• BIST 108.392
  • Altın 142,851
  • Dolar 3,5345
  • Euro 4,1192
  • Ankara 36 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Konya 33 °C
  • Antalya 30 °C
  • Diyarbakır 39 °C
  • Erzurum 30 °C
  • İzmir 28 °C
  • Rize 31 °C

Bir Referandum Ayrımında Meşruiyet Tartışmaları ve Hz. Yusuf Örnekliği

Nureddin Şirin

12 Eylül Tarihinde bir anayasa referandumu olması, doğal olarak Türkiye"deki Müslüman camiada belli tartışmaları da beraberinde getirdi.

Bazı kardeşlerimiz bu referandumun egemen faşist ve oligarşik yapının geriletilmesi için bir fırsat olduğunu belirterek “evet” oyu verilmesi gerektiğini vurgularken, bazı kardeşlerimiz de, tağuti bir sistemin temel dayanak noktası olan “laik anayasa”nın bazı bölümlerinin iyileştirilmesi amaçlı bir referanduma katılımın, İslami hareketin temel sabitelerinden bir sapma olacağını belirterek, böyle bir oylamaya katılmanın tevhidi duruşu ihlal edeceğini vurgulamakta ve "boykot" çağrısı yapmaktadır.

Bize göre, yukarıdaki iki gerekçe, sonuçta aynı noktada birleşmektedir: sonuçta ortada faşist, oligarşik ve müşrik bir yapı var; bu yapının kuruluşundan bu yana temel amacı İslam"ı hayat sahnesinden bütünüyle tasfiye etmek, Müslümanların hak ve özgürlüklerini yok etmek ve ülkeyi “çağdaşlık” adı altında "modern cahiliyye"nin karanlığına sürükleyerek uluslar arası şirk yapısının bir parçası haline getirmek.

"İttihad Terakki" ile başlayıp "Kemalist oligarşi" ile devam eden bu yapının tarih boyunca Müslümanlara karşı ne denli zalim ve acımasız olduğunu, Merhum Eşref Edip"in "Kara Kitap"ından ya da İstiklal Mahkemeleri cellatlarının anıları ve itiraflarından, ya da hepimizin tanık olduğu üzere; inançlarından dolayı Müslümanların nasıl horlandığından, Allah"ın hükümlerinin nasıl yasaklandığından, Müslümanların haklarının zorbaca nasıl gasp edildiğinden, mukaddesatımızın nasıl da pervasızca çiğnendiğinden, hicabın nasıl arsızca saldırılara hedef olduğundan kolaylıkla öğrenebiliyoruz. Merhum Mehmed Akif"in “dursun bu hayasızca akın” dediğini Kemalist sistem hep yapagelmiştir.

Türkiye"deki Kemalist oligarşinin ne Firavun, ne Nemrud, ne de Ebu Leheb düzeninden hiçbir farkı yok. Bu sistemlerin temel dayanak noktası Allah ve Resullerinin yoluna savaş açmak. Bu sistemlerin siyaset ve uygulaması da zulüm, baskı, işkence. Onun içindir ki “Tebbet yeda Ebu Leheb” ayeti bizlere, tüm müşrik sistemlerine karşı tavrımızın dilini öğretiyor; "kırlısın elleri Ebu Leheblerin, kurusun elleri ve onların destekçilerinin…!

Bazı kardeşlerimiz, böylesi bir sistemin Müslümanlara yönelik zulmünün, İslami değerler ve mukaddesata karşı saldırganlığının bir parça olsun geriletilmesine fırsat sağlayacağını düşünerek “evet” derlerken, diğer kardeşlerimiz de sistemin tüm unsurlarına bütünüyle “la” deyip bir "karşı-duruş" sergilenmesi gerektiğini vurguluyor.

Eğer burada, bazı Müslümanların içine düştüğü gaflet ve sapma örnekliğinde olduğu üzere; tağuti müşrik sistemi kısmen de olsa kabullenme ve meşru görme gibi bir durum olsaydı o zaman, doğal olarak buna hep birlikte tepki verir, tağutun hiçbir parçasının meşrulaştırılamayacağı noktasına odaklanırdık.

Ancak takdir etmek gerekir ki; birinci tezi savunan kardeşlerimiz açısından, sistemin bir kısmı “yanlış” bir kısmı “doğru” değil. Sistemin bir kısmına “hayır” derken bir kısmına “evet” denilmiyor. Sadece zalim sistemin dişlilerinden bazılarının işlemez hale getirilmesi hedefleniyor. Dolayısıyla bu kardeşlerimizi “şirk” sisteminin bir parçası haline girmekle nitelemek, ya da referandum oylamasıyla, açıdan anayasayı varoluşsal onaylıyor gibi görmek yanlıştır.

Bu konunun “akide” zemininde değil de, "İslam Cihad hukuku" "Emr-i Bil Maruf ve Nehy-i Anil Münker Hukuku" "İslami Siyaset Hukuku" bağlamlarında ele alınması gerekliliğini düşünüyoruz. Dolayısıyla referans sistemimiz de “Kur"an, Sünnet ve Fıkıh” olmalıdır.

Bu tartışmalar bizi doğal olarak tağut ve şirk yapılarına karşı “sistem içi mücadele” “sistem dışı mücadele” konularına götürmektedir. Bu konuların yaklaşık 40 yıldır ülkemizde tartışıldığını, telif ve tercüme eserlerin etkisiyle bu konuda farklı yaklaşım ve tavırların ortaya çıktığını görüyoruz.

İslam dünyasında İslami nizamın tesisini hedefleyerek mücadele veren hareketler de genelde bu iki kategori içinde değerlendirilmektedir.

Hz. Resul-i Ekrem"in Mekke müşrik düzenine ve liderliğine karşı takındığı tavrı esas alan kardeşlerimiz diyorlar ki; Hz. Resulüllah hiçbir zaman müşrik sistemin içine girmedi, onların tekliflerini kabul etmedi, en zor şartlar altında, öldürülerek, kuşatma altına alınarak ve sürgün edilerek de olsa da müşrik yapıyla mücadelesini uzlaşmaksızın sürdürdü. Nitekim Kafirun süresi de Hz. Resulüllah"ın takip ettiği stratejinin kur"anî temelini oluşturuyordu.

Elbette Resulüllah (s.a.v) ın yaptığı buydu; bizim için yegane örnek olan Hz. Resulüllah"ın yolundan gitmekten başka bir seçeneğimiz olamaz...

Ancak, şurasını gözden kaçırmamamız gerekiyor: Hz. Resulüllah (s.a.v) Mekke cahiliye toplumuna ve dünyaya yeni bir “din” getiriyor. Bu dinin temeli ise "tevhid"dir; bütün peygamberlerin getirdiği risaletin temelinin “tevhid” olduğu gibi. Bu din “ed din” olan "İslam"dır ve bu İslam dini hem akide hem yaşayış hem de toplumsal proje olarak tamamıyla kendine özgü, her türlü kirlilikten, her türlü bulanıklıktan, her türlü leken uzak olarak inşa edilecekti.

Mekke müşrik sistemi ve liderliği Hz. Resulüllah"ı sistemin içine davet ederken, ona makam, mevki, mal ve kadın tekliflerinde bulunurken bu “tevhid” akidesine yol vermiyordu; aksine Hz. Resulüllah"ın tevhid davasını kırmak, onun tevhid eksenli yeni bir dünya kurmasını bloke etmek istiyordu; yani kurulu müşrik sistem ve putların varlığının onaylandığı ve kabullenildiği; “kontrol altında tutulan” “denetlenen” “edilgen” bir İslami yapının varlığı öngörülüyordu. Hz. Resulüllah"ın bunu kabul etmesi mümkün müydü? Böyle bir vasatta şirkten, tağuttan, cahiliye ve putlardan tamamen arınmış bir kimlik oluşturmak nasıl mümkün olabilirdi? Onun için Hz. Resulüllah"ın cevabı “la” idi; “lekum dinikum veliyedin” idi.

Hz. Resulüllah (s.a.v) 23 yıllık peygamberliği boyunca kendi nebevi stratejisi ile aziz İslam"ı tebliğ etti, "muvahhidler toplumu"nu, Şehid Seyyid Kutub'un deyimiyle "örnek Kur'an nesli"ni inşa etti ve İslam"ı egemen kıldı. Sonuçta hem din, hem İslami örneklik hem de İslam"ın temel hüküm ve prensipleri kalıcı hale getirildi.

Bizim örnekliğimiz ve modelimiz budur. Bu hedef ve idealden, bu kimlik ve davadan zerre misali sapmamız ve uzaklaşmamız, batıla düşmek, zulme meyletmek ve Sırat-ı Mustakim"den sapmaktır.

Dolayısıyla tarihin hangi evresinde ve yeryüzünün hangi kesitinde yaşamış olursa olsun, her bir müslümanın misyonu budur, değişemez.

Burada önemli olan bu hedeflerin toplumsal ve siyasal bazda vücud bulması için takip edilecek yol, yöntemdir; diğer bir ifadeyle "strateji ve taktikler"dir. Eğer bir Müslüman için söz konusu misyon ve hedefler asli ise, o Müslüman bu misyonda samimi ve kararlı ise, onun takip ettiği yolu, strateji ve taktiklerini bir “meşruiyet” ve “akide” zemininde tanımlamak veya mahkum etmekten kaçınmamız gerekir.

Yazıyı uzatmadan bir kaç örnek verelim:

Bazı kardeşlerimiz ısrarla “ölçümüz Kur"an olmalı” diyor. Biz de deriz ki, “ölçüsü Kur"an olmayanın ölçüsü tağuttur” Velev ki kendi hevasını ölçü edinmiş olsa da. Bu çok açık ve basit bir gerçektir.

Tevhid tarihinde örnek müminleri görürken, bunların önde gelenlerinden birinin Firavun"un hanımı olan Hz. Asiye olduğunu görürüz. Bu hanım mümin idi ve mümin olmasıyla birlikte Firavun sarayının içinde hayatını sürdürüyordu. Allah Subhanehu ve Teala Hz. Asiye"nin örnekliğini beyan ederken, onun firavun sarayı içinde bulunuşunu mahkum etmiyordu. Acaba bu bir istisna mı idi, yoksa “bir hanım kendi başına ne yapabilirdi?” demek mi idi?

Buradan açıkça anladığımız şudur; bir müminin asıl duruşu onun tevhid akidesine katıksız bağlılığı ve Allah"tan gayri tüm ilahları reddedip yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah"a itaat ve kulluk etmesi idi. O kişi bunu yaparken, bulunduğu konum ve ortamlarda farklı görünümlere girebilir, farklı ortamlarda bulunabilir, farklı düzlemlerde yer alabilir. Eğer o kişi buralarda bulunurken Allah ile olan ilişkilerinde bir zedelenme, kulluk ve taatinde bir kusur oluşacaksa, o zaman o kişinin o ortamlardan uzaklaşması gerekir.

Hz. Asiye günün birinde mümin bir hanımın işkence ile öldürülmesine tanık olunca firavuna karşı şiddetle itiraz etmesi ve imanını izhar edip Firavuna karşı tevhidi haykırmasından dolayı, Firavun tarafından öldürülerek şehid edilmişti.

Allah tebareke ve Teala, Hz. Asiye'yi şu şekilde anlatmaktadır Kur'an'da:

“Allah (cc) iman edenlere de Firavunun zevcesini bir misal olarak getirdi. O vakit o “Ya Rabbi bana katında cennette bir ev yap! Beni firavundan ve onun kötü amellerinden kurtar! Beni o zalimler gûruhundan selamete çıkar! demişti." (Tahrim 11)

Bir başka örnek; Hz. Yusuf (a.s) Mısır Meliki"nin düzeni içerisinde kendisine görev verilmesini talip ediyor. Hz. Yusuf bu talepte bulunurken Allah Tebareke ve Teala'nın kendisine "hüküm ve ilim" verdiği bir “muvahhid” idi, şirk sistemini onaylamak ve meşrulaştırmak durumunda değildi asla. Ancak görev talebinde bulunduğu sistem sonuçta bir tağuti yapıydı.

Hz. Yusuf (a.s) Mısır"a melik olduğunda, dışarıdan gelip o düzenin başına geçmedi, kendisiyle birlikte bir grup muvahhidle Mısır düzenine baş kaldırıp o düzeni yıkmadı, aksine önce o düzenin içine girdi, deyim yerindeyse, sistemin boşluğundan yararlandı, fırsatları kullandı ve bu düzenin bir kısmında yönetici oldu, daha sonra ise o düzenin tamamına egemen oldu. Hz. Yusuf (a.s)"ın bu aşamalarının yarısı meşru yarısı gayri meşru mu?

Biz burada Hz. Yusuf (a.s)ın hedef ve misyonunun ne olduğuna bakma durumundayız?

Hz. Yusuf (a.s) dünyevi bir kazanç, menfaat, makam ve mevki edinmek için mi, görev talebinde bulunmuştu? Ya da tevhidin ilke ve çizgilerini ihlal edecek bir gaflete mi düşmüştü? Eğer böyle düşünecek olursak, Hz. Yusuf"un örnekliğini bize sunan Allah Tebareke ve Teala"ya karşı ne duruma düşmüş oluruz?

Aksine, Hz. Yusuf takip ettiği yol ve yöntemlerde sürekli Allah ile bağ içerisindeydi; hatta kardeşi Bünyamin"in esenliğini gözetirken onun heybesine tas koyma planının da Allah"ın kendisine öğrettiği bir plan olduğunu öğreniyoruz. Yani Allahu Teala Bünyamin"in esenliğini sağlaması için Hz. Yusuf"a bir taktik öğretiyor.

Acaba Hz. Yusuf diğer işlerinde kendi başına buyruk mu hareket etmişti?

Şunu anlayabiliyoruz ki, Hz. Yusuf (a.s) genelde müşrik bir yapının içinde olsa da, kendi yetki, görev ve sorumluluğu altında halk arasında hak ve adaleti kısmen de olsa ikame edebilirse, bunu hakkın güçlenmesi, mahrum, mazlum ve mustasaf olan insanların esenliğinin gözetilmesi olarak görüyordu. Böylelikle Hz Yusuf (a.s) ortaya koyacağı örneklikle, hakkın ve adaletin kaynağını da tüm insanlara göstermiş olacak ve insanların tercihinin oraya yönelmesini sağlayacaktı.

Ayetlere bir bakalım:

Allah Tebareke ve Teala Hz. Yusuf"u anlatmaya “Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ibretler vardır” (Yusuf 7)

"Onu satın alan bir Mısırlı (aziz,) karısına: "Onun yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz" dedi. Böylelikle Biz, Yusuf'u yeryüzünde (Mısır'da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler. (Yusuf Suresi, 21)

Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. (Yusuf Suresi, 22) (Yusuf 21-22)

Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin, onu kendime bağlı kılayım." Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: "Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin." (Yusuf) Dedi ki: "Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim. İşte böylece Biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız (Yusuf 54-56)

Burada Mısır Meliki"nden sistem içinde maliye bakanlığı görevinin kendisine verilmesini isteyen Hz. Yusuf zindandaki arkadaşlarına tevhidi anlatırken "Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, Kendisi'nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 38-40) demiyor muydu?

Acaba Hz. Yusuf zindanda iken muvahhid idi de, zindandan çıkıp saraya girdiğinde/alındığında tevhidden mi uzaklaşmıştı?

Görüleceği üzere, Hz. Yusuf hakk ve adaletin ikamesi için iki aşamalı bir strateji çizmiştir. Birinci aşamada, sistem içinde kısmen egemen bir yapı oluşturmak ve sahip olduğu yetki ile hakk ve adaleti ikame etmek; ikinci aşamada ise, tam bir egemenlik kurup ülkede bütünüyle hakk nizamı tesis temek.

Ve burada özellikle göz önünde bulundurmamız gereken nokta Rabbimizin "Biz Yusuf'a yeryüzünde güç ve imkan verdik" buyruğudur.

Bunun içindir ki fakihler, Hz. Yusuf"un kıssasından hüküm çıkarırlarken, bir ülkede, kısmen de olsa zulüm ve mefsededi bertaraf etmek mümkün olabilecekse, mümin bir kişinin İslami bir olmayan bir sistem içinde görev almasının meşru olacağına hükmetmektedirler.

Sözü uzatmadan, sonuca gelecek olursak;

12 Eylül"de yapılacak olan referandumun ülkedeki müşrik egemen oligarşik sistemi gerileteceği gerçeği, müşrik egemen sistemin asli unsurlarının gösterdiği şiddetli tepkiden de açıkça belli olmaktadır. Onların kullandığı argüman ve söylem laik düzenin çökertileceği iddialarıdır.

Bizler anayasa değişikliğinin kabul edilmesi ile, egemen tağuti sistemin çökeceğini düşünmüyoruz. Bu değişikliğin sadece Müslümanlar üzerindeki acımasız “zulüm mekanizması”nın belli ölçüde geriletileceğine inanıyoruz; nitekim yaşadığımız süreç bunu göstermektedir.

Dolayısıyla, bir ülkede, müslümanlar üzerindeki zulüm ve tuğyanın kısmen de olsa geriletilmesini istemek ve bunu sağlamaya çalışmak aynı zamanda "tevhidi duruş"un bir sosyal projesi olma durumundadır. Bunun ön bariz örneği de Hz. Yusuf (a.s)dır.

Bu tavır bizleri temel İslami kimliğimizden, misyon ve hedeflerimizden uzaklaştıracak değildir. Adı ve sanı ne olursa olsun, meşruiyetini Allah"tan almayan hiçbir yapıyı kısmen de olsa tanımayız ve kabullenmeyiz. Bizim siyasal misyonumuz "ilahi velayet hattı"na bağlı olmak ve bu minval üzere yaşamak ve mücadele etmektir...

Devam edecek...

velfecr

Bu yazı toplam 2214 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim