Basiretsiz Parçalar

Basiretsiz Parçalar

Aziz Peygamberimiz Efendimizin (s.a.v) “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster” şeklindeki dualarını bildiğimiz halde, eşyanın hakikatine nüfuz edecek bilgiyi kazanmak adına ciddi çabalarımız yok...

Atasoy Müftüoğlu

Basiretsiz Parçalar
Hangi konuda, hangi alanda ne gibi etkinliklerde bulunacağımıza, hangi yönde politik tercihlerde bulunacağımıza biz karar vermiyoruz. İslam dünyası toplumlarını yöneten iktidar sahipleri, İslamî anlamda siyasal basiret sahibi olsalardı, halklarımız bu kadar yoğun/derin trajediler yaşamayacaktı. Bir bütünlük kaygısı/hassasiyeti ve ahlakı içerisinde hareket ediyor olsaydık, Mısır faşizmini tel’in ederken, bu faşizme hayat veren, kol kanat geren Suudi Arabistan faşizmini de tel’in ediyor olacaktık.

Bilgi ve kültür endüstrisi tarafından üretilen bilgi ve kültüre maruz kalmak, bu bilgi ve kültürle yaşamak, emperyalizme maruz kalarak yaşamak anlamına gelir. Bugün, zihin ve davranış dünyalarımızı büyük ölçüde bilgi ve kültür endüstrisi belirliyor. Bilgi ve kültür endüstrisi, ideolojik anlamda çalışan ve üreten düşünce-bilim-siyaset adamları aracılığıyla kültür savaşları, düşünce hayatımızı olduğu kadar, bilim hayatımızı ve politik hayatımızı da yönlendiriyor.

İnsani nitelikler-değerler-iyilikler hiçbir ırkın tekelinde olmadığı halde, emperyalist epistemoloji, Batılıların istisnai niteliklere sahip olduğunu iddia edebiliyor. Bilimsel disiplinler, politik/kültürel tahakküm aracı olarak kullanılabiliyor. Emperyalist epistemoloji, ırkçı amaçlara hizmet eden bir dil ve kavramlar sistemi oluşturmuştur. Öteki, farklı, az gelişmiş, gelişmemiş vb. gibi kavramlar aracılığıyla tanımlanıyor, güç yoluyla biçimlendiriliyoruz. Sözünü ettiğimiz epistemoloji eşitsiz, hakkaniyetsiz zalim bir dünya oluşturuyor.

Emperyal bir maceranın adı olan uygarlaştırıcı modernleştirme, hakkaniyet kurma mücadelesini aralıksız sürdürüyor. Bu mücadele, nerede olursa olsunlar, bütün Müslümanları ikincil bir konuma, ikincil bir statüye mahkûm ediyor. Bu mücadele, hepimizi antropoloji nesneleri haline getiriyor. Her yerde, aşağılanarak, yargılanarak, karikatürize edilerek temsil ediliyoruz. Bütün bunlar olurken, biz Müslümanlar anormal ölçüde parçalanmış bir gerçekliğin, anlamsız parçaları olarak, basiretsiz parçalar olarak, hayatlarımızı sürdürebiliyoruz.

İslam dünyası toplumlarının, bu toplumların düşünce ve kültür hayatlarının, entelektüel hayatlarının, farkındalık ufuklarını büyük ölçüde genişleterek, toplumlarımızın genel entelektüel bilinç seviyelerini yükselterek, kendilerini bu adaletsiz dünya karşısında yeniden konumlandırmaları hayati önemi olan bir sorumluluk haline gelmiştir. Tevhidi dünya görüşü olan, İslami bilinç merkezinden uzaklaştığımız için, etnik istisnailik gibi, mezhepçi istisnailik gibi, cemaatçi istisnailik gibi saçma sapan şeylerle uğraşıyoruz. İslam’ı bir bütün olarak anlama-görme-kavrama yeteneğimizi kaybediyoruz. Dünyevi başarılar için, seferberlik halindeyiz, ancak, mutlak hakikat arayışı gündemimizde değil. Bütünüyle türdeş yerlilerden oluşan bir toplumun mümkün olmayacağını akledemiyoruz.

Aziz Peygamberimiz Efendimizin (s.a.v) “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster” şeklindeki dualarını bildiğimiz halde, eşyanın hakikatine nüfuz edecek bilgiyi kazanmak adına ciddi çabalarımız yok. Eşyayı ancak bilgimizi çoğaltarak görebiliriz. Bilgi, duyuları aşan şeyleri de görebilir.  Düşünsel-kültürel sömürgesizleştirme mücadelesi, ancak, bir bilinç mücadelesi ile birlikte sürdürülebilir. Etnik-mezhepçi-cemaatçi istisnailik hezeyanlarıyla meşgul olduğumuz için nasıl bir dünya karşısında bulunduğumuzu bilmiyoruz. Bilinçli bir sese, duyarlılığa, hassasiyete, siyasete, iradeye sahip olamıyoruz.

Hangi konuda, hangi alanda ne gibi etkinliklerde bulunacağımıza, hangi yönde politik tercihlerde bulunacağımıza biz karar vermiyoruz. İslam dünyası toplumlarını yöneten iktidar sahipleri, İslamî anlamda siyasal basiret sahibi olsalardı, halklarımız bu kadar yoğun/derin trajediler yaşamayacaktı. Bir bütünlük kaygısı/hassasiyeti ve ahlakı içerisinde hareket ediyor olsaydık, Mısır faşizmini tel’in ederken, bu faşizme hayat veren, kol kanat geren Suudi Arabistan faşizmini de tel’in ediyor olacaktık.

Hayatlarımızı varoluşsal bir yabancılaşma, taklit/öykünme/sapma vb. içerisinde geçirmeye devam edemeyiz. Müslümanlar olarak tarihsel bilincin, tevhid ve ümmet bilincinin hayati önceliği üzerinde çalışmak zorundayız. Müslümanların bugünkü konumlarıyla, tevhid ve ümmet bilincinin zorunlu kıldığı konum arasında olağanüstü uçurumlar var. Kolonyalist bir dil-kültür-siyaset modeline mahkûm olmak demek, bir özne-nesne ilişkisine katlanmak demektir. Nesneleştirilmeyi kabul eden bir bünye, her türlü zillete açık olan bir bünyedir. Nesneleştirilenler, hayatın bütün alanlarına sirayet eden yabancılaşmalar, şeyleşmeler, parçalanmışlıklar ve benlik davalarıyla asla mücadele edemezler.

İnsanlar arasında, toplumlar arasında, ülkeler arasında çıkar bağlarından başka bağlar kalmamışsa eğer, bütün umutlar tükenmiş demektir. Şeyleşmiş, şeyleştirilmiş zihin dünyalarıyla, hareketsizliğe mahkûm edilmiş zihin ve ruh dünyalarıyla hayatımızı anlamlı kılamayız. Kolonyalistlerden kopya ettiğimiz sahte ve taklit modellerle hiçbir yenilenmeden, hiçbir yeni tasavvurdan söz edemeyiz. Zihinsel-ruhsal bir hareketsizlik, zihinsel-ruhsal-sosyal-kültürel bir dağınıklık asla kabul edilemez. Kendimize ilişkin bir bütünlük bilincine bizleri zorlayan derin bir ahlaka ve bu ahlakı eksiksiz bir biçimde temsil eden ahlaki-entelektüel bir kadroya çok ihtiyacımız var. 

islamianaliz