• BIST 97.651
  • Altın 145,042
  • Dolar 3,5684
  • Euro 3,9748
  • Ankara 17 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Konya 18 °C
  • Antalya 22 °C
  • Diyarbakır 26 °C
  • Erzurum 20 °C
  • İzmir 20 °C
  • Rize 19 °C

Cuntanın orta ve arka ayakları

Ahmet Varol

Sisi cuntasını bir başlı ve altı ayaklı canavar olarak düşünürsek orduyu dişleri dışarı fırlamış başı, yargı ile güvenlik teşkilatını da saldırıda kullandığı ön ayakları olarak tasavvur edebiliriz. Bunlardan dünkü yazımızda söz ettik. Dünkü yazımızda sadece isimlerini andığımız dört organdan ikisi gerektiğinde karnına doğru çekerek gizleyebildiği orta ayaklarıdır ki bunlar istihbarat ve faizci sermayedir. İkisi de itici güç görevi gören ve başkalarına tekme atmada da kullandığı arka ayaklarıdır ki onlar da medya ve Kıpti kilisesidir. 

İstihbarat ortalıkta görünmese de tüm etkin organları besleyen ve yönlendiren önemli bir ayaktır. Karşı devrim sürecinde halkın zaferinin geri alınması için çıkarılan Baltacı fitnesini planlayan ve yönlendiren, bu fitneye karışanların maaşlarını dağıtan o oldu. Medyanın iftiralarında malzemeleri temin eden de istihbarattır. Darbenin zeminini oluşturma amaçlı kargaşayı planlayan yine istihbarat oldu. Zulüm rejimi istihbaratı devletin diğer organlarından bağımsız yapılandırdığı için halk devriminde teşkilat yapısını korumuştur. 

Cuntanın ikinci orta ayağı laik zihniyette ve dış güçlerle işbirliği içinde olan faizci sermaye kesimidir. BAE ve Suudi Arabistan’dan da para desteği alan bu kesimin ülkedeki işsiz ve İslâmi bilinçten yoksun kişileri örgütleyip ellerine para vererek devreye soktuğunu ve onlar vasıtasıyla ortalığı karıştırdığını ortaya koyan çok güçlü bilgi ve delillere ulaşıldı. Hatta önce cumhurbaşkanlığı sarayının, meclis binasının ve değişik hükûmet kurumlarının kapılarına dayanarak terör estiren ve kendilerini “black block” olarak isimlendiren çete mensuplarının paralarını alamadıkları zaman da kendilerini organize eden laik zihniyetli sermayedarların kapılarına dayandıkları birçok kez gözlendi.

Cunta canavarının etkili arka ayağı medyadır. Hüsni döneminde ülkedeki medya hâkim sistem tarafından besleniyor ve kullanılıyordu. Dolayısıyla bu alanda imkânlar da sistemin destekçilerine dağıtıldığı için sahayı onlar kapmıştı. Fitnenin alevlendirilmesinde, darbenin ve yargı zulmünün gerekçelerinin oluşturulmasında sürekli medyanın iftiralarından, çirkin ve asılsız haberlere dayandırılan saldırılarından istifade edildi. Medya mensupları sadece iftiraları piyasaya sürmekle kalmayıp aynı zamanda kendi yalanlarından hareketle mahkemelerde davalar açtılar. Filistin İslamî Direniş Hareketi’nin ve onun askeri kanadı İzzettin Kassam Tugayları’nın “terör örgütü” ilan edilmesi için dava açanlar da medya mensupları oldu. 

Mısır medyasının bir özelliği de siyonist işgalle ilişki ve işbirliği içinde olmasıdır. Hüsni Mübarek döneminde de siyonistlerle doğrudan ilişki ve işbirliği içinde olan birçok gazetecinin Mısır medyasında görev yaptığı biliniyordu. Halk devriminden sonra gazetecilerin resmi kurumlardan beslenmesini sağlayan hortumların kopması üzerine işgalcilerin hortumlarına ihtiyaç miktarında artış oldu. İşgalci de bunu değerlendirdi. Karşılığını da Filistin’deki İslâmî hareketi hedef alan iftiralarla aldı.

Bir diğer arka ayak da Kıptî kilisesidir. Bu kilisenin yürütülen karşıt savaşta bilfiil yer alırken kullandığı gerekçe ise ülkede şeriat düzenine geçilmesi durumunda hıristiyan azınlığın haklarından yoksun kalacağı ve mağdur edileceği iddiasıydı. Oysa hıristiyanların azınlık oldukları ülkelerde haklarını en iyi koruyan hukuk nizamının İslâm’ın şer’î nizamı olduğu tarihî gerçeklerden de biliniyor. Hal böyle olmakla birlikte işin en ilginç yanı Kıpti kilisesinin, ülke nüfûsunun yüzde yirmisinden az bir kısmını oluşturan Ortodoks hıristiyanların, Müslüman çoğunluğun inanç ve değerlerine tamamen aykırı laik ve Batı temelli hukuk sistemini dayatma hakkına sahip olmalarını isterken nüfûsun yüzde seksenini oluşturan Müslüman halkın kendi şer’î nizamını uygulama hakkının olamayacağını ileri sürmesi. Üstelik kilise, laikliğin Mısır halkına eski dikta döneminde bile devlet nizamı olarak dayatılamadığını, o yüzden şer’î hukukun fiiliyatta uygulanmamasına rağmen diktatörün devleti “laik” olarak tanımlamaktan çekindiğini çok iyi biliyor. Aslında kilisenin derdi hıristiyan azınlığın haksızlığa uğratılacağı korkusu değil İslâmî hareketin önünü kesme amacıyla gerçekleştirilen darbenin oturması.

yeniakit

Bu yazı toplam 427 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim