• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • Ankara 15 °C
  • İstanbul 24 °C
  • Konya 17 °C
  • Antalya 25 °C
  • Diyarbakır 28 °C
  • Erzurum 11 °C
  • İzmir 22 °C
  • Rize 21 °C

Bu hamur, İran’da daha çook su götüreceğe benziyor!

Selâhaddin Çakırgil

Önce ve yine, birkaç konuya kısaca değinerek, sonra asıl konumuza geçelim:

 

Ülkemiz ve halkımız üzerinde yanlış metodla sonuç almak mı?

 TC"deki mevcud "kemalist /laik/ jakoben (tepeden inmeci)" sistem, elbette ki halkımızın iradesiyle değil; tank ve süngüucu zorlamalarıyla, tehdid ve entrikalarla, dârağaçlarıyla, zindan ve sürgünlerle, sarhoş nâra ve kusmuklarıyla ve de nice mazlumların kan ve gözyaşlarıyla ve boğulmuş feryadlarıyla oluşmuş bir sistemdir.. Ve, bu sistemin halk iradesiyle kabul edildiğine dair zâhirî görüntü ve belgeler bile, -hukuk diliyle-  "hile ve ikrah"la elde edildiği için, "mutlak butlan"la bâtıldır.. "1923"den beri varolduğu ve gerekirse bin yıl daha hep varolacağı",  o dönemin Gen. Kur. Başkanı"nca da  ileri sürülen ve -aslında, tarih boyunca görülen bütün zorbalıklarla yaşıt olan- "28 Şubat Zorbalığı"nın daha bir palazlandırdığı, kanun adına oluşturulmuş zırhlarla korunan bir sistemdir, bu düzen..

Bu zorbalık temeli üzerinde kurulu sisteme karşı verilecek mücadele, -bütün toplumlarda olduğu gibi, ülkemizde de- genel çerçevesi itibariyle iki türlüdür..

1- Ya, sistemi milletin doğrularına, adâlet ölçülerine ve iradesine göre yeniden kurmayı göze alacak ve egemen-zorba güçlerin koyduğu kurallara aldırmadan, mevcudu da temelinden yıkmaya yönelik bir "inkılabçı (ya da devrimci) mücadele" ;

2- Ya da, kurulu düzenin, egemen güçlerin, mütegallibe zümresinin koyduğu kurallar içinde kalarak, yani "ıslahatçı-uzlaşmacı" usûl yoluyla mücadele..

Bu iki usûlden hangisine göre mücadele vereceği konusunda, her ferd veya toplum kendi iradesine göre karar verir.. Bizim istemediğimiz bir usûlü benimsemeyenleri, yanlış yaptıkları gerekçesiyle belki eleştirebiliriz, ama, suçlayamaz ve kimseden, mutlaka bizim gibi düşünmeleri ve davranmaları gerektiğini bekleyemeyiz.. Herkes, kendi aklının ve yüreğinin kaldırabileceği, elini taşın altına sokabileceği bir tavır ortaya koyar..

Birinci (yani, inkılabçı) usûl için, maalesef halkımızın devletle ilgili inanç, kültür ve geleneğinde şuûrlu bir sosyal tepki geliştirebilecek bir temel çok net değildir.. Ve halkın böyle bir mücadeleyi, Timur"un çadırına şikayete giden heyetin, kapıda Nasreddin Hoca"yı bırakıp kaçması  hikayesinde olduğu üzere, yarı yolda bırakması kuvvetle muhtemeldir. 

 

Bugün, ikinci (yani ıslahatçı, uzlaşmacı) usûlle yapılmakta olan mücadelenin yanlış bir temel üzerinde verilmekte olduğunu söylesek bile, halkımızı, ülkemizi ve geleceğimizi ilgilendirdiği için, bizim dışımızda diye, konunun kenarından ilgisiz bir şekilde geçmenin ne kadar mantıklı olduğunu da düşünmek gerekiyor..

Bu satırların sahibi, konuya böyle bakmaktadır.. Bu defalarca da beyan edilmiştir, onyıllardır.. Böyleyken, konunun bu çerçeveden çıkarılıp, sanki bugünkü iktidarın kayıtsız-şartsız destekçisi gibi göstermek isteyenlerin biraz insaflı düşünmeleri tavsiye olunur. 

Ve mesela, şu son günlerde, "Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)"nda verilmekte olan mücadele üzerinde derinlemesine düşünülmelidir..  Evet, bu noktada da, Hükûmet"in bütün kanunî imkanları korumaya çalıştığı görülüyor..

Devlet içindeki 90-100  yıllık bir tahakküm anlayışını ve kadrolaşmayı kırmak ve durumu kısmen de olsa biraz ıslah etmek isteyen Hükûmet cenahının ne çetin direniş ve entrikalarla karşı karşıya olduğu görülmez ve "Bize ne bu durumdan.. Biz bu sisteme temelden karşıyız.. Biz bu gibi konularla meşgul olmayız, enerjimizi ve dikkatimizi bu gibi konulara harcamayız.." gibi iddialı söylemlerle  sorumluluktan kaçınan yaklaşımlara prim verilirse..  Bu yaklaşım tarzının, en inkılabçı mücadeleler üzerinde bile, çok olumsuz etkiler meydana getireceği unutulmamalıdır..

Yaşadığı toplum ve çağdaki gelişme ve hadiseleri kavrayamıyanların, değerlendiremiyenlerin, ayakları yerden kesik yorumlar üretseler bile, bir toplumu ve dünyayı şekillendirmekte, yere  arkaları üzerine "küttt" diye düşmeleri çok kere kaçınılmazdır..

*

"Emperyalizm, Çin"i boyun eğmeye çalışırken"  bahanesiyle..

 

Urumçi"de müslüman halka karşı uygulanan korkunç katliâm karşısında İİC"nin sessiz kaldığına dair yazdıklarım, bazılarını "İran"ı kötülemeye çalıştığım" gibi değerlendirmelere götürmüş.. Halbuki, ben o yazılanları, bizzat İran medyasındaki şikayetlerden de aktardım.. Bir önceki yazımda buna dair gereken bilgiler vardır..

Haa, aradan bir hafta geçtikten sonra, bazı ulemâ çevrelerinde ve iran medyasında biraz olsun, Urumçi üzerine değerlendirmeler görülmeye başlandı ve ilk 10 gün kadar susanlar, sonra biraz harekete geçer gibi davrandılar.. Bu da bir hayırlı gelişme..

Ama, Tahran"da yayınlanan Cumhurî-i İslamî gazetesi, 16 Temmuz tarihli sayısında, daha çok perde gerisinden haberler veren özel sütununda, bazılarının hâlâ da, Çin"de olup bitenlere tepki verilmemesi için bahaneler uydurduklarını ve "bu hadiselerin, Çin"i güç duruma düşürmek için B. Amerika tarafından tahrik veya tertib edildiğini"  savunmayı sürdürdüklerini eleştirerek dile getirdi..

Bu da elbette mümkündür, ama, "Amerikan karşıtlığı sergilemek", adına, Çin"in zulmüne bahaneler uydurmaya ve Çin"i korumaya kalkışıyor gibi bir noktaya düşmenin mantıkî, ahlâkî bir izahı nasıl yapılabilir? 

(17 Temmuz günü Tahran"da kılınan Cuma namazından da bir kesit sunalım.. Refsencanî hutbe okurken, Çin"in Doğu Türkistan"da, Urumçi"de işlediği cinayetleri şiddetle suçlarken, namaza katılanların bir kısmı, Rusya ve Çin"i suçlayıcı şiarlar/ sloganlar yükseltiyor ve onlara karşı, Çin"i kızdırmamak için sessiz kalmakla suçlanan Ahmedînejad"ın tarafdarları olarak nitelenen bir grubun ise, Amerika aleyhine slogan söylemeleri dikkati çekiyordu..)

Bu vesileyle belirtelim ki, her bir ülkenin içinde, onun düşmanlarınca veya rakiblerince bir takım huzursuzlukların olmasını isteyen, tertibleyen veya tahrik eden, tertibleyen güç odakları olabilir ve Çin"de de Amerikan emperyalizminin de böyle bir hesabın peşinde olması tabiîdir.. Esasen, Amerikan emperyalizminin, Çin"in nasıl olup da parçalanabileceğine dair, 60 yıla yakın zamandır planlar yaptığı bilinmiyor değil.. Nitekim, Çin"in güçlenmesini istemeyen emperyalist güçlerce, Doğu Türkistan, Hong Kong, Taiwan (Formoza adasındaki Nasyonalist Çin rejimi), İç Moğolistan, Mançurya, Tibet gibi coğrafyalardaki, huzursuzluk kaynağı olabilecek konular her vesileyle gündeme getirilmektedir..

Ama, bunların hesabını yapmak veya "Amerika güçlenmesin.." gibi arzularını, uluslararası yüksek strateji uzmanı edâsıyla dile getirirken, bir başka emperyalist gücün zulüm ve cinayetlerine gözyummak, bir müslümana yakışmaz..

 

*

        Hepimiz İran uzmanı kesildik; ama, elyordamıyla...

 

Şimdi, İran gündemde ya; ne kadar da konularına derinlikli olarak vâkıf İran uzmanı varmış meğer..

"24" isimli tv. kanalında, geçenlerde, M. Belge, "Şah, halka karşı silah kullanmamıştı, şimdikiler kullanıyor..."  gibi laflar edebiliyordu..

Haydi, M. Belge, İran"ı görmemiş ve hâfızası zayıflamış diyelim..

Ama aynı gün, -İslam İnkılabı gerçekleştikten sonra İran"a birçok defalar gittiğini kendisi de söyleyen- C. Çandar da aynen M. Belge gibi konuşuyordu, sanki Şah"ın güçlerinin ne zulümler yaptıklarını bilmiyormuş gibi.. Halbuki, 30 yıl önceki kendi yazdıklarına bir baksaydı, bu iddiayı dillendiremezdi.. Ya da, ya o önceki yazdıklarını yalanlardı..

Bizim İran"la ilgilenmemiz; İran her ne kadar, jeo-politik ve stratejik açıdan, müslüman coğrafyasının, kültür ve tarihinin önemli bir köşesi olsa bile, bizim bu coğrafyaya ilgimiz, ondan da öteye, inancımız açısından bir ilgilenme şeklidir..

Bu bakımdan konuya ilgi gösterirken, mes"eleyi "İrancılık veya şiîcilik" gibi yavan ve sığ zeminlerde tutmadan, derinlikli bir ideolojik yaklaşım ve itiqadî açıdan ele alanların olabileceğini de görmek gerekir.. 

*

Ortaya çıkan,  İnkılab"ın temel şahsiyetlerinin ihtilafıdır..

 

İran"da 12 Haziran 09 günü yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonraki tartışmalar sessiz ve derinden sürüyor..

İslam İnkılabı Hareketi"nin Şahlık düzenini yere sermesinden sonra, pek çok ihtilaflar, buhranlar yaşandı.. Ama, o mücadelelerin tamamı, İslam"la ve İslam İnkılabı  ile mücadele etmek isteyen taraflarla "inkılab"ı gerçekleştiren güçler arasındaki bir çetin savaştı.

Son seçim sonuçlarının açıklanmasını takib eden ilk günlerdeki tahrib /sabotaj, yangın ve yıkım ve karışıklıklar, açık ki, İslam İnkılabı ile hesablaşmak isteyen ve İslam Cumhuriyeti  nizamına temelden karşı çıkan çevrelerin ve şeytanî entrikalar kurmak için ne denli hırslı olduklarının bir tezahürü idi..

Esasen, İslam İnkılabı"nın ruhuna ve hedeflerine temelden karşı çıkanların, çeşitli taktik veya stratejik  hesablarla, şu veya bu tarafta yer alarak, kendilerine sosyal bünye içinde bir yer, bir "lebensraum / hayat alanı"  açmak istemelerinde şaşılacak bir durum yoktur.. Ve bu gibi karışıklıklar acı verse bile, atlatılabilir.. Çünkü, bu gibi eğilimlerin, müslüman İran toplumunda geniş bir taban bulması, neredeyse imkânsızdır..

Ama, bu son seçimlerle ortaya çıkan asıl tehlikeli durum, İslam İnkılabı"nı (rahmetli) İmam Khomeynî rehberliğinde zafere ulaştırmış olan müslüman kitleler arasında meydana gelen çatlaktır. Ki, milyonların hançeresinden yükselen  "Allah"u Ekber"  nidâlarıyla bütün dünyayı titreten, 30 yıl öncelerdeki o muazzam inkılab hareketi"nin en seçkin öncülerinin tamamı da, İmam Khomeynî"nin -arkadaşları değil- talebeleridir..

Böyleyken, genelde bu "talebe"lerden oluşan inkılabçı  kadrolar arasında böylesine bir çatlak meydana gelmesi, gerçekten de acıdır..

Bugün karşı karşıya bulunulan durum, budur..

Seçim dönemleri, her sistemde daima içinde bir takım handikapları bulundurur..

Ama, İslamî değerler üzerinde yapılacak bir seçim yarışmasında, hele de son 10-12 senedir, inkılabçı müslüman kitlelerin önceleri pek alışık olmadıkları tarzda, demokratik seçimlerde görüldüğü üzere, hedefe varabilmek için her türlü propagandanın, entrikanın caiz olduğu, iftiraların atıldığı bir dönem yaşanmaya başlandı.. Bu açıdan demokrasileri hatırlatan bir acı tablo çıktı ortaya.. Halbuki, bu seçimlerde, halkın tercih ve iradesini İslamî ölçülere uygun bir şekilde ortaya koyması ve halk kitleleriyle yapılan bir "İslamî meşveret" yapıldığı kanaati,  inandırıcı şekilde verilebilmeliydi dünyaya; demokratik atraksiyonlar değil..

Bu hususta, konuyu kimlerin çığırından çıkardığına geçmiş yazılarımda değinildi.. Onları tekrarlamak istemiyorum..

Ama, bugün seçimi kazandığı resmen açıklanan Ahmedînejad"a tarafdar gözüken sözlü ve yazılı medya tarafından, hâlâ da yazılıp çizilenlere bakılırsa, bu mücadelenin çok derinden  derine devam edeceği endişesi kendisini hissettiriyor.. Çünkü, bu medya organları, "25 yıllık bir Hâşimî Refsencanî- Muhammed Khâtemî- Mîr Huseyn Musevî tasallutunun bertaraf edilmesi"nden söz edebilmekteler..

Bu iddiaları dile getirenler, İmam Khomeynî"yi de, âdeta düşman gibi gördükleri bu "üçlü"nün elinde zayıf iradeli bir kimse gibi gösterdiklerini ve hattâ sadece İmam Rûhullah Khomeynî"yi değil, çok bağlı gözüktükleri iddiasını bayraklaştırdıkları bizzat bugünkü İnkılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî"yi de, aynı duruma düşürdüklerini düşünemiyorlardı.. Çünkü, son 20 yıldır İnkılab Rehberi olan Khameneî, ondan önceki 8 yılda da Cumhurbaşkanı  ve dana öncesinde de, İnkılabçı kadronun seçkin isimlerinden biri idi ve 25 yıllık tasallutundan dem vurulan bu "üçlü"nün hepsinin üzerinde çok geniş yetkilerle, Cumhurbaşkanı ve sonra da  İnkılab Rehberi olarak yerini alıyordu..

 

*

İnkılab ateşinde pişen lider kadrosu yanlış yapacak mı?

 

Ve, sözü edilen o 25 yılın ilk 10 yılında Refsencanî, hemen bütün en önemli kararların alınmasında, İmam"dan sonraki en etkin ismidir..  Hattâ öyle ki, çok önemli kararlar için toplanılıp, günler boyu süren müzakerelerde bile bir yere varılamadığında, İmam Khomeynî"nin, "Hâşimî ne derse, öyle hareket edin.." diyerek nihaî tercihini ortaya koyduğu, İslam İnkılabı"nın en sıkıntılı günlerinde önemli karar merkezlerinde bulunanların tanıklığıyla da sâbittir.. Ki, "İran-Irak" arasında 1980-88 arasında cereyan eden 8 yıllık savaşın durdurulmasındaki kararı, "Savaş"ın Genel Komutanı" olan Refsencanî"nin nasıl aldığı belgeleriyle ortadadır..

O zaman, Refsencanî, sadece İslamî Şûra Meclisi"nin başkanı idi ve İmam Khomeynî, "Savaş Genel Komutanlığı"nı, o dönemin cumhurbaşkanı olan Seyyid Ali Khameneî"den alıp Refsencanî"ye vermişti.. Ve Refsencanî, BM. Güvenlik Konseyi"ndeki emperyalist güçlerin oy birliğiyle, Saddam"ın yanında yer alıp, İran"dan da savaşı kesmelerini, "ateş-kes"i kabul etmelerini ve aksi halde, İran"ın ağır bedeller ödeyeceğine dair tehdidlerinin boş bir iddia olmadığını biliyordu..

Savaşın durdurulması için, Amerika"nın, artık savaşa devam edecek gücü ve nefesinin kalmadığını görüp, Saddam"ın yanında resmen değil ama, fiilen savaşa bizzat girdiği ve Halebçe"ye kimyasal gaz atılıp 5 bin kişinin kavrulmasına göz yumduğu ve İran Hava Yolları"na aid bir yolcu uçağını 307 yolcusuyla bizzat Amerikan savaş gemilerinden atılan füzelerle vurup, İran Körfezi"ne gömdüğü bir dönemde, Refsencanî,  "Ey İmam, halkla "zafere kadar savaş" diye bey"atleşmiş olan sizden, "ateş-kes"i kabul etmenizi bekliyemem, ama, BM. Güvenlik Konseyi"nin bizden ağır uluslararası baskılarla istediği "ateş-kes" kararını ben Savaş Komutanı olarak imzalarım ve bu imza, İran İslam Cumhuriyeti"ni uluslararası hukuk açısından bağlar, ama, siz de beni iç hukuk açısından yetkisiz iş yaptığım için cezalandırırsınız.."  diyebilmiş ve bunun üzerine İmam Khomeynî, "ateş-kes"in kabul edildiğinin BM. Genel Sekreteri"ne bildirilmesi için Hükûmet"e yazılı bir emir vermişti.. Yani, Refsencanî,  İslam İnkılabı Hareketi"nin en temel erkânından birisidir ve gücünü bulunduğu makamlardan değil, kendi inkılabçı metodundan ve fikrî salabetinden ve dünyada olup bitenleri değerlendirmekteki sür"atli intikal kabiliyetinden ve güçlü müdiriyetinden ve bulunduğu makamlara güç veren şahsiyetinden almaktadır..

 

*

Tabloyu harab eden, bazı frensiz beyanlardır!  

 

Böyleyken, bu son seçimlerde, üstelik, Refsencanî aday olmadığı ve rakibi, savaş yıllarında, zamanın cumhurbaşkanı Khameneî"nin -aralarında yönetim anlayışından dolayı o zaman da derin ayrılıklar ve ihtilaflar ortaya çıkmış olan-  8 yıllık başbakanı Mîr Huseyn Mûsevî olduğu halde, C. Başkanı Ahmedînejad,  Mûsevî"ye değil, ağır suçlamalarla Refsencanî"ye saldırıyor ve yolsuzluklar yaptığı iddiasını dile getiriyor; "halkın İslam İnkılabı için qıyâm ettiğini, birilerinin ise, 30 yıldır mal ve servet yığdığını" söylüyor ve "birilerinin sona erdirmek için, yanlış bilgiler vererek İmam"a zehir içirttiğini" ileri sürüyordu.. (Ki, son seçimler sonrasındaki karışıklıklar üzerine, Tahran"da kıldırdığı Cuma namazında irad ettiği hutbede İnkılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî, Hâşimî hakkında, -Ahmedînejad ve tarafdarlarınca yoğun şekilde-  ileri sürülen bu gibi iddiaları kesin bir dille reddetmişti.. Buna rağmen, ellerinde İnkılab Rehberi"nin ve Ahmedînejad"ın posterlerini taşıyan bazı kesimler, "Merg ber garetgeran-ı beytulmal../ Beyt-ul"Mal"in yağmacılarına ölüm.."  gösteri yapabiliyorlar ve Mîr Huseyn Mûsevî ve Muhammed Khatemî"nin nasıl sâde bir hayat yaşadığı bilindiğine göre, burada hedefin, İnkılab öncesinden beri varlıklı bir aileden geldiği bilinen Refsencanî olduğu anlaşılıyordu..) 

 

Şu ince noktayı da unutmamak gerekir ki, İmam Khomeynî"nin vefatı üzerine yeni Rehber"in belirlenmesinde -başta, İmam"ın yaşıtlarından olan büyük ulemâdan Muhammed Rıza Gulpayegânî olmak üzere- başka kişiler üzerinde neredeyse ittifak sağlanmak üzereyken, o hassas anda, duruma müdahale eden, İslam İnkılabı"nın selamet ve maslahatı için inkılab hareketinin içinde yer almış bir ismin Rehberliğe getirilmesini ve bunun için de en münasib adayın Seyyid Ali Khameneî"nin olduğunu söyleyip onu seçtiren de Refsencanî idi..

Bugün İnkılab"ın fiilî liderliğini yapan bu isimler arasındaki görüş farklılığının çok derin bir çatlak haline gelmesi, evet,  işte bu açıdan da son derece önemli ve tehlikelidir.

*

Şahsî iktidar mücadelesi değil, derin görüş farklılığı..

 

Gerçi, Seyyid Ali Khameneî ile Hâşimî Refsencanî arasında görüş farklılıkları yeni değildi.. Özellikle İmam Khomeynî"nin son döneminde, bu ikili arasında özellikle "mülkiyetin dokunulabilirliği veya dokunulmazlığı" üzerinde derin bir fıqhî ihtilaf meydana gelmiş ve bu tartışmalar, her ikisinin Cuma namazı hutbelerinde aylarca devam etmişti.. Refsencanî, "mülkiyete dokunulabileceğini, mülkiyetin ancak örfteki kullanılabilirlik sahasıyla sınırlı olduğunu; toprağın yeraltına veya gökyüzünün derinliklerine doğru uzanan kısımları üzerinde mülkiyet hakkı ileri sürülemiyeceğini"; Cumhurbaşkanı Seyyid Ali Khameneî ise, tersini dile getiriyor ve hattâ, meselâ yol açılırken, bir kimse mülkünü vermezse ondan zorla alınıp, yol yapılamıyacağını ve yolun değiştirileceğini ve İmam Khomeynî"nin görüşünün de bu yönde olduğunu söylüyor ve bütün bu tartışmalar televizyondan ülkenin tamamına da yansıyordu..

Ancak, Seyyid Ali Khameneî,  kendi görüşünün İmam"ın görüşüne de dayandığını söyleyince, İmam ona hitaben ağır bir mesaj yayınlamış ve bu mesaj, kitlelerin yanıltılmaması için, radyo-televizyonlardan günlerce tekrar tekrar okunmuştu.. İmam, hattâ, İslamî ölçülere göre tesis olunmuş bir nizamda, gerekirse, kamu yararı gerektirirse, özel mülklerin değil, mescidlerin bile yıkılabileceğine karar verilebileceğini açıklamıştı..

Seyyid Ali Khameneî ise, cumhurbaşkanı olarak kendisine ağır gelebilecek azarlayıcı bir uslûbta yazılan o mesaj üzerine, "İmam inkılabımızın rehberidir bizim üstadımızdır, babamızdır, ben onun eliyle terbiye ve irşad edilmekten şeref duyarım.." diyerek, konuyu kapatmıştı..

Ki, Seyyid Ali Khameneî cumhurbaşkanı olarak, Mîr Huseyn Mûsevî"nin başbakanlığı döneminde de, onunla yönetim tarzı ve yettkileri açısından derin ihtilaflara düşmüş ve 1985"de onu cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde, Meclis"e başbakan olarak takdim etmemekte ısrar etmiş ve savaş halinde bu durum üç aydan fazla sürmüş ve sonunda İmam, Mûsevî"nin değiştirilmemesi görüşünde olduğunu açıklayınca, onu Meclis"e başbakan olarak takdim etmek zorunda kalmıştı..

Yani, bu gibi görüş farklılıkları o kadar basit değildi, ama, yine de atlatılabilmişti..

Nitekim, İnkılab Rehberi olarak, son seçimden sonraki gerilim günlerinde, 19 Haziran 09 günü Tahran"da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde, hem, Refsencanî"nin İslam İnkılabı Hareketi içindeki müstesna yerini ve üstün hizmetlerini teslim etmiş ve hem de onunla görüş ayrılıklarının olduğunu  ve amma bunun da tabiî görülmesi gerektiğini ve ayrıca, onun, Ahmedînejad"la da önemli dâhilî ve haricî mes"elelerde görüş ayrılığı içinde bulunduğunu söylemiş ve Ahmedînejad"ın görüşlerinin kendi görüşlerine daha yakın olduğunu da bilhassa belirtmişti..

Ahmedînejad"a yapılan en büyük itirazların ise, genelde "nükleer teknolojiye 30 yıldır yatırım yapılırken, bunu sanki sadece kendisinin son 4 yılında varmış gibi ve dünyayı ayağa kaldıracak şekilde gürültülü ve iddialı beyanlarla dile getirmesi ve ayrıca Mehdeviyet (Hz. Mehdi"nin zuhûr edip, her müşkülü halledeceği) inancını, toplumda cumhurbaşkanı olarak sıkça sözkonusu edip, sorumluluklarından kurtulmayı usûl ittihaz etmesi ve ayrıca, -başta "Hitler tarafından yahudilere karşı soykırım yapılmamıştır.." gibi iddialar ve siyonist İsrail rejimi konusunda dile getirdiği diğer sözlerle emperyalist güç odaklarını tahrik edip, İran üzerine saldırmalarına zemin hazırlayacak bir uslûbun yanlışlığı" ve bir de İslam İnkılabı"nı ve  değerlerini korumak için oluşturulmuş, bir "hazır kuvvet" durumundaki ve "halk gönüllüleri seferberliği" örgütlenmesi için oluşturulan ve "besic" denilen yarı resmî güç odaklarının etkinliğini giderek arttırması  etrafında  toplandığı biliniyor.. Anlaşılıyor ki, o, bu konularda genel çizgileriyle, İnkılab Rehberi"nden de güç ve destek alıyor..

 

Yani, İran"ın 75 milyonluk dev nüfusuyla ve büyük sosyal ve uluslararası problemleriyle, bir dikensiz gül bahçesi olduğu sanılmamalıdır..

Önemli olan, bu ihtilaflara rağmen, İnkılabın özünü ve hedefini korumaktır..

Ancak, inkılabın temel şahsiyetlerini ağır şekilde suçlayan bir Ahmedînejad"ın beyanları ve onun İnkılab Rehberi ve Rehber"in emrine göre hareket etmeyi sadece kanunî vazife olarak değil, şer"î bir mükellefiyet olarak da gören temel yönetim kurumları tarafından açık himayesi, bardağı taşıran son damlalar olmuştur..

 

*

Şahsî hesablaşma ve tatminlerin değil, inkılabın gözetilmesi..

 

İşte böyle bir sosyal bünyede,  son seçim ve sonrasındaki sıkıntılı durum boyunca, 1,5 aya yakın zamandır kamuoyu önüne çıkmayışı, son gelişmeleri protesto mahiyetinde algılanan Refsencanî"nin Tahran"da 17 Temmuz günü Cuma Namazı"nı kıldırması ve bu namaza Mîr Huseyn Mûsevî"nin de katılması, büyük bir gövde gösterisi halinde geçeceğini gösteriyordu ve öyle de oldu.. (Hatırlayalım, İran"da, Cuma namazları her şehirde tek mekânda kılınır..) 

Ve bu namazda, Refsencanî, kendisine yapılan saldırıları sözkonusu etmeyip, İslam İnkılabı"nın temel problemlerine değindi;  "seçimlerin sağlıklı yapıldığı konusunda çok sayıda İranlı"nın şübhe ve güvensizlik içinde olduğunu ve son hadiseler üzerine tutuklanan ve sayıları binlerle ifade olunanların serbest bırakılmasını, matbuat üzerindeki baskıların kaldırılmasını"  dile getirdi.. Ve böylece de, İnkılab Rehberi"nin söylediklerinin tam tersini de dillendirmiş oldu.. Çünkü, İnkılab Rehberi, 19 Haziran Cuma Hutbesi"nde, seçimlerde yolsuzluk ihtimalini kesinlikle redd ve ayrıca, sözlü ikaz ve ihtarlarından netice alınmazsa, başka türlü konuşacağını hatırlatmıştı..

Bu durum, büyük bir rahatsızlığın olduğunu gösterdiği gibi, bir sağlık işaretidir de...

Çünkü, en azından, böylesine büyük sosyal platformlarda konuşulabiliyor, bu rahatsızlıklar..

Ama, buhrandan çıkış yine de o kadar kolay görülmüyor..

Çünkü, mes"elenin özü, Ahmedînejad"a değil, Velayet-i Faqîh kurumuna ve Veli"yy-i Faqîh

konumunda olan İnkılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî"ye de dayanıyor..

Refsencanî"nin, Rehber tarafından önceden belirtilen görüş farklılıklarından ayrı olarak, özellikle son seçimler üzerine de çok farklı ve hattâ birbirine zıdd görüşlere sahib oldukları ortada.. Bunu ise, bazı kesimler, Veli"yy-i Faqih"e karşı çıkmanın şer"î sorumluluğu ve vebali"yle karşılamaya çalışıyorlar..

Yani, bu gibi konular, Refsencanî"ye göre bile dile getirilirken, bunun geniş halk kitlelerine daha etkili şekilde nasıl dillendirileceği tasavvur edilebilir..

Gerçi, bu konuda, Refsencanî, rejimin temel bünyesini oluşturan Velayet-i Faqih anlayışını asla tartışma konusu yapmıyor, ama, bu kavram ve kurumun işletilmesinde bir takım aksaklıkların olduğu kanaati giderek  daha bir yaygınlaşıyor..

 

Ve şunu da belirtmekte fayda vardır ki, Refsencanî, İslam İnkılabı nizamını tehlikeye atmıyacak kadar, geçmişine uygun davranmak dikkatini sürdürecektir; ama, seçimlerde yolsuzluk ve adaletsizlik yapıldığına dair görüşleri benimsediğine göre, sistemin adaletsizlikle malûl / hastalıklı olduğu şeklinde bu kadar üst perdeden dile getirilen ve milyonlarca insan tarafından da paylaşılan bir kanaat karşısında, sadece "milyonlarca insan da seçimin neticelerine güveniyor" denilerek geçiştirilemiyecek bir durum sözkonusu..

Bu şübhe giderilmeden sosyo-politik bünyenin sağlıklı kalması, şeklen mümkün gözükse bile, bunun ancak baskıyla sağlanabileceğini ve müslüman bir halkın, İslamî usûllere göre oluştuğu ve hükmettiği iddiasını taşıyan bir nizam tarafından zor yoluyla yönetiminin sözkonusu olamıyacağı ve bunun için, böyle bir baskıcı anlayışın İslam İnkılabı"nın rûhuna da aykırı olacağını en iyi bilecek olanlar, bizzat İslam İnkılabı"nın lider kadrosudur..

Bu durumda, C. Başkanı Ahmedînejad, açıktır ki, İran"ın uluslararası planda en üst temsilcisi konumundadır, ama, iç hukuk açısından aynı konumda değildir.. Ayrıca, bu gelişmeler, onun uluslararası plandaki temsil gücünü de mutlaka etkileyecektir.. 

 

Bu konuya dışardan bakanlar, sadece "Aman, İran zayıflamasın, güçlü olsun,  o güçsüz olursa, emperyalist  güçler sevinir.. Bu olmamalı.." derler iyiniyetle, ama, kalblerdeki ittihad parçalanırsa, asıl zaaf bu değil midir? Ve bugün ortaya çıkan, yazık ki, bu tablodur.. Ve, bu noktada, Velayet-i Faqih makamında bulunan İnkılab Rehberi"nin sadece fıqhî- şer"î  yetki ve sorumluluklarını hatırlatarak konuya çözüm bulmanın mümkün olmayacağının anlaşılması gerekmektedir.. Asıl gözetilmesi gereken, adaletin korunması ve adalet ve hak duygusunun toplum vicdanında zedelenmemesidir.. Yoksa tek başına maddî açıdan güç gösterisi ve hattâ güçlü bir İran talebinin yanıltıcı olacağı ve içinde nice tehlikeli tuzaklar taşıyacağı unutulmamalıdır..  Nitekim, Şah da 30 yıl öncelerde, güçlüydü ve Ortadoğu"nun en güçlü ve en büyük ordusuna sahib olmakla övünüyordu, ama, maddî/  fizikî açıdan güçsüz ve "mustez"af" (hakları gasbedildiği için zayıf duruma düşmüş)  kitlelerin "qıyâm"ı karşısında tasını -tarağını toplayıp, tarihin hamamına gitmekten kurtulamadı..

 

Buna rağmen, hele de Ahmedînejad"ın medyadaki hızlı tarafdarlarının, dayandıkları bazı resmî güç odaklarının himayesinden cür"et alarak, Refsencanî"nin 17 Temmuz günü, Cuma namazında sorumluluk içinde hareket ederek okuduğu hutbeyi bile bir husûmet cebhesi oluşturmuşcasına bir anlayışla değerlendiren ve Refsencanî"ye bile "inkılab" dersi vermeye kalkışan tiplerin başmakaleler yazmaları, bu tartışmaların öyle daha kolayca noktalanamıyacağının kötü bir habercisi olarak görülebilir..

Ki, benzer tipler Türkiye medyasında bile yer bulabiliyor.. Nitekim, geçenlerde benim de telefonla katıldığım Hilal tv."deki bir proğramda, bir kişi,  "Refsencanî"lerin, Mûsevî"lerin, Khâtemî"lerin de, bir gün, tıpkı ilk cumhurbaşkanı Beni Sadr gibi, kadın kılığında, çarşafa bürünerek İran"dan kaçmak zorunda kalabilecekleri" gibi, uçuk kehanetlerde bulunabiliyordu.

Konulara böylesine garezkâr bir anlayışla yaklaşanların İran içindeki benzerlerinin nasıl, daha da hınç içinde oldukları gözönünde tutulabilir..

Ümid ve niyazımız, adâlet ölçüsünün, insaf ve akl-ı selîm"in bizi terketmemesinedir..    

*

Haksöz

Bu yazı toplam 2414 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim