• BIST 107.479
  • Altın 151,616
  • Dolar 3,6610
  • Euro 4,3049
  • Ankara 18 °C
  • İstanbul 22 °C
  • Konya 17 °C
  • Antalya 29 °C
  • Diyarbakır 22 °C
  • Erzurum 10 °C
  • İzmir 25 °C
  • Rize 16 °C

Benim ’27 Mayıs’ hatıralarım.. -II-

Selâhaddin Çakırgil

Dünkü yazıda, 27 Mayıs 1960 İhtilali’ni, Askerî Darbesi’ni, ilk gençlik yıllarım üzerinde bıraktığı etkilerle birlikte anlatmaya çalışmıştım. -Dün sadece dünde değildir, içinde ve yarınlar da vardır.- O halde, devam edelim..)
*
Bir korku veya vehim derecesine düşülmemesi gerekir, ama, unutulmasın ki, ordu içindeki o darbe çalışmalarının içinde iken, son anda pişman olup, durumu Adnan Menderes’e bildiren Samed Kuşçu isimli bir binbaşı vardır ki, bu kişinin ihbarı yeterince değerlendirilememenin ötesinde, o, bir de, (ihtilalden 6-7 sene sonralarda Genelkurmay Başkanı bile olacak olan Cemal Tural isimli bir generalin başkanı olduğu) bir askerî mahkemede araştırılıp, yeterli delil bulunamadığına hükmedilmiş ve dahası, bu binbaşı, yalan ihbarda bulunduğu ve orduya töhmet vurduğu gibi gerekçelerle 2 sene hapis cezasına da çarptırılmıştı.. Halbuki onun yaptığı ihbarda isimlerini bildirdiği niceleri ihtilal çekirdeğinin özünü teşkil eden Millî Birlik Komitesi’nin üyeleri ya da (Faruk Güventürk isimli darbeci-kemalist general misali) ihtilalin önemli kademelerinde vazifeler kapan kimseler olarak, ülkenin ve milletin başına tebelleş olacaklardı. (İhtilalden sonra ise, Samed Kuşçu isimli o zatın nasıl bir âkıbetle karşılaştığını tahmin etmek için kafa yormaya gerek yok herhalde..)
*
Bir de, ortaya atılan yüzlerce ölüm iddiaları.. Ölümlerin ve cenazelerin gizlendiği iddiaları.. Toplumun, kamuoyunun yalanlarla nasıl kandırıldığının çarpıcı örnekleri..
Halbuki, ihtilalin gerçekleşmesinden önceki, iki-üç ay kadar süren o gerilim döneminde İsmet Paşa’nın manyetik iç ve dış etkileme odaklarının planlı bir şekilde geliştirdikleri karışıklıklar sırasında, (birisi bir tankın altında kalan, birisi de bir kurşun sekmesiyle ölen, bir diğeri de darbe gecesi hayatını kaybeden bir teğmen olmak üzere) sadece üç kişinin hayatını kaybettiği, daha sonra ihtilalci güçlerce ve radyo yayınlarıyla millete bol bol gözyaşı döktürülerek tertiblenen görkemli askerî cenaze törenlerinden anlaşılacaktı.
Ama, ihtilal sonrasında, gazeteler, yine de yalanlarına, hıyanetlerine, milleti ahmak yerine koyacak şekildeki haince kandırmalarına; yüzlerce gencin cesedlerinin buzhanelerde topluca tutulduğu veya bazı cesedlerin üzerlerine asfalt dökülerek yolların altında gizlendiği ya da kıyma makinelerinde doğrandağı gibi korkunç yalanlarına aylarca daha devam edeceklerdi. (Bizim Kütahyalı bir arkadaşımızın adı da kıyma makinelerinde doğrananlar listesinde açıklanmıştı; ama, yaz tatili bitip okulumuz yeniden açıldığında, o kıyma makinesinden geçmiş olan arkadaşımız sapasağlam gelmişti ve o iddianın nereden çıktığını kendisi ve ailesi de bilmiyordu.)
Millî Birlik Komitesi ismiyle ülkenin idaresine el koyan ’kurtarıcı askerlerimiz’, bu yalanlarla, iktidarlarının pekişeceğini umuyor, bunları yalanlamaya bile yaklaşmıyorlardı. ’Millî birliği’ böyle pekiştireceklerdi.
Bizdeki matbuatın, medyanın, o dönemde başvurduğu yalan haberlerle toplumu etkileme operasyonlarının hiç bir ahlâkî sınır tanımadığı, başvurulan hilelerin, yalanların hele de daha sonraki darbe dönemlerinde de ’psikolojik savaş’ın bir gereği olarak görülmesi- gösterilmesi, ve yalan makinelerinin devamlı olarak devrede çalışır şekilde tutulması ve Şinasî’nin 150 yıl öncelerde gazetecilik için yaptığı ’asgarî elfaz (en az söz) ile azamî (en çok) yalan söyleme san’atı’ şeklindeki tarif, yazık ki, hâlâ da hükümfermadır, hükmünü sürdürmektedir.
Esasen, o ihtilalin sahneye konulduğu son saatlerde de, Harbokulu’nun bir başka yalanla devreye sokulduğu ve tam da kapitalist ve komünist emperyalizm sistemleri arasındaki Soğuk Savaş yıllarının senaryolarına uygun olarak, Harbiye (Harbokulu) subay ve öğrencilerinin, ’Ankara’ya Sovyet paraşütçüleri indirme yapmış, haydi evladlarım, vatanı kurtarmaya!’ diye harekete geçirildiği sonradan anlaşılmıştı. Bu gibi yalanlarla dolmuşa bindirilmiş Harbokulu subay ve öğrencilerinin şafak vaktinin alacakaranlığında Ankara sokaklarında rus paraşütçülerini avlamak için gelmişken, Hükûmet’in devrilmesine âlet edildiklerini anlamış olmalarıyla düşürüldükleri kullanılmışlık durumu tasavvur edilebilir.
İlginçtir, aradan 50 yıl geçtikten sonra açıklanan İngiliz ve Amerikan gizli belgelerinde, Türkiye’de bir askerî darbenin hazırlanmakta olduğundan haberdar oldukları görülmektedir.
Bunu da yadırgamamak gerekir.. NATO’nun emrinde olan bir ordunun içinde nelerin olduğundan ya da oldurulmak istendiğinden ya da nelerin olması istendiğinden NATO’nun beynini teşkil eden Amerikan emperyalizminin haberi olmayacaktı da, kimin olacaktı?
Hatırlayalım ki, Süveyş Kanalı’nın Nâsır tarafından 1956’da millîleştirilmesi ve ingiliz- fransız hâkimiyetine son verilmesi üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail’in üçlü saldırısına mâruz kalan Mısır’a, Eisenhower Amerikası, S. Rusya’dan da önce karşı çıkıp, 48 saat içinde geri çekilmemeleri halinde müdahale edeceğini açıklamasına rağmen, Nâsır Mısırı, saldırı bertaraf olduktan sonra, B. Amerika tarafına değil de Sovyet Rusya tarafına yatıvermişti.
Şimdi, Adnan Menderes’in de, NATO’nun şefi olan Amerika’dan ’olur’ almaksızın, 26 Haziran’da Moskova’ya gitmesinin planlandığı, Amerika tarafından öğrenilmişti.
Nâsır’dan sonra Menderes de Sovyetler tarafına yatabilir miydi?
Üstelik, Türkiye, Sovyet Rusya karşısında kusurlu duruma da düşmüştü ve durumu yatıştırma gereğini duyuyordu. Çünkü, 1959 yılında Adana- İncirlik’teki Amerikan Üssü’nden kalkan U-2 tipi bir Amerikan casus uçağı, Türkiye’ye haber vermeden, izin almadan Sovyet Rusya üzerinde uçarken, 20 bin metrede düşürülmüş ve pilotu canlı olarak ele geçirilmiş ve Sovyet Rusya Türkiye’yi tehdid eden bir nota vermişti. Üstelik, Rusya haklı durumda gözüküyordu. Çünkü, o uçak, Türkiye’den, ama Türkiye’nin haberi olmaksızın havalanmıştı.
Adnan Menderes, bu gerilimi gidermek için, Rusya’ya gitmeyi gerekli görmüştü. Amerikalılar ise, Nâsır’dan sonra Menderes’in de bir yanlış yapabileceğinden endişe ediyordu.. Öyleyse, buna fırsat verilmemeliydi. 27 Mayıs’ın gerçekleştirilmesinde bu gibi Soğuk Savaş tedbirlerinin bulunduğunu unutmamak gerekir. Ve darbenin kudretli albayı Türkeş’in de 1954’lerde ’Soğuk Savaş’ strateji ve taktikleri açısından Amerika’da özel eğitiminden geçirildiğini de hatırlamak gerekir.
(Bu vesileyle, o askerî darbenin de ne için yapıldığını anlatmak için, Amerikan emperyalizminin strateji ve siyasetlerini yansıtan ünlü TİME dergisinde yayınlanan bir fotoğraf manidardı.. Namluları Sultanahmed Camiine doğrultulmuş tanklar..)
*
27 Mayıs’tan alınacak çok dersler vardır.
Anadolu’nun her bir tarafında yüzbinlerce insan Adnan Menderes’in ardından sel gibi akarken.. Hele de 1959 Şubatı’nda uçağı Londra’da düştükten sonra onda fevkalade ve insanüstü özellikler bulunduğunu ileri sürenler bile çıkmıştı.. Hattâ, Menderes için, oğlunu yol kenarına yatırıp kurban etmeye hazır olduğunu gösteren eli bıçaklı babalar vardı. Menderes onları vazgeçirirdi. Darbe olduktan sonra ise, o yüzbinler, milyonlar, bir anda buharlaşıvermiş, herkes bir kenara sıvışmış, Menderes’i tek başına dârağacına yürümüştü..
Keza, 14 ay kadar önce, o uçak kazasından sonra İstanbul’dan trenle Ankara’ya gelirken, yol boylarında kurbanlar keserek karşılayan yüzbinlerden de haber yoktu.. Aynı şekilde, Menderes’i Ankara Garı’nda protokolün en başında karşılayan muhalefet lideri İsmet Paşa ise, gerilimi tırmandırarak gerçekleşmesi için orduya ’yeşil ışık’ yaktığı ihtilal karşısında, sessiz kalıyor ve iktidara bir an önce nasıl ulaşabileceğinin hesablarını yapıyor ve Menderes’in yargılanması ve idâmı karşısında, kendisini geleceğin tarihçileri huzurunda temize çıkaracak bir -iki gizli mektub yazmanın ötesinde, hiç bir itiraz geliştirmiyor ve halkın beklentilerine kulaklarını daha bir tıkıyordu.
Ki, ihtilalin lideri General Cemal Gürsel daha sonra, onu anlatırken, ’İsmet Paşa gerdeğe girmek için heyecanlanan bir damad gibi iktidara bir an önce geçmeye teşne idi /susuzluk çekiyordu!’ diyecekti. Ama, İsmet Paşa, ihtilali açıkça sahiblenmekten kaçınıyordu. Ne var ki, tekparti diktatörlüğü döneminden beri yakın çalışma arkadaşlarından ve CHP’nin ünlü isimlerinden olan Avni Doğan, Paşa’ya ’Kötü bir şey mi yaptık? Biz ihtilalin taa içindeydik, ona sahib çıkmaktan niye kaçınıyoruz ki?’ diye karşı çıkacaktı.
İsmet Paşa başbakan olduğunda ise, ’38 sayılı Tedbirler Kanunu’ diye anılan bir kanun çıkartıp, Menderes ve hakkında iktidarı hakkında övücü tek bir kelime söyleyenin bile, kamu düzenini bozmak suçuyla cezalandırılması için, M. Kemal’in Taqrir-i Sukûn Kanunu gibi, bir ağır baskı yolunu bile açmıştı.. O kadar ki, bir ayakkabı tamircisi, İstanbul’da, eski ayakkabıların duvarı kirletmemesi için, rafların arkasına, Menderes zamanına aid bir gazeteyi açmış imiş, onu orada gören bir ’devlete bağlı, uyanık vatandaş’, orada Menderes’in fotoğrafı var diye şikayet etmiş ve adamcağız üç seneye mahkûm olmuştu..
Dahası, ihtilalciler o kadar korku içindeydiler ki, Menderes’i , Yassıada’dan kaçırmak için, Aksaray-Yenikapı’dan Yassıada’ya, deniz altından 12 km. kadar bir tünel kazmayı planladıkları söylenen kişiler yakalanmış ve ’Tünelciler’ davası kamuoyunu aylarca meşgul etmişti.. (Demek ki, Marmaray da ne ki, 55 sene öncelerde, hayal gücüyle o kadar tüneller bile kazılabiliyormuş, deniz altından..)
*
Ordu içinde ise, durum daha bir faciaydı.. Gencecik ihtilalci subaylar, darbeyi emir-komuta zenciri içinde yapmadıklarından eski komutanlarını kodeslere tıkmışlar ve yeni hükûmet gücü olarak, başka komutanlara makamlar vermişlerdi. Böyle olunca da, içinde Muzaffer Özdağ, Numan Esin, Ahmed Er gibi küçük rütbeli, 27 – 28 yaşında subaylar bile artık, yönetim gücünü ve mekanizmasını ellerinde bulundurdukları için, kocaman orgeneraller tarafından selamlanıyorlardı.. O günlerde, (daha sonra Yzb. Muzaffer Özdağ’ın notlarında anlattığına göre) Kara Kuv. Kom. olan bir orgeneral, yalnız kaldıkları bir sırada, ona, ’Bir yüzbaşı, koskocaaa bir orgenerali bir ortamekteb talebesi gibi karşısında tutuyor..’ diye söylenmiş ve sonra da apoletlerini bizzat söküp istifa etmişti..
*
’Büyük Türk Milleti adına…’ diyerek yapıldığı söylenen yargılamalar ise tam bir rezalet idi.. Yüksek Adâlet Divanı denilen uyduruk mahkemenin kukla başkanı, Sâlim Başol, yapılanların hukuka uymadığını söyleyen sanıklara, ’Ne yapayım, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor..’ diyecek kadar bir ’özel şahsiyet’ tipi sergiliyordu..
*
Bu, İttihadçı kalıntısı kemalist-laik kadroların ve onların medyadaki kalemşörlerinin bugün özgürlükçü laflar etmelerine bakmayınız, ellerine geçen her darbede de gerçek yüzlerini gösterdikleri gibi, eski zulümlerini bugün de tekrarlamaktan asla geri durmayacaklardır. Bereket ki, bu gibi tehdidlerden korkmayan ve Menderes’in âkıbetiyle korkutmalara aldırmayan ve tehdidleri boşa çıkaran bir Erdoğan ve yakın çevresi var.
Adnan Menderes ve arkadaşlarını asan Cellad Kara Ali, ferd başına 33, toptan 99 liralık asma parasını almak için İstanbul Defterdarlığı’na gizlice gittiğince, ’kahraman halkımız’dan niceleri, adamcağızı esaslı bir dayaktan geçirmişlerdi. Asıl zâlimlere karşı çıkamıyanlar, kuklayı kırmaya kalkışmışlardı.
*
Yassıada sanıklarından olan şair Faruk Nafiz (Çamlıbel)’in dörtlüğü o acıyı müthiş yansıtır:
’Bilmiyor gülmeyi sâkinlerinin binde biri.. /Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada.. /
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür.. /Mavi bir gözde elem katresidir, Yassıada..’
*

dirilişpostası

Bu yazı toplam 376 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim