• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Ankara 5 °C
  • İstanbul 9 °C
  • Konya 9 °C
  • Antalya 10 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Erzurum -5 °C
  • İzmir 7 °C
  • Rize 7 °C

Bir Aşura'nın Ardından: Geleneksel ve Modern Hurafelerin Depreşmesi

Nureddin Şirin
Hz. İmam Hüseyin"in şehadetinin yıldönümü 10 Muharrem Aşura günü dolayısıyla dünyanın dört bir yanında ve ülkemizde birçok şehirde düzenlenen anma merasimleri, medya organlarının da etkisiyle, Aşura"yı etkili, yaygın ve güçlü bir şekilde müslümanların ve kamuoyunun gündeme taşıyınca, doğal olarak, İmam Hüseyin"in kıyamı ve Aşura günü etrafında tartışmaları, farklı yaklaşımları ve tepkileri de beraberinde getirdi.

Aşura gününün anlam ve önemi, her şeyden önce Hz. İmam Hüseyin"in şahsiyetinden, kimliğinden, yüklendiği misyon ve gerçekleştirdiği kıyamdan gelir.

Hz. Hüseyin"in şahsiyeti, kimliği, misyonu ve kavgasının özünden, amacından farklı bir şekilde sunmak, anma merasimlerini tamamen seronomik şekillere indirmek geleneksel hurafelerden olduğu gibi, İmam Hüseyin"in mücadelesini, direnişini ve şehadetini, onun çağlara ve nesillere sunduğu mesajı görmezden gelip ona ilgisiz kalmak da modern hurafelerdendir.

Hz. Hüseyin"in emsalsiz bir fedakarlıkla hakkı savunmasını, pak kanlarıyla zulmün, ihanetin, gasbın, nifakın, riyanın, ihtirasın, tuğyanın, zilletin ağırlığı ve çirkinliğini ifşa etmesini örtmek için birtakım asılsız rivayetlere sarılarak İmam Hüseyin"i unutturmaya ve çorba şenlikleri üretmeye kalkmak nasıl geleneksel hurafelerdense, İmam Hüseyin"in yoluna bağlılık adına ortaya konulan azim ve kararlılığı, onun hatıratını yaşatmak, Hz. Resulüllah ve Ehl-i Beytinin acısını paylaşmak üzere üzere süregelen ezadarlığı küçümsemek de modern hurafelerdendir.

Geleneksel hurafelerin arkasında, hem "Safevi Şiiliği" hem de "Emevi Sünniliği" bulunmaktadır.

"Safevi Şiiliği" İmam Hüseyin"in kıyamını "emr-i bil maruf, nehy-i anil münker, zulme karşı direniş, hak ve adalet nizamını ihya ve tesis kavgası"ndan ayrıştırarak onu tamamen bir takım kutsal ritüellere, sembollere ve söylemlere hapseder. Aslında bu “Hüseyn” adına “Hüseynî hamaset ve kıyam”ı etkisizleştirmenin, unutturmanın ve saptırmanın başka bir şeklidir.

Böyle olunca da, Hz. Hüseyin sevgisi ve ona olan bağlılık zulüm, tuğyan, istikbar, sömürü, ihanet, despotizm, ırkçılık, dünyaperestlikle kavganın bir illeti ve kaynağı değildir. Bir taraftan sözde Hz. Hüseyn"e bağlılık ve ona olan büyük sevgi, diğer yanda ise zulüm karşısında, istikbar ve tuğyan karşısında alabildiğince bir sessizlik, tepkisizlik ve umursamazlık.

Bir taraftan Hz. Hüseyin"in yoluna bağlılık iddiası, diğer yandan ise müşrik ve zalimlere, batıl beşeri ideolojilere, ırkçı ve faşist söylemlere zelilce yandaşlık ve uşaklık.

Örneğin bir tanesi, Hz. Hüseyin'i ne kadar sevdiğini ve onun acısını ne kadar içinde taşıdığını "Türklük şuur ve gururu" belirttikten sonra MHP'yi iktadara taşımanın ne kadar önemli bir görev olduğunun altını çiziyor.

Bir taraftan sözde Hz. Hüseyn"in acısı, diğer yandan dünyanın dört bir yanındaki mazlum Müslümanların, kan revan olan ümmetin, işgal edilen İslam yurtlarının, ezilen sömürülen, hakları ve özgürlükleri gasp edilen işkence ve zulüm altında kıvranan halkların serencamına alabildiğince duyarsızlık ve gamsızlık.

Bir taraftan Hz. Hüseyin"in kahramanlığına olan medh, diğer yandan ise zulme, işgale, istibdada, tağuta, kan içici zorbalara karşı kahramanca direniş sergileyen yiğit müslümanların mücadele ve kavgasına olan ilgisizlik ve lakaytlık.

Bütün bunların Safevi Şiiliğinin tezahürlerinden olup geleneksel hurafalerin örgülediği bir Aşura"yı yansıtmaktadır.

Diğer yanda ise, sözde "tevhidi bilinç", "Kur"an" ve "sahih İslam" adına, bu direniş önderine, bu Peygamberin varisi İmam"ın hakkın ihyası ve ikamesi yolunda, ilahi ve nebevi çizgiyi koruma amacıyla ortaya koyduğu bu kutlu adanmışlığa, onun tarihin tüm müminleri ve özgür insanlarına verdiği ölümsüz derslere, hidayet öğretilerine göz kapayıp, onun yoluna olan bağlılığı, onun hatıratını yaşatma sorumluluğunu “geleneksellik” olarak gören "modern hurafeciler."

Bazıları diyor ki; “Kur"an var ya, biz Kur"an"a uyalım yeter!”

Hz. Ali"nin buyurduğu gibi, “Kendisiyle batıl murad edilen hak bir söz!”

Bu sözü söyleyenler hangi Kur"an"dan bahsediyor? O nasıl bir Kur"an"dır ki, bizi Hz. Hüseyn"den ayrı tutuyor?

Bunu diyenler gerçekten Kur"an"ı okuyorlar mı? Kur"an ayetleri üzerinde düşünüp tam bir teslimiyet ve samimiyetle Kur"an"ın buyrukları ışığında kendilerine bir yol çiziyorlar mı?

Rabbimiz Kur"an-ı Kerim"i bize bir “hidayet kitabı” (Bakara 2) olarak tanıtıyor ve “Şüphesiz ki Kur"an en doğru yola iletir” (isra 9) buyuruyor. Bunun anlamı, Kur"an"a tam bir teslimiyetle uyduğunuzda, Kur"an üzerinde tahrifat yapmayıp onu kendi heva ve heveslerinize göre çarpıtmadıkça, bu Kur"an sizi hidayet ve kurtuluşa iletecektir.

O halde konumuzu Kur"an"ın beyanına irca edelim; ve bakalım bu kur"an bizi Hz. Hüseyin"e ne kadar yaklaştırıyor, veya ne kadar uzaklaştırıyor?

Allah Subhanehu ve Teala Kur"an-ı Kerim"de bize “Ashab-ı Kehf”i anlatmaktadır. Niçin anlatıyor, hikaye ve masal mı, geçmişlerin geçmişte kalan öyküleri mi? Niçin?

"Ashab-ı Kehf" nedir, kimlerdir?

İmanlarına sadakat uğruna zorlukları göğüsleyip zalim ve tağutlara, munharif ve fasidlere teslim olmayan bir grup yiğit muvahhid genç. Bütün bunları nereden öğreniyoruz; Kur"an"dan. Peki niçin Kur"an bunları bize öğretiyor?

Buradaki iman, ihlas ve teslimiyeti görmemiz, örnek almamız ve karşılaştığımız durumlarda aynı hassasiyet ve sorumluluğu gösterebilmemiz için.

Ashab-ı Kehf filmini izlediğimizde bunu zihinlerimizde çok daha iyi canlandırabiliyoruz.

Rabbimiz bize onları “Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık” (Kehf 13) şeklinde tanımlıyor.

Hz. Hüseyin ve dostlarının ortaya koydukları iman, ihlas, sabır, rıza, cesaret, fedakarlık, adanmışlık ve şehadetin taşıdığı anlam ve yücelik, Ashab-ı Kehf"in ortaya koyduğu kadar bir değeri yok mu?

Allah bize Ashab-ı Kehf"i örnek almamız onların mücadelesini kendimize şiar edinmemiz için öğretiyorken, aynı amaç ve illet bizleri Hz. Hüseyin ve dostlarının kıyamı, direnişi, fedakarlığı ve şehadetini örnek almaya götürmeyecek mi?

Rabbimiz bize Kur"an-ı Kerim"de Buruc süresinde “ashab-ı uhdud”u anlatıyor. Niçin? Hikaye ve masal olsun diye mi?

“O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah her şeye şahittir” (Buruc 6-9)

İmanlarında sebat gösterdikleri için en ağır işkencelere uğratılan, ateş dolu hendeklere atılıp yakılan müminlerin öyküsü bizim için bir ibret, örnek değil midir?

Biz Ashab-ı Uhdud"u öğrendiğimizde, iman etmenin bedelini, küfür ve tuğyanın en amansız ve en vahşi saldırıları karşısında iman üzere olmanın örnekliğini kavrıyoruz. Zira Rabbimiz bizden böylesi bir şuur ve anlayışı istiyor. Kur"an-ı Kerim, tağut ve zorbaların saldırganlığı karşısında ölüm pahasına da olsa imanımızın ağırlığını bize "Ashab-ı Uhdud" ile öğretiyor.

Şehid Seyyid Kutub "Yoldaki İşaretler" kitabında “Yol Bu Yoldur” başlığı altında özetle şunları yazıyor:

“Büruc suresinde anlatıldığı gibi Ashab-ı Uhdud olayı, her yerde ve her kuşakta insanları Allah"a davet eden mü"minlerin üzerinde durup düşünmesi gereken önemli bir hakikattir. Kur"an mü"minler için yol işaretleri çizmekte ve gayb aleminde, örtüler altında Allah"â gizlediği, yol boyunca karşılaşmaları olası ihtimallere onların benliklerini hazırlamaktadır.

Uhdud ashabı, Rab"lerine inanmış ve imanlarını herşeyden yüce tutmuş bir cemaatin öyküsüdür. Bu mü"minler, "hakk"a ve aziz, hamid olan Allah"a inanma özgürlüklerini insanların kendi onurları ile yaşama haklarını gaspeden; insanın Allah katındaki üstünlüğünü alaya alan, insanlara ettikleri dayanılmaz işkencelerle eğlenen, insanlar alevler içerisinde kıvrandığı sırada onların bu durumuna bakıp zevk alan sadist zalim, hain düşmanların baskıları ve işkenceleri ile karşılaştılar.

Bu kalplerdeki iman, o işkence ve baskılar üzerine yükseldi, kalplerdeki iman yaşamaya karşı zafer kazandı. Tağuti diktatörlerin tehditlerine aldırmadı, dinlerinden dönmeye yanaşmadılar. İmanları uğruna ateşte yandı ve öldüler... Bu Ashab"ı Uhdud olayında mü"minlerin ruhu bütün korkulara, bütün tüm dünyevi acılara karşı; dünyanın ve dünya hayatının bütün albenilerine karşı; imtihana, işkencelere karşı, bütün çağlarda, topyekün insanlığın şeref duyacağı türden bir zafer kazanmışlardır. İşte asıl zafer budur.

Bu tür olayların ve örneklerin Kur"an tarafından anlatılmasının başlıca amacı, Allah"a davet yoluna baş koyan mü"minlerin benliklerine, Allah"a gitme yollarında bazen böylesi trajik bir sonuca insanları davet edebileceklerini, bu konuda kendilerinin yapacak hiçbir şeylerinin olmadığı; kendi durumlarının ve akide ile ilgili durumunun tamamen Allah"a ait olduğu düşüncesini yerleştirmektedir.

Evet bu bir akide sorunudur, bir inanç savaşıdır... Mü"minler düşmanları ile karşı karşıya geldikleri her yerde ve her zamanda bu hakikatin kesinlikle bilincinde olmalıdırlar. Çünkü düşmanlarının onlara saldırmaları sadece “Aziz” ve “Hamid” olan Allah"a iman etmeleri, sadece O"na ihlasla itaat etmeleri ve boyun eğmeleri yüzündendir”

Sadece iki örnek olarak verdiğimiz ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Uhdud kıssaları “vahiy” değil midir? Bunlar bize Kur"an"ın öğrettikleri değil midir?

İşte bu “Sırat-ı Mustakim” yani, “hidayet”in yoludur.

Ancak “hidayet yolu” sadece belli dönemlere has örnekliklerden ibaret değildir.

Kur"an bize Fatiha süresinde “Sırat-ı Müstakim”in “Allah"ın nimetlendirdiklerinin gittiği yol”; (Fatiha 6-7)yani “onların örnekliği ışığında Allah"a kulluğu ikame etmek” olduğunu öğretiyor ve yine Kur"an-ı Kerim bize Allah"ın nimetlendirdiklerini, "nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn" “Peygamberler, Sıddıklar, şehidler ve Salihler” (Nisa 69) olarak tanımlıyor. O halde, Sırat-ı Mustakim, Peygamberlerin, Sıddıkların, Salihlerin ve Şehidlerin gittiği yoldan gitmekle yani, onların örnekliğine iktidâ ve ittibâ etmekle olur. Ve Kur'an buyuruyor: "ve hasune ulâike refîkâ" "Bunlar ne güzel arkadaştır" Bundan ötesi "bâtıl"dan, "delêlet"ten başka nedir?

Kur'an'ın bizden bunu istediğine göre, kimleri kendimize "refik" yani "arkadaş" edindik, kimlerin peşi sıra gidiyoruz, kimlere uyuyoruz? Kimleri kendimize örnek ve rehber olarak görüyoruz?

Zira Kur"an bize “eimmeten yehdûne”, yani “hidayete götüren imamlar”ın (secde 24) varlığını beyan etmektedir. Kimler içindir bu önderlik? Tarihin belli döneminde yaşayıp gidenler için mi? Yoksa bütün zaman ve mekanlarda Allah"a kulluğu ikame etme sorumluluğunu taşıyan bütün insanlık için mi?

Yine Kur'an bize, "eimmeten yed"ûne ilen nâr" yani "ateşe çağıran önderler"in (kasas 41) varlığını haber veriyor. Sonuçta bir "imam" var ki, hidayete ve rahmete, başka bir "imam" var ki, o da delalet ve azaba götürür.

"Hâdi", kendisine uymamız, yolunu izlememiz gereken "hidayet rehberi" demektir.Yani, onun yol göstericiliğinde hidayet üzere olabilmek.

"Ve li kulli kavmin hâdin" “Her kavmin bir hâdisi (her kavim içinde bir hâdi) vardır” (Rad 7) buyuran Kur"an, hidayet önderliğinin bütün zamanlarda ve mekanlarda geçerli olacak sürekli bir kurum, bir eksen olduğunu beyan etmekte. Diğer bir deyişle, “kesintisiz önderlik”...

İşte bir sıddık, bir şehid ve bir salih olarak Hz. Hüseyin tüm müminler için bir "hidayet önderliği"ni ifade etmektedir; zira Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v) de onu “Misbâh"ul Hüd┠yani bir “hidâyet meşalesi” şeklinde tanımlamıştır.

Gel gör ki, geleneksel ve modern hurafeler bu hakikati örtmek için çabalayıp durmakta. Birileri bir taraftan bir şekilde, diğerleri öte taraftan başka bir şekilde.

Yine diğer bir modern hurafe: "Din konusunda, Kur'an'ın anlaşılması noktasında herkesi dinleyebilirsiniz, ama bu dini getiren ve bu Kur'an'ın mübeyyin'i olan Resulüllah'ı asla!"

Onun için Hz. Resulüllah (s.a.v)'in beyanını devre dışı bırakır, onun talimatlarını hiçe sayar, onun nehiylerine aldırmaz, onun tensib ve tembihlerine itibar etmezler.

Dolayısıyla, "Hz. Resulüllah (s.a.v) Ehl-i Beyt'ini şu şekilde tanımlamıştır, Hz. Hüseyin için şunları buyurmuştur", bunların bir anlam ve önemi yoktur.

...Ve ardından; "Biz Kur'an'a uyuyoruz!" diğer bir ifadeyle "Kur'an bize yeter!"

Bu "susturma" ve bu "saptırma" geleneği daha ne zamana kadar, kaç asır daha sürecek...?

"Peygamberi susturma" ve "Kur'an'ı saptırma", her ne kadar modern bir fenomen olsa da, tohumu çok öncesinden ekilmiş kadim bir tuğyandan başka bir şey değil....

Sözü bu kadar uzattıktan sonra, yine Kur'an'ın beyanıyla bitirelim:

وَالسَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى

"Selam hidayete tabi olanlara!" (Tâhâ 47)
Bu yazı toplam 1884 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim