• BIST 108.489
  • Altın 151,165
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Ankara 10 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Konya 13 °C
  • Antalya 18 °C
  • Diyarbakır 16 °C
  • Erzurum 2 °C
  • İzmir 17 °C
  • Rize 16 °C

Bu Turnosol Kağıdı Hepimizin Gerçek Yüzünü Ortaya Çıkartıyor

Nureddin Şirin

Bir taraftan Suriye sokaklarında halkın kanı dökülürken, diğer taraftan da Suriye üzerinden meşum ve kirli planlarını uygulayan perde arkası aktörler sistematik olarak hedeflerine doru yürüyorlar. Ama gözler bunları görmüyor, görecek gözlerin de önüne perdeler çekiliyor.

Suriye ile ilgili değerlendirmelerimizde bizleri baasçı katillerle aynı safta yer almakla suçlayanlar, bize “turnusol kağıdı” bize hatırlatması yaparak“Suriye gerçek yüzünüzü ortaya çıkardı” diyorlar.

Gerçek yüz..?

Çok önemli ve gözden ırak tutulması gereken bir deyim, çünkü Müslümanlar arasında o kadar “çok yüzlü” kişiler var ki, bunların içinde “gerçek” olanı ayırt etmek gerçekten zor. Bu bizim için de geçerli olabilir elbet. Acaba bizim kaç yüzümüz var? Acaba ne zaman, hangi şartlarda ve durumlarda “gerçek yüzler” ayan olur? Bunun kriteri nedir?

Allah için birileri bir kriter söylesin de, herkes o kritere göre belli olsun, kaç yüzü olduğu, ya da yüzsüzlüğü ortaya çıksın!

Hele bizi “bizi mezhepçi denklemler”le ilişkilendirmeye kalkanların, “dinime dahleden bari müselman olsa” sözü misali, kendilerinin ne kadar bu denklemlerden beri olduğu gerçeğini herkesin görmesini isterim. Bunu test edecek bir kriterimiz olur herhalde!

Birkaç örnek vereyim.

Yugoslavya"nın dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Bosna Hersek Sırpların vahşi saldırılarına uğrayınca, İran İslam Cumhuriyeti maddi manevi, insani askeri her açıdan Bosna halkının yardımına koştuğunda tek bir amacı vardı; Avrupa"nın ortasında yapayalnız ve kuşatılmış kalan Bosnalı müslümanların “yardım edin ey Müslümanlar!” çağrısını karşılıksız kalmasın. Masum ve savunmasız Müslümanların kanları dökülmesin ırzları ve namusları çiğnenmesin. İran bu hedefi gerçekleştirmek için, insani yardımın ötesinde silahlı güçlerini de Bosna"ya göndermişti. Bu güçlerin iki hedefi vardı; birincisi Sırp mütecavizlere karşı savaşmak üzere Bosnalılara askeri eğitim vermek, ikincisi ise Bosna"nın savunulması için gerekli savunma stratejisini uygulamak. Diğer yandan da savaşın birinci devresinde Sırplarla savaş halinde olan Hırvatistan devleti ile yakın ekonomik ilişkiler kurarak, Hırvatistan üzerinden Bosnalı Müslümanları takviye etmek.

Bosna savaşı başladığında Türkiye"den Müslüman kardeşlerimizin yardımına koşanların başında Selami Yurdan kardeşimiz geliyordu. Nitekim onun şehadeti Türkiyeli Müslümanlar arasında büyük bir tesir meydana getirmiş ve daha çok Türkiyeli"nin Bosna"ya akın etmesine vesile olmuştu.

Nitekim daha sonra giden kardeşlerimizden de bazıları şehid olmuş, bazıları da yaralanmıştı. Onların anılarını kendilerinden dinleyebilirsiniz.

Bir tanesi şöyle:

Özellikle Mostar"dan sonra Hırvatistan da Boşnaklara karşı savaşa girişince, Bosnalı Müslümanların iki düşmanı olmuştu; Sırplar ve Hırvatlar. Dolayısıyla Boşnak kardeşlerimizin bir makasta durumları çok daha güçleşmişti. Zira Hırvatistan üzerinden denize kadar ulaşabilen Boşnaklar tamamen kuşatılmış ve diz çöktürülmek için her türlü askeri saldırıya maruz kalmıştı. "BM barış gücü" adı altında Bosna"da bulunan UNPROFOR askerleri de bu kuşatmanın üçüncü ayağını oluşturuyordu.

İşte bu koşullar altında, Boşnaklarla birlikte ortak operasyonlara katılan İranlı komutanlardan biri Boşnak bir komutan ile aynı araç içinde iken Hırvat kontrol noktasında durdurulurlar. Hırvatlar Boşnak komutanı öldürmeye kalktığında, İranlı komutan da silahını çekerek Hırvatlara ateş açar. Ancak ikisi de aynı aracın içinde şehid edilirler. Yani kanları birbirine karışır. Birisi vatanını, dinini, namusunu, özgürlüğünü savunmak için işgalcilere karşı direnen Boşnak komutan, diğeri de “yardım edin ey Müslümanlar!” çağrısına icabet edip kardeşlerinin yardımına koşarak canını veren İranlı bir komutan. Aynı aracın içinde al kanlara boyanıp şehadet makamına ulaşırlar. Diğer örnekler bir kenara bunu Bosna"ya giden mücahid kardeşlerimizin çoğu bilirler.

Bu olayı, Sırplara karşı gerçekleştirilen bir operasyon sonrasında yaralanan iki Türkiyeli kardeşimizin tahliyesi için Bosna Hersek"in başkenti Sarayova"ya gittiğimizde öğrenmiştik. Sarayova"da bulunduğumuz sırada kardeşlerimiz bir evde kalıyorlardı. Dört kişi idiler, ikisi yaralı idi. Birisinin bacağı mayın patlaması ile kopmuş, diğerinin kurşunlar ayağının kemiklerini parçalamıştı.

Sarayova"da bulunduğumuz sırada, yaklaşık bir saatlik yürüyüş sonrasında, Gazi Hüsrev Begova camiinin bulunduğu yere gidiyorduk, cumaları bu camide kılıyor, hemen burada bulunan Merhamet adlı resmi yardım kuruluşunun ofisine uğruyorduk. Orada İranlı bir müslüman da vardı. Merhamet teşkilatı ile birlikte İran"dan gelen yardımları organize etmekle görevli idi. Yer yer kendisiyle görüşüp Bosna"nın geleceğini konuşuyorduk.

Bir gün haberlerden, Sarayova"ya hakim İgman tepelerinin ağır silahlara sahip Sırpların eline geçtiğini ve buradan Saroyva"ya saldırıya geçebilecekleri haberini duyduk. O sırada Türkiyeli bir kardeşimiz Türkiye"ye dönmek üzere idi ve kaldığımız eve gelerek “Sırplar her an Sarayova"ya saldırabilir. Benim yanımda bir tabanca var, onu size bırakayım” dediğinde kendisine “geleceklerse gelsinler, burası da bizim Kerbalamız olsun, bizim kanımız da Bosnalı kardeşlerimizin kanına karışsın!” diye cevap vermiştim.

Bu kez “Sultan Fatih” adlı, başında Kadiri şeyhi Şeyh Zakir"in bulunduğu Boşnak milislerin karargahına gitmiştik. Merhamet teşkilatındaki İranlı kardeş ile orada karşılaşıp İgman tepeleri ile ilgili gelişmeleri sorduğumuzda bize kendisinin İgman tepelerine gideceğini, Allah"ın izniyle Sarayova savunmasının kırılamayacağını söyledi. Bu İranlı kardeşimizi İran"dan gelen insani yardımları organize eden kişi olarak tanımıştık, ama ayrıca "Sarayova"nın savunulması" için bir misyon üslendiğini de bu şekilde öğrenmiş olduk…

Yine bir gün Gazi Hüsrek Begova camiinde, Suudi Arabistan"dan getirilen bazı kitapların dağıtıldığını gördük. Kitapları incelediğimizde, kitapların içeriğinin tamamen “Şii karşıtlığı” üzerine kurulmuş tekfirci kitaplar olduğunu gördük. Sözde insani yardım amaçlı Bosna Hersek"e gelen Suud misyonerleri beraberlerinde tonlarca böylesi kitaplar getirmişlerdi. Sarayovalı Muşo ve Rıfko kardeşlerimizle birlikte, bu durumdan şiddetle rahatsız olduğumuzda, bu konuyu İranlı müslümanla konuşmayı kararlaştırdık ve Merhamet teşkilatına gittik. Dururumu açıp tepkimizi dile getirdiğimizde İranlının bize verdiği cevap şu olmuştu: “bu tür işlere kafanızı yormayın; asıl ve öncelikli görevimiz Bosna"nın savunulmasıdır. Enerjinizi başka yönlere kaydırmayın!”

Yine bir gün Gazi Hüsrev Begova camiine gittiğimizde, bir grup Türkiyeli kardeşimizin Sultan Fatih karargahına geldiklerini öğrendik. Gelen kardeşlerimiz Konyalı Müslümanlardı. Aralarında epey yaşlı amcalarımız da vardı. Hırvatistan üzerinden Bosna"ya girmişler, ancak daha sonra Hırvatlarla da çatışmalar başlayınca, ambargo dolayısıyla bir çıkış yolu olmadığı için uzun ve zorlu uğraşlardan sonra Sarayova"ya girebilmişlerdi. Bu kardeşlerimizin bulunduğu karargaha gittim. Bosna"da karşılaştıkları birtakım istismar ve yanlış tavırlardan dolayı epey bizardılar. Doğrusu moralleri de bozulmuştu. Ayrıca çok uzun zamandır zorlu yolculuktan dolayı da bitap düşmüşlerdi. Onlarla ilk konuşmamızda şunu söylemiştim:

“Rabbimiz Kur"an"da bize Hz Peygamberi ümmetine çok düşkün olarak tanımlıyor. Ümmetinin karşılaştıkları sıkıntı ve zorluklar ona çok ağır gelir. Biz inanıyoruz ki Hz. Resulüllah (s.a.v) şu anda kabrinde sızlanmaktadır. Asıl acı Resulüllah"ın acısıdır, onun yüreğindeki ateşin büyüklüğünü tarif etmek mümkün değil. Burada kanları dökülen, namusları çiğnenen, vahşice katledilen kardeşlerimizin yardımına gelmek, en azından Resulüllah"ın yüreğindeki ateşi biraz olsun söndürür. Varsın acı çeken biz olalım, vurulan biz olalım, ama Resulüllah"ın yüreğindeki sızıyı biraz olsun azaltmış olalım.”

Karşılıklı konuşmaların arakasında cemaatle kıldığımız namaz ve yaptığımız dualarla, daha önce sırplar tarafından havan toplarıyla bombalanan pazara gidip aldığımız çayı birlikte içmeye başladık.

Daha sonra, Türkiye"ye dönebilmek için mümkün olan yolları tartıştığımızda önümüzde iki seçenek vardı; birincisi İranlıların yardımıyla Türkiye"ye dönmek, ikincisi sahte basın kartı bastırarak, basın görevlisi görüntüsü altında Bosna"dan çıkmak.

Birincisini denemek için İranlı kardeşimizi çağırdık, onlarla konuştuk. İranlı kardeşimiz şunu söylemişti: “Biz de altı aydır Sarayova"dan çıkamıyoruz. Ama İran devleti Hırvatistan üzerinden girişimlerini sürdürüyor. Eğer bir çıkış yolu olursa, bizden önce sizin çıkmanız için önayak olacağız, sizi helikopterlerle götürebiliriz. Ama beklememiz lazım!”

Bu işin uzun sürebileceği mülahazası ile ikinci seçeneğin üzerinde durduk. Sağ olsun, kafile reisi dirayetli Konyalı kardeşimiz, bizdeki asıl orijinal basın kartının 15 tane kadar sahtesini bastırdı. Resimler yapıştırıldı, imzalar taklit edildi. Sonuçta herkes için bir kart hazırlandı. Ancak seri numaralarından ve dikkatle kontrol edilmesi durumunda kartların "sahte" olduğu da anlaşılabilirdi. Bu durumda Sırplarla ortak çalışan UNPROFOR askerlerinin her tür ihaneti muhtemeldi. Fakat riskli de olsa denenmeye karar verildi. Ve Sarayova"daki UNPROFOR binasının bulunduğu yere gittik. Ben daha önce birkaç kez gittiğim için prosedürleri biliyordum. Konyalı kardeşlerimizi belli aralıklarla UNPROFOR binasına getirip soğukkanlı bir şekilde gerekli formaliteleri yerine getirmelerini öğütledik. Kardeşlerimiz bir bir BM transportorlerine binip Sarayovo havaalanına gidiyor, oradan da Hırvatistan"a geçiyordu. En son yaşlı bir Konyalı amacımızı uğurlarken, bendeki zırhı da ona vererek yolcu ediyordum. Kendisiyle sarılıp helalleşirken şunu söylemişti:

“Nureddin kardeşim, senin Şii olduğunu söylüyorlardı. Burada bu on gün içinde seni daha yakından tanıma fırsatım oldu. Şimdi, bu Şiilik-Sünilik meselesinin niçin çıkartıldığını çok daha anlıyorum. Bu Bosna"da çok şeyler gördüm, çok şeyler yaşadım, ama benim için en önemlisi de bu hakikati öğrenmek oldu!”

Konyalı amcamızı teessür ve hissiyatla uğurladıktan sonra eve kardeşlerin yanına döndüm. İlk işimiz sağ selim Bosna"dan çıkıp çıkmadıklarını öğrenmekti. Sarayova"ya telefon ettiğimizde hepsinin selametle çıktıklarını öğrendiğimizde içimiz rahatlamıştı. Hiç olmazsa bir Konyalı amcamız kızının düğününe yetişebilecekti….

Bir tarafta Bosna"daki İranlı kardeşlerimizden gördüklerimiz, diğer taraftan Suud finanslı sözde “insani yardım teşkilatları” eliyle Bosna"ya gönderilen müslümanlar arasında mezhep kavgaları çıkartmayı amaçlayan kitaplar…

İranlılar oraya Sünni kardeşleri için gitmişlerdi, canlarını, kanlarını veriyorlardı. Düşmanın ateşi altında gögüslerini kardeşlerine siper ediyorlardı, ama kendilerini sözde "sünni" gösteren birtakım Suud beslemeleri, bu müslümanların "müşrik" ve "kafir" olduklarını iddia eden kirli propagandalarını aynı savaş bölgesinde alçakça sürdürebiliyordu.

Gerçekte mesele ne İranlıların şiiliği, ne de bosnalıların sünniliği idi. Ümmet şiisi ile sünisi ile bir bütün, kardeş ve bir olmalıydı. Müslümanlar arasında mezhep, içtihat farklılıkları onları birbirinden ayıramaz, kardeşliklerini ortadan kaldıramazdı. Bunun içindir ki, koli koli gönderilen kitaplarda kendileri “kafir” ve “müşrik” olarak gösterilse de İranlı kardeşlerimizin Bosna"nın, saldırıya uğrayan müslümanların savunulmasından başka bir dertleri yoktu…

Eğer bugün İran"da en yüksek mevkilerde bulunanlar, o günlerde Sarayova"ya gidip “Bosna"yı nasıl savunabiliriz” hesaplarını yaptılarsa, bugün İran"da bakanlık yapanlar, o gün Bosnalı mücahidlerin siperlerine gidip can kan pahasına onlarla hemdert olduysa, onlar oraya, Müslüman kardeşlerinin esenliği için gitmişlerdi. Kendileriyle birlikte namaz kıldıkları müslümanların içtihat farklılıklarına değil, İslami kimliklerine ve insani onurlarına bakıyorlardı….

Bugün birileri “Müslüman yazar”“analist”"aktivist" vs. adı altında sözde Suriye üzerinden yola çıkarak, “İran"ın dünya Müslümanlarına yaptığı hiçbir yardım yok” cümlelerini kurabiliyor ve İran'ı mezhepçilik yapmakla suçlayabiliyorsa, her tarafı, her şeyi bir kenara bırakalım, gitsin, aynı araç içinde Boşnak komutan ile sırt sırta yatan İranlı Şehid komutanın kızıl kanına baksın…

Bizler dersimizi bu kanın kızıllığından aldık; Suud ve körfez şeyhlerinin torbalarla dağıttığı dolarların yeşilliğinden veya göz kamaştıran zerin sarısından, vadettikleri ikbal ve istikbalin süslerinden değil.

Madem ki, hepimizin önünde bir “turnusol kağıdı" duruyor, Rabbim hepimizin gerçek yüzünü ortaya çıkarsın. Rabbim bu ümmeti, biz veya bir başkası, iki yüzlülerin ve yüzsüzlerin şerrinden muhafaza etsin.…

Rabbimiz şahittir, görendir ve gözleyendir…

Devam edecek

nureddin@velfecr.com
 

Bu yazı toplam 3201 defa okunmuştur.
Yorumlar
ahmet nebi
19 Haziran 2011 Pazar 19:42
pirincin içindeki beyaz taş
abi senin gibi değerli kardeşlerimizin sanki tek başına İran müdafisi gibi örnekler getirerek Suriye üzerinden İran savunusu yapmaya gerek yok.Zira sana bu itham ve tenkitte bulunanlardan bazıları,daha düne kadar El-Kaide ve onun lideirini Mehdi kabul edip Türkiye'de bilhassa Pakistan uzmanı olarak nam yapmışlardı.mesajımında başlığını seçtiğim Hz. Ali (r.a) hadisi olan "pirincin içindeki siayh taştan değil beyaz taştan kork" bu söz kimlerin turnosol kağıdı gibi yanar döner olduğunu ortaya koyuyor.Suriye konusunda ümmet-mazlum diyenler 8 yıl boyunca yine kendisi Irak Baasının lideri olan ABD uşağı Saddam İran'a saldırdığında nerdeydiler.Güneşe gözünü kapayan kendine gece yapar. İran İslam Cumhuriyeti'nin bu ümmet için yaptıkları ortadadır.kimse İran'dan ABD ve İsrail'in gizli açık ortaya koyduğu heveslerin taşeronluğunu yapmasın. Çok şükür ki Siyer bize Uhud'u ve iahnetleri de anlatttı Ahzab(Hendek)Savaşını ve sonraki müjdelerinide anlattı.Suriye ABD-İsrail'in değil bu ümmetin
95.9.7.75
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim