazıklar olsun, dindarları sokağa çıkamaz hale getirdiniz” deme noktasına geldi.

Bir şey daha var; Erdoğan gücü/ muktedirliği konusunda da ciddi yara almıştır, bu yara tabanı nezdinde de sorun oluşturacaktır. “11 yıllık iktidar, bunca işler yapan, vesayet sistemi ile mücadele eden ve bunlarla övünen bir iktidar nasıl olur da böylesine bir ‘paralel yapılanma’ya izin verir?” diye sorulacaktır.

Demem o ki; demokrasi ve özgürlükler konusunda kendini açık etmesi, kendine demokrat olduğunun anlaşılmasıyla liberallerin desteğini kaybeden Erdoğan, Gülen Cemaati ve kurmuş olduğu küresel ağın desteğini de yitirdikten sonra bu yolsuzluk operasyonu ile birlikte tabanında da ciddi bir yara almıştır. Belki bu operasyonla başlayan saldırıyı Başbakan karşı hamlelerle savuşturabilir ama aldığı bu yaraları tedavi edip hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmesi mümkün değil.

Başbakan Erdoğan, “Gelin sandıkta hesaplaşalım” diyor; evet, bu işlerin sandığa yansıması olacak, bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Ne var ki; bu konuda da karmakarışık bir manzara ile karşı karşıyayız. Şu işe; kent yağması, yolsuzluk ve rüşvet söylentileri nedeniyle AKP’den uzaklaşan seçmenin önüne konan seçeneğe bakın; CHP. Hangi CHP? Kurtarıcı olarak Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ü gören CHP. Peki, Şişli neresi, Mustafa Sarıgül kim? Şişli İstanbul’da en büyük kent yağmasının yapıldığı yer, Mustafa Sarıgül de o Şişli’nin 15 yıllık belediye başkanı. Bilmiyorum; kimseyi rüşvet almakla-vermekle, yolsuzlukla suçlayacak belgelere sahip değilim ama Şişli’nin kent yağmasının odağı olduğunu biliyorum, oranın belediye başkanının Sarıgül olduğunu da. O Sarıgül ki belediye başkanı olduğu 1999 ile bugün arasında servetinde ne kadar değişiklik olduğunu açıklamış değil. Haydi, bunları bıraktık; bu Sarıgül AKP ve Kadir Topbaş’ın dediklerinden farklı ne diyor, yaptıklarından farklı ne yaptı?

Ya CHP, hangi CHP? Bu CHP mi; 7 yıldan 13 yıla kadar olan ihaleye fesat karıştırma suçunun cezasını 3 yıldan 7 yıla kadar düşüren yasa değişikliğini yapan CHP mi? Bir süre önce CHP’li üyenin teklifi, AKP ve MHP’nin desteği ile çıktı bu yasa. Bu yasa değişikliği yapıldı ve ihaleye fesat karıştırma iddiası ile yargılanan ya da hapis yatan değişik partilerden yüzlerce bürokrat, siyasetçi, belediyeci ve işadamı hapisten çıktı, dosyaları düştü. Bu yasa değişikliği nedeniyle şu an yapılan yolsuzluk operasyonu sanıkları suçlu bulunsalar bile az bir ceza ile çıkacaklar, belki de cezaları ertelenecek. Görüldüğü gibi “tencere dibin kara seninki benden kara…”

Ne ise, konumuz bunlar değil. Değil ama bugünlerde hangi konu bir diğeriyle bağlantılı değil ki…

İlginç değil mi; Türkiye bu büyük operasyonla dalgalanırken, yer yerinden oynarken ve Hükümet, olup bitenlere“Bu bir tür darbedir, 28 Şubat gibi bir darbe” derken, Ankara’da 28 Şubat davasının son tutukluları tahliye ediliyor. Yine ilginçtir, bu “darbe”nin bir numaralı sorumlusu olarak dini bir cemaat, Fethullah Gülen Hareketigösteriliyor. Nasıl olur bu; bir dini cemaat, böylesine bir ‘komplo’nun sorumlusu olabilir; bir dini cemaat, hangi güç ve cüretle böyle bir işin içinde olur? Böyle bir işe girişen cemaat artık bir cemaat olarak kalabilir mi? Bir cemaatin dini liderine gece yarısı bir telefon geliyor, bir büyük zat bir aşüfteye gidecek, orada kasetini çekecekler deniyor. O da müdahale ediyor, adamları büyük zata gidip “Aman böyle bir şey yapma” diye uyarıyor. Bu nasıl bir iş; bir cemaatin lideri niçin böyle bir işle uğraşır ve niçin böyle bir açıklama yapar?

Hükümet-Cemaat kavgasını ayrı bir yazıya bırakıp o yazıya giriş niteliğinde bir cümleyle bitirelim.

AKP ve Cemaat; vesayet sistemi ile mücadele ederken bu sistemin araçlarını kullandılar. Bu araçlar ise masum değil; kim eline alıyorsa onu belirliyor ve daha önce bu araçları kullananlara benzetiyor. AKP ve Cemaatin başına gelen budur.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim