• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Ankara 14 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Konya 22 °C
  • Antalya 26 °C
  • Diyarbakır 24 °C
  • Erzurum 15 °C
  • İzmir 25 °C
  • Rize 22 °C

’Anti-semitizm’ geri tepebilir ve herkesi korkutmayabilir!

Selâhaddin Çakırgil

Bir haftadır, sadece Türkiye kamuoyu değil, hemen hemen bütün dünya, Tayyîb Erdoğan"ı konuşuyor, tartışıyor..

Nitekim, 6 Şubat 09 günü de, ünlü ing. dergisi, "The Economist" de Erdoğan-Peres tartışmasını değerlendirdiği haberinde "Erdoğan'ın Atatürk'ten sonra en çok konuşulan lider olduğu" yorumunda bulunuyordu.

Bu iddia-tesbit, belki geçmişte dışdünyada, üzerinde çok konuşulmuş- tartışılmış olan, özellikle de İsmet İnönü, Adnan Menderes ve Turgut Özal gibi liderlerin ferdî veya sosyal hâfıza kayıtlarından silinmesi ve Erdoğan"ın ise gündeme daha yeni oturması sebebiyle de böyle olmuştur diye geçiştirilebilir.. Ama,  dünya kamuoyunu oluşturmakta-şekillendirmekte etkili olan uluslararası medyanın kendi değerler ve menfaatler ağı bakımından üzerinde gerçekten de çok düşünmesi gereken yeni bir durumla karşılaşılmaktadır ve bu açıdan, Erdoğan"ın hele de dış dünyanın ilgisini çok çekecek şekilde tartışmalara konu olması, belki de bundan sonra daha da ağırlıklı şekilde devam edecektir..

Çünkü, Erdoğan"ın geçen haftaki çıkışı, emperyalist dünyanın bertaraf etmek için asırlarca uğraştığı Osmanlı"nın dağılmasından sonra, M. Kemal tarafından ülkeye hangi metezori ve jakoben yöntemlerle kabul ettirildiği bilinen emperyalist Batı değerlerine karşı bir başkaldırı ve bir gizli ısyan havası olarak algılanabilir.. Çünkü, hele de son 60 küsur yıl boyunca, emperyalist Batı"da, sorumluluk makamlarında bulunan hiç kimsenin, ciddî bir eleştiri yöneltemediği "İsrail barbarlığı" karşısında ilk kez, hem de , Batı"dan kopmasına asla izin verilmeyeceği iç ve dış güç odaklarınca devamlı tekrarlanan ve Osmanlı"nın merkez üssü sayılan bir ülkede,  mevcud batıcı/ laik/ kemalist sistemin ölçüleri içinde kalarak, milletin rey ve iradesiyle işbaşına gelmiş olan bir siyasetçi, müslüman bir halkın aslî değerleri açısından karşı çıkılması gereken bir konuda, hem de bilinen bütün diplomasi kurallarını birtarafa fırlatıp atarak, Filistin"in mazlûm ve haklı insanlarının feryadını bizzat İsrail rejiminin c. başkanı Peres"e karşı en ağır ifadelerle dile getirmekte; ona, "siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz.." diyerek bir barbarlığa işaret etmekte ve ayrıca siyonist İsrail rejiminin işlediği bütün cinayetleri; kuşatılmış ve ordusuz, savunmasız, devletsiz bir 1,5 milyonluk Gazze şehri üzerine günlerce en korkunç ve vahşî bir çağdaş barbarlıkla ölüm yağdıran siyonist rejimini cinayetlerini, "İsrail"in savunma hakkı" gibi sayarak, Peres"e ve İsrail rejiminin bütün barbarlıklarına alkış tutanları da ayıpladığını çok net bir tavırla dile getirmiş bulunuyor ve bir uluslararası toplantıyı, bütün dünyayı şaşkına çevirecek alışılmamış bir tepkiyle terkediyordu..

Bu,  kendilerini "dünyanın efendisi" olarak gören emperyalist dünya tarafından, maddî super güçler tarafından kabul edilebilir bir tavır değildi.. Ve akıllarına, Ortadoğu"nun mazlum halklarından çok, kendilerine büyük bir tehdid kaynağı olarak gördükleri 600 küsur yıllık Osmanlı"nın sahneye geri mi döneceği gibi korkuları getiriyordu.. Nasıl korkmasınlar ki, müslümanların tarihten getirdiği ve Osmanlı bünyesinde de nisbeten koruyabildikleri değerler sistemine karşı, yine aynı Osmanlı"nın merkez üssü konumundaki bir ülkeye M. Kemal eliyle dayattıkları kendi değerleri ve o değerler üzerine kurulu sosyal yapıya karşı bir başkaldırının olabileceği ihtimalini daha bir güçlü  hissediyorlardı...

Nitekim, Erdoğan'ın oturum sırasında yaptığı konuşmanın ve hele de Peres"e hitaben söylediği, "Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz." şeklindeki sözlerin, salonda bulunan ekonomist ve siyasetçilerden oluşan önemli isimleri şoke ettiğini vurgulayan "The Economist", bu konuşmanın, etkisini "Ama, Müslüman dünyası Erdoğan'ı kucakladı." yorumuyla ifade etmekte ve "asıl tehlike"ye dikkati çekmekte.. Gerçi, emperyalist dünyanın önemli gözetleme kulelerinden birisi durumunda olan bu dergi, bu sözlerin, İsrail ile Türkiye arasında diplomatik bir krize yol açsa da, "Türkiye'nin NATO ve AB üyeliğinden ayrılmak ya da İsrail ve Amerika ile askerî ilişkilerini kesmek gibi düşüncelerden uzak ve bunların ihtimal dışı olduğuna" da dikkat çekmekten geri durmuyor ve daha da önemlisi, Erdoğan"ın bu konuşmasının, "onun, Türkiye'ye uygun bir lider olup olmadığı sorularını gündeme getirdiğini" de sözkonusu ederek bir bakıma, Türkiye içindeki laik/ kemalist odaklara bir "işaret fişeği" yakıyordu; konuyu bu yönde ısıtmaları için..

"Erdoğan'ın, Barack Obama'yı terör tanımını yeniden yapmaya çağırması, Hamas'ın terörist örgüt olarak algılanmaması gerektiğine bir işaret olarak anlaşıldı. Her ne kadar Avrupalı ve Amerikalı diplomatlar Erdoğan'ın bu tepkisine sessiz kalmış olsalar da, perde arkasında bazı diplomatlar kızgınlığını dile getiriyor. Bu tepkilerden sonra Barack Obama'nın da Türkiye'ye erken bir ziyarette bulunma şansı da zayıfladı." ifadeleri de, "The Economist"in..

*Emperyalistler korkmakta haklılar; çünkü, bütün iç-siyasî liderler de Erdoğan"ın yanında yer almak zorunda kaldı...

İç siyasette, Tayyîb Erdoğan, öylesine bir sosyal açlığa karşılık vermiş olmalı ki, SP Gen. Başkanı Nû"man Kurtulmuş ilk anda ve olması gereken şekilde destek verirken; MHP Gen. Başk. Devlet Bahçeli iki gün sustuktan sonra, "Başbakan"ın tepkisinin yerinde olduğunu" beyan etmek zorunda kaldı.. (Ama, Bahçeli, Erdoğan"ı, Olmert"le müzakerelerinde Gazze"ye saldırılacağının konuşulduğunu iddia ediyordu. Erdoğan ise, 3 Şubat günü yaptığı konuşmada,   İsrail-Suriye arabulucuğunun 5. raundunu görüştüğünü söylüyor ve "Bunu defaatle anlattığım halde bunu hâlâ anlamayan Sayın Bahçeli'ye ifade ediyorum, sen hangi dilden anlarsın, onu söyle Allah aşkına? Hangi dilden anlarsın? Defaatle anlattım. Yani kriptoları da getirip sana mı teslim edeceğiz? Herhalde o kadar da değil. Yanındaki dış politika uzmanları size bunları biraz anlatsın da neler çok gizlilik kaydı olan olmayan evraklar kime, nasıl devredilir veya teslim edilir, bunları bir öğreniver. 3,5 yıl da olsa bu ülkede Başbakan Yardımcılığı yaptın. Bunları bilmen lâzım." diyordu..)  

Bahçeli"yi, üç gün susan Deniz Baykal da izledi.. Halbuki, Baykal"ın Gen. Başk. Yard. (eski büyükelçilerden) Onur Öymen ve onun gibi eski büyükelçilerin çoğu da, o "Davos Konuşması"nın öyle sansasyonel şekilde bitmesi üzerine, "Skandal.. Türkiye"yi bitirdi, devletin geleneksel diplomasisine aykırı.. Herşey mahvoldu.."  diyorlardı, çağrıldıkları tv. ekranlarında, ilk saatlerde.. Ama, Tayyîb Erdoğan"ın sert şekilde tartıştığı (siyonist İsrail rejimi c. başkanı)  Şimon Perez"in Erdoğan"a telefon edip üzüntülerini bildirmesi üzerine, hemen onlar da; ya susmuşlar, ya da ilk beyanlarının en tersi istikamette değerlendirmelerde bulunmaya başlamışlardı..

Ama, o tipler, anlı-şanlı o eski diplomatlar, Tayyîb Erdoğan"ın "monşerler…"  nitelemesine mâruz kalmaktan kurtulamıyorlardı.. Başbakan, "Ben diplomasiyi "monşer"lerden öğrenmedim, öğrenmeye hiç niyetim de yok.." diyordu.. (Monşer, fransızcada, "azizim, değerli dostum" mânâsına gelen "mon cher"den gelmekte olup, Osmanlı"nın son asrından beri diplomasimize musallat olmuş,  kendi halkına yabancılaşmış, emperyalistlerin değerleriyle bütünleşmiş diplomatları anlatmakta kullanılan bir ıstılah olmuştu.. ) Ve Türkiye"deki oligarşik gizli dikta düzeni içinde, milletin temsilcisi durumunda olan siyasî iktidarın dokunamadığı üç önemli odaktan birisi de Hariciye"de kümelenmiş bulunan bu "monşerler zihniyeti ve gizli kadrolaşması" idi.. (Öteki ikisi ise, bilindiği gibi, kuvvetli silahlar ve de yargıdır..)

Konu, aslında, sadece "Erdoğan - Peres sürtüşmesi" veya iki rejimin en üst seviyelerdeki iki isminin fikrî uyuşmazlığı veya ağız dalaşı değildi.. Belki de, Ortadoğu siyasetini ve tarihini, hattâ,  dünya dengelerini bile alt-üst edebilecek bir büyük gelişme sözkonusu idi.. Nitekim, Mısır"lı "müslüman" yazarlardan Fehmî Huveydî"nîn, 1 Şubat günü, Kuveyt"in "eş"Şarq" gazetesinde "Erdoğan masayı Perez'in üzerine devirdi.." başlığıyla yayınlanan makalesi, durumu özetlemesi açısından da ilginçti..

Huveydî şunları söylüyordu, özetle: "Katliâmın 'faydaları'ndan sözedilebilirse, Gazze'deki İsrail katliâmının 'yarar"larından  biri de, bazı Arab rejimlerinin ayıplarını bizi şok eden ve utanç denizine boğan duyarsızlığına ters yönde, aynı güçle, Türkiye'yi "arab halklarının vicdanı"na döndürmesidir. (…) Bu durum gözlemlenmesi gereken bir ironiyi de ortaya koydu. Arab rejimlerinin çoğunluğu ile halkları arasındaki uçurum bu saldırı sebebiyle daha bir genişlerken, Türkiye sahnesi bunun tam tersiydi. Hükümet halkına bağlıydı. (…)  Erdoğan"ın, Filistin için öfkelenerek Davos toplantısından çekilmesi ve İstanbul'a dönüşünde, kendisini muazzam bir kalabalığın karşılaması üzerinde durulmalıdır.. (…) Perez'in "Gazze katliâmı"nı savunması ve katılımcıların Perez'i alkışlaması üzerine, Erdoğan hem Perez"e, Gazze"de çocukları bile öldürdüklerini sert ifadelerle hatırlattı ve hem de Perez"i alkışlayanları ayıpladı.. (…) Bu davranışıyla Erdoğan masayı Perez'in üzerine devirdi..

Konu Erdoğan açısından kolay değil. Siyasî ve ekonomik açıdan, bunun sonuçları olacak. Zira, İsrail'in 60 yıldır diplomatik ilişkilerini koruduğu Türkiye'de güçlü müttefikleri var. Bu müttefikler Yahudi cemaatleri, bazı aşırı laikler ve askerler arasında dağılıyor. İş adamlarından bir grupun çıkarları da onlarla  sıkı sıkıya irtibatlı.. Ortada bunları ifade eden gazeteler ve televizyon kanalları var. (…) Bu çıkarların, Ankara ile Telaviv arasında yaşananlardan etkilenmesi kaçınılmaz. (…)"

Huveydî"nin bu tesbitlerine katılmamak mümkün mü?

*Peres ve Erdoğan"ın sözlerinin özünü unutmamak için..

Evet, geçen hafta, İsviçre- Davos toplantılarında, "Ortadoğu"da Barış" üzerine tertiblenen ve BM. Gen. Sekr. Ban Ki Moon, TC. Başbakanı Tayyîb Erdoğan, siyonist İsrail C. Başkanı Şimon Peres ve Arab Birliği Gen. Sekreteri Amr"u Mûsâ"nın katılımı ve Washington Post"un Ortadoğu uzmanı yazarlarından sayılan  İgnatius"un sunuculuğunda yapılan  panelde son konuşmayı Peres yapmıştı.. Önceki bütün konuşmacılar siyonist İsrail rejimini suçlayıcı konuşmalar yapmışlardı.. Ve, siyonistlerin genişi çapta ve derinden etkili olduğu dünya medyasında, bu gibi eleştiriler hiç de etkili olmuyordu.. Ama, Erdoğan, çok farklı konuşmuş ve doğru olduğuna inandığı görüşlerini, "diplomatik nezaket kuralları" adına kendi eliyle etkisiz hale getirmek gibi bir yanlışa düşmemişti..

Erdoğan sık sık toparlanması istenilen 12 dakikalık konuşmasında şunları söylemişti, özetle: 

"…Durum tespitine ben 40 yıl öncesinden başlamıyorum. (…)Haziran 2008 sürecine baktığımız zaman bir sözlü ateşkes oldu, bu sözlü ateşkes sürecinde herhangi bir sıkıntı söz konusu değildi. Ancak 6 aylık bu sözlü ateşkesin süresi bitince o süre içerisinde herhangi bir roket atışı bu tür şeyler olmadı. Ancak İsrail tarafının bu arada ablukaları kaldırması, ambargoları kaldırması gerekiyordu ne yazık ki bunlar kaldırılmadı. Gazze adeta bir açık hapishanedir. (…) İşin bir diğer boyutuna baktığımızda bu olaylar anlatılırken ben Sayın Olmert'e soruyorum, diyorum ki: "Sayın Olmert, mâdem bu füzeler atıldı, peki bu atılan füzelerde herhangi bir ölüm var mı?" Bana verdiği cevap: "Hayır yok, ama füze atılıyor.". Bu nasıl füze ki, atılıyor ölüm yok, bu nasıl iş... (…) Ve çok daha ilginç olanı: Bakınız 27 Aralık'tan 4 gün önce ben Sayın Başbakan'la (Olmert) Ankara'da bir görüşme yapıyorum. İsrail-Suriye konusunda biliyorsunuz biz bir arabulucu görevini endirekt olarak üstlendik. (…) O özel temsilcisini getirdi. (…) Ben Sayın Esed ile orada irtibatımı kurdum, özel temsilcim Dışişleri Bakanı ile görüşmelerini yaptı. Hedefimiz nedir? Hedefimiz doğrudan görüşmelere nasıl geçeceğiz? Bunu nasıl başaracağız? Bunların çabası içerisindeyiz. İstiyoruz ki Ortadoğu'da barış egemen olsun, buna gayret ediyoruz ve bir araya gelemeyen bu ülkelerin temsilcileri bir araya gelir hale geldi. Bunu başaralım istiyoruz ve bunları konuştuk. Ve iş bir-iki kelimeye kadar düştü; bu iki kelimeyi de hafta sonuna kadar üzerinde müzakere edelim, ondan sonra bu işi hafta sonu karara bağlayalım... Bu arada ben Sayın Olmert'e (…) dedim ki: "Bakın bugün Hamas'ın elinde esir olarak bulunan askeri biz kurtarabiliriz. Ama benim sizden bir ricam var, bu ricam şudur: Bakın Reform ve Değişim Partisi Filistin'de seçim kazandı, demokrasiyi konuşuyoruz ya, ileri demokrasi diyoruz ya, hep demokrasiden yanayız ya; madem demokrasiden yanayız, o zaman bu demokratik mücadeleyi vermiş, halkın iradesiyle seçilmiş olanları bir defa saygıyla karşılamak durumundayız -severiz ya da sevmeyiz- ve şu anda o seçilenlerden meclis başkanı sizin elinizde esir, bu hükümetin bakanları sizin elinizde esir, milletvekilleri sizin elinizde esir, gelin dedim burada bir paket yapalım, daha önce Sayın Abbas'a gönderdiğiniz o jesti burada da gösterin, siz de bunları serbest bırakın." Dedi ki: "Bunları serbest bırakırsak Mahmud Abbas kriz geçirir." Böyle deyince, peki dedim: "Elinizde çocuklar var, esir kadınlar var, gelin bunlardan bir paket yapalım, bunları serbest bırakın." Dedi ki: "Yarın arkadaşlarımla görüşeyim, size döneceğim.." Hâlâ dönecek! 

Ve, 27 Aralık'ta bombaların Gazze'ye inmeye başladığını gördüm. Ne oldu? 1 200'ü aşkın sivil öldürüldü; bunların içerisinde çocuklar var, bunların içinde kadınlar var, bu insanlar öldü.  5.000'i aşkın yaralı var. Orantısız bir güç kullanımı var. Soruyorum sizlere; insanca düşünelim; başımızı iki elimizin arasına bir alalım, İsrail'in elindeki silah gücü, kitle imha silahları da dahil, acaba zerresi Gazze'de var mı? Filistinlinin elinde var mı? Soruyorum size, bir şey biliyorsam: Kesinlikle yok!. Burada orantısız bir güç kullanımı var. BM Güvenlik Konseyi toplandı, karar aldı (operasyonların) durdurulması için.. İsrail açıklama yaptı, 'Tanımıyorum' diye. Sayın Ban Ki Moon da söyledi; BM binaları vuruldu, okulu bile vuruldu. Okullar, camiler, hastaneler vuruldu. Bütün bunlar yapılırken insanlık ne yaptı? Seyretti!.. Ama aynı insanlık Gürcistan'da böyle seyretmedi. Ben Gürcistan kapısına insanî yardımı getiren ve oraya da koşan ilklerdenim. Burada da biz bu darbeyi yiyen, mazlum duruma düşen bu insanlara hangi dindendir, hangi dildendir ayrımını yapmadan yardımına koşma görevi ile aslında hepimiz görevli idik. Ama ne yazık ki, bu olmadı.  

(…) Ve yatıp kalkıp bir şey söyleniyor: Hamas- Hamas- Hamas... Kusura bakmayın Gazze'de sadece Hamas örgütünün mensupları oturmuyor ki, Gazze'de sivil halk oturuyor. Hamas aynı zamanda Reform ve Değişim Partisi'nin farklı bir şeklidir. Ama, onu o hale dönüştüren de, seçimi kazandıktan sonra demokratik hakkını ona vermeyenlerdir. Bunun asıl vebali altında olanlar... (…) Şimdi bu süreci hızlandırırken ben bunu Sayın Olmert'e söyledim. Dedim ki, "Bakın siz masada tek taraflı müzakere yapıyorsunuz. Hamas'ı bu masaya davet etmeniz lâzım; çünkü onlar da o ülkenin bir tarafı ve üstelik seçim kazanmış bir parti.." Eğer bunu BM yürütecekse onun bu işi yapması lâzım; temennim odur ki BM burada ağırlığını koyar veyahut da ABD şu ana kadar ortaya koymadığı ağırlığını (…)  koymak suretiyle.. (Yalnız Rice ile Livni'nin imzaladığı mutabakat çerçevesinde değil, bunun yeniden ele alınması lazım, eğer bu yeniden ele alınmazsa bu danışıklı dövüş devam eder..) Bu danışıklı dövüşün devam etmemesi lâzım. Hamas'ın da hatalarından, yanlışlarından kesinlikle vazgeçmesi lâzım. (…) Şunu da bilelim ki, dünya barışı için Ortadoğu barışı şart.. Bunu başaramazsak; dünya barışı da maalesef tesis edilemeyecek.

Ve Ulusal uzlaşı hükümetinde Hamas'ın da yer alması gerekir. Ancak ondan sonra seçimlere gidilmeli ve bu seçimlerden sonra da kurulacak hükümet, ister beğenelim ister beğenmeyelim, Filistin halkının iradesine saygı duymamız gereken bir hükümet olmalıdır."

Evet, Erdoğan"ın sözleri kuralları emperyalistlerce belirlenen diplomasinin kaldıramıyacağı derecede net ve "taraf"lı idi..

Ve, Peres"i en çok da, Erdoğan"ın sözleri yaralamıştı.. Çünkü diğer konuşmacıların seremonik ve diplomatik kalıplar içindeki eleştirilerine alışık idiler. Bu yüzden, 25 dakikalık  konuşmasında, en çok da Erdoğan"a cevab veriyordu, bağıra bağıra.. Hattâ, tehdid havasında.. 

Peres, Erdoğan"a, "bölgeyi bilmediğini imâ edercesine ve kendilerinin üzerlerine düşeni yaptıklarını" iddia ederek şöyle diyordu, özetle : "Saygıdeğer konuşmacıları dinledim İsrail hakkında konuştular ve bildikleri ülkenin resmini gösterdiler. Demokratik bir ülkede bir terör örgütüne karşı mücadele etmek çok zor. Kimse bunu görmüyor. (...)  Hamas seçimlere katıldı. Ancak demokrasiye ilişkin farklı bir görüşleri var. (...) Hamas bizi endişelendiriyor. (…) (…)Sayın Mübarek, sayın Abbas durumu biliyor. (…) Ne yapmamız bekliyordunuz. Eğer İstanbul"da roket saldırıları olsa siz ne yapardınız? Yapmak istediğimiz bu değildi elbette, tercihimiz barıştı. (…)  Fetih yöneticisi,  "Hamas Gazze"de okulları, üniversiteleri şiddet merkezi haline getirmiştir. Gazze"liler şiddete maruz kalmıştır.." diyordu..  (…) Ateşkes bizim için sorun değil, çünkü ateşi biz başlatmadık. (…) Gazze trajedisini başlatan İsrail değil; diktatörlüğünü Gazze"de kuran Hamas"tır!."
Ve işte bu konuşmadan sonra, Erdoğan, cevab hakkını kullanmak istiyor, ama, bu verilmek istenmeyince, kendiliğniden söz hakkını kullanıyor ve bir-iki dakika içinde, lafı hiç eveleyip gevelemeden, Perez"e, "Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz.." diye hitab ediyor ve "İsrail"in barbarlığı"nı, üstelik de bir "yahudi"nin sözlerini tekrarlıyarak dile getiriyordu. 

Siyonist İsrail"in kanlı pençesinden yahudileri de kurtarmak için..

Bu yahudi "san"at ve fikir adamı", Gilad Atzmon idi.. Bu "yahudi", Tayyîb Erdoğan"ın kendi sözlerine dayanarak, Peres"i ve İsrail rejimini suçlamasını gururla karşılıyor ve 5 Şubat günü Timeturk.com"da yayınlanan, "Artık "Yeter" demenin zamanı..." başlıklı yazısında  şöyle diyordu, özetle:

"Davos"ta insanî bir dava için Başbakan Erdoğan"ın dik duruşunu görmek oldukça cesaret verici idi. Ama tümden şaşırdığım söylenemez. Bir kez daha ispatlanmış oldu ki, insanlık ve etik mevzu bahis olduğunda İslam ve Müslüman dünyasının liderleri ön saflarda yer alıyor ve sadece Chavez ve Morales gibi birkaç temiz popular lider de bu saflarda bulunuyor. (…) Batılı liderler İsrail"in savaş suçlarına ses çıkarmazken, gerçeği söylemek için dimdik duran Başbakan Erdoğan"dı, Peres"e "ellerinin çocuk kanına bulanmış olduğunu"  söyleyen o idi. "Sesini yükseltiyorsun Sayın Peres, bu suçluluk psikolojisindendir" dedi. Başbakan Erdoğan"dan farklı olarak ben şahsen Peres"de vicdan olduğunu da düşünemiyorum. (…) Şu ana kadar hiçbir batılı lider bunlar karşısında "Yeter artık, bu kadarı fazla.." diyebilecek temel ahlâkî  bir bütünlüğü sergileyemedi. (…) Çok iyi biliyorum. Filistin halkına destek vermek kolay değildir. (…) Yıllardır, kurumsallaşmış politik Yahudi lobilerinin terörüne maruz kalıyoruz.. Yahudi lobisi, İsrail aleyhine yapılan ter türlü eleştiriyi "anti-semitik" söylem olarak gösterip, susturmada ve hedef göstermede oldukça etkili oldu.  Ancak eğilim hızla değişiyor. (…)Maalesef, batılı liderlerle bu iş olmuyor. Tüm bu mevzularda başarısızlığa uğradılar. Ama, sadece Başbakan Erdoğan kanayan kalblerimize bir umut ışığı serpti. (…) Yahudi halkının ciddî bir felaketin eşiğine gelmesini engellemek de ancak İsrail"in durdurulmasıyla mümkün olur..(…) Anketlere göre İsraillilerin %94"ü Gazze"ye saldırılara destek verdi.. (…)  Anlayacağımız üzere İsrail"i bu ölümcül tutkudan vazgeçirecek bir güç yok.. İsrailliler kendilerini kendilerinden koruyamıyor. (…) Erdoğan"a sözlerinden dolayı derin minnet duyuyorum.(...)"
Evet, bu sözleri söyleyen de bir yahudi..

Bir diğer yahudi ise, üstelik bir "haham"!.. Haham Menahem Froman bakınız, Yeni Asya"da 5 Şubat 09 günü yayınlanan mülâkatında ilginç şeyler söylüyor.. Froman, merhum Şeyh Ahmed Yâsin"le de görüştüğünü ve Yâsin"in kendisine, "Sen ve ben, beş dakikada barış yapabiliriz. Çünkü ikimiz de dindarız.. Çünkü ikimiz de her şeyin asıl sahibinin Allah olduğunu, toprak için kavga etmenin anlamsızlığını kabul ediyoruz" dediğini söylüyor ve "Ortadoğu"da en âcil problem, İsrail-Filistin barışının sağlanmasıdır.  İsrail ve Filistin toplumu arasında en doğal arabulucunun Türkiye olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan, bölge barışını sağlayabilecek tek ikilidir.." görüşünü dile getiriyordu..

*Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı Wim Duisenberg'ın eşi Gretta Duisenberg ise, 01 Şubat 09 günü, Zaman"da,  "Erdoğan'ın çıkışından gurur duydum.." diyerek şunları söylüyordu, özetle:  "Beni antisemitizm"le suçlayanlar da var.  Tabii ki "anti-semit" değilim. Ben İsrail yönetimine, liderlerine ve uygulamalarına karşıyım. Bunun "Yahudi karşıtı" olmakla alâkası yok. Filistinli Arapları insan olarak görmeyen İsrailli liderler faşistlik yapıyorlar. İsrail savaş suçu işledi, liderleri yargılanmalı.. İnsanlık suçu işleniyor. Closter bombası kullanıldı geçmişte. Son saldırılarda nükleer ve kimyasal bombalar kullanıldı. Yeni silah ve bombalar da denendi. Ortaya çıkan tablo tam anlamıyla bir yıkım. Gazze'de taş üstünde taş kalmadı. (…) Onlar her tarafı bombaladılar. ABD ve dünya sessiz kaldı, destekledi hattâ.. Geçmişte derin acılar yaşamış bir yahudi toplumu adına, bugün yapılanlar, dün yahudilere yapılanlardı..  61 yıl önce "Holocaust'u yaşamış olanların bugün bunu yapmaması lâzım. Bunu yapanlar, siyonistler. Çünkü onların "Büyük İsrail" hayalleri var. İsrail faşist ve rasist (ırkçı) bence. İsrailli idareciler savaş suçlusu, yargılanmalılar. (…) Açık bir hapishane gibi Filistin.. Kimse sesini çıkarmıyor bu duruma.

Bence Erdoğan Davos"ta kesinlikle haklı ve doğru olanı yaptı. Son derece cesaretli bir çıkış. Sonunda bir lider Peres'e karşı cesaret edip bunu söyleyebildi, son derece önemli. Bu yüzden harika buluyorum. Ben de Erdoğan gibi düşünüyorum, İsrail çoluk çocuk demeden insanları öldürüyor. Kesinlikle diğer liderler ve ülkeler de bunu takip etmeli. Diğer Arap ülkeleri, Hollanda, Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu... Aslında herkes, hepimiz biliyoruz yaşananları, ama cesaret edip gerçekleri İsrail'in yüzüne söyleyemiyoruz. Erdoğan bu cesaretli davranışı gösterdiği için son derece mutluyum. Şimdiye kadar kimse bu cesareti gösteremedi dünyada. (…) İsrail liderleri ne Birleşmiş Milletler'in ne de uluslararası hukukun söylediğini dikkate alıyor. (…) Ekonomik çıkarları var herkesin. Petrol mesela... Arablar farklı mı davranıyor? Mısır'a bakın sınırları kapattı. Gücünü kaybetmemek için Filistinli kardeşlerini düşünmüyor bile. Ama, dediğim gibi,ben, İsrail işgali sona erene kadar mücadele edeceğim.  Diyorlar ki, "Filistinliler terörist!."  Ne kadar saçma. Terörist varsa o da İsrail'in kendisi. Filistinlilerin kendilerini savunma hakları var.."

Hollanda"lı bu "İnsan Hakları aktivisti" böyle söylerken..

*"Emperyalizme karşı olanları seçenler suçludur, imhası gerekir!"

Siyonist İsrail rejimi içinde etkili birçok kimse ise, Filistinlilerin imhasını savunuyor. "Büyük hukukçu" olarak bilinen Nachum Rakover'ın görüşü: "Kaatillere oy verdiler ve onları bizi öldürmeye yolladılar. Onlara (sivillere) masum demek trajik bir komedidir... Siviller kaatillerin ortaklarıdır".  Fanatik / aşırı yahudi şeriatçisi, Shas partisinin yetkilisi Eli Yeshai, ise, "Düşmanın imhası Ahd-i Atiq"de de emredilmiştir."  diyor. Diğer birçok siyonist seçkini  de, İkinci Dünya Savaşı'nda Japonya'ya atom bombası atan ABD örneğini izleyerek Gazze'ye nükleer saldırı öneren Avigdor Lieberman gibi, "Gazze'yi dünya üzerinden silme" ve "orada hareket eden her şeyi öldürme" çağrısı yapmaktalar.

Bu "İmha ideolojisi" siyonist İsrail rejiminde hiç de "biz azlık görüşü" değildir. Batı dünyasındaki yahudiler kadar,  siyonist İsrail rejiminin yahudileri  tarafından da benimsenir. Yaygın yaklaşım: "Kitab-ı Mukaddes zamanında Tanrı'nın bize soykırım emretmesi doğruysa, neden bizim şimdi yapmamız doğru olmasın ki? Tanrı fikrini mi değiştirdi?" demekteler..

İsrail rejimi sözcülerinden Nachman Abramowitz ise, Filistinli çocukları şeytan olarak nitelemekte.. "Size genç görünebilirler ancak bu insanlar kalblerinde teröristtir. Onların aldatıcı masum yüzlerine bakmayın, her birinin kalbindeki şeytanı düşünmeye çalışın... Eğer onların büyümelerine izin verirsek, bu insanların şeytanî teröristler olacağından tamamıyla eminim... Çocuklarınızı öldürmek için büyümelerine izin mi verirdiniz;  yoksa şimdi mi işlerinizi bitirirdiniz? Bizler insan şeklindeki hayvanları öldürüyoruz ve bunun için özür dilemeye gerek duymayız."  (Abromowitz"in bahsettiği "insan hayvanı", yahudi terminolojisinde, yani, yahudi olmayanlar, "Goyim'ler ve Gentile'ler / kafirler- putperestler..)

HDR Başkanı Murad Yılmaztürk"ün "haksoz.net"te, "Siyasî Silah Olarak anti-semitizm" başlıklı makalesinde değindiği noktalar da konunun anlaşılması açısından önemli..

"İnsan Hakları Avukatı Felicia Langer, Norman Finkelstein'in "Siyasî Silah olarak Antisemitizm - İsrail, Amerika ve Tarihin Suiistimali" kitabı için yazdığı önsözde şöyle diyor:  “Antisemitizm suçlamasıyla Amerikan-Yahudi elitleri öncelikli olarak şunu hedefliyorlar: İsrail"i eleştiren her kim olursa olsun, ifşa edilmiş antisemit olarak gösterilsin ve işgal altında bulunan Filistinlilerin durumu, yaşadıkları zulüm ve baskı hakkında haberler tabu, yani yasak olsun; çünkü kurban rolü sadece İsrail"e mahsustur. Yani gerçek durum tersine çevrilsin ve İsrail dokunulmazlığın tadını çıkarsın... İsrail burada açık bir şekilde boğma politikası takip ediyor..”

Norman Finkelstein ise kitabında nelere ağırlık verdiğini şöyle ifade ediyor:  “Bu kitapta İsrail-Filistin sorununun çoğunluklu olarak özellikle İsrail"i körü körüne savunmak isteyenler tarafından sun"î olarak oluşturulduğunu yazıyorum. Onların hedefi, gerçeklerden dikkatleri başka taraflara çekmektir. Bu nedenle, istenilen kargaşayı sağlayacak olan önemsiz tartışmaların gündeme hakim olmasını sağlarlar. En çok sevilen taktiklerinden biri, Batı toplumlarında yeni bir antisemitizm dalgası yükseliyor iddiasında bulunmaktır. Ne zaman İsrail uluslararası camia tarafından Filistin sorununu diplomatik yollarla çözmeye zorlanır, bu doğrultuda İsrail yoğun baskı altında tutulursa, o zaman İsrail savunucuları hep yeni bir antisemitizmden bahsederler. Son senelerde ortaya atılan yeni antisemitizm suçlamaları zamanlama olarak, tam işgal edilmiş bölgelere yoğun şiddet uygulamalarının başladığı ve İsrail"in Batı Şeria"nın içinden geçerek inşa etmeyi kararlaştırdığı bir duvar ile Filistin topraklarını ilhak etme kararıyla aynı zamana denk geliyor..(…)"  (Finkelstein"ın da bir yahudi olduğunu hatırlayalım..)

*Bu sözler tartışılsa bile, yine de bir yeni merhaledir!

Başbakan Erdoğan da, AK Parti"nin Meclis Grubu"nda 3 Şubat günü yaptığı konuşmada sözü kendisinin iktidardan düşürülebileceği gibi bir takım tehdidlere ve anti-semitizm suçlamalarına getiriyor ve özetle şöyle diyordu: "Gazze'deki trajediyi dile getirmek için ağzını açan herkesi, (sen Hamas taraftarısın), ya da (sen yahudi düşmanısın) diyerek saf dışı bırakmaya çalışmak, kutuplar arasındaki gerilimi artırmaktan başka bir amaca hizmet etmez.. (...) ''(Bulaşma, bulaşma, bulaşma... Dokunma... Yerler, götürürler.) diyorlar.. Yahu, yerlerse yerler.. Ama, biz büyük geliriz. Bizim Allah'a bir can borcumuz var, kula değil!' "Gazze'de çocuklar başta olmak üzere, masum sivillerinin ölümünü, özellikle Hamas ve antisemitizm odaklı bir karşı propagandayla boğmaya çalışmak, son derece yanlıştır..

Hedef saptırmanın anlamı yok. (...) Her eleştiriyi semitizm karşıtlığıyla geçiştirmeye çalışmayı artık dünya kamuoyu da yutmuyor..(...) "İsrail yönetimine, İsrail'in ölçüsüz güç kullanımına yönelik eleştirilerimizi, Hamas taraftarlığına ya da antisemitizm eksenine oturtmaya çalışanlar, hem Türkiye"ye, hem Gazze'nin masum sivillerine, orada hayatını yitiren masum çocukların hatırasına haksızlık ve saygısızlık ediyorlar. (...)"

*

Evet, sadece Türkiye"nin iç siyasî dengelerini ve Ortadoğu"yu değil, dünya siyasetini bile değiştirebilecek bir tavır gelişiyor, Tayyîb Erdoğan"ın şahsında.. Erdoğan"ın nasıl bir rejimin genel çerçevesi içindi vazife yaptığı hatırlandığında, elbette en azından, yapabileceklerinin sınırlı olacağı hatırlanmalıdır, ama, onun şahsiyetli bir sözlü çıkışının bile, Refsencanî"nin geçen haftaki Tahran Cuma Namazı hutbesinde dile getirdiği gibi, "bir bomba etkisi"  yaptığı ve yeni bir merhalenin başlangıcı olduğu da gözardı edilmemelidir.. Bu tavrın, hak ve adalet isteyen herkesi ve özellikle  bütün müslüman toplumları ve hele de arab dünyasını derinden sarsması, karşımıza yeni ve büyük sosyal gelişmeleri çıkarabilir.. "Dâr"ul Hayat" isimli ve ingilizce olarak da yayınlanan bir Lübnan gazetesinde, Cihad el"Hazîn isimli yazar, geçen hafta, "Türk Başbakanı beni bir Müslüman olarak gururlandırdı, ama bir Arab olarak da utandırdı. Bir televizyonda söylediğimi tekrar etmek istiyorum. Bir Arab olarak Erdoğan'ı selamlıyorum. Osmanlı devletinin geri gelmesini ve Erdoğan'ı halife seçmeyi çok isterdim. Teşekkürler Erdoğan!" diyordu.. Bu gibi talebler, her ne kadar bugün için uçuk gözüküyorsa da; unutulmamalıdır ki, 100 yıl öncelerde bugünlerde de, şeklen bile olsa varolan bir Hılafet"in ortadan kalkabileceği ihtimali, düşünülemiyordu; ama, gerçekleşti.. Bu gibi talebler, çaresizlik içindeki toplumların arayışlarının derinliğini de yansıtması açısından önemlidir..

Tabiatiyle, bu gibi arayışlara karşı, zakkumlu/ acı/zehirli  meyveler de çıkabilir karşımıza.. Nitekim, Mısır, Suûdî ve Ürdün rejimlerinin Dışişl. Bakanlarının Abu Dabi"de 4 Şubat günü yaptığı ve "Arab Davosu" adı verilen toplantıda, "Arab olmayanların içişlerimize yıkıcı şekilde karışmasından rahatsızız.. " deniliyordu.. Dahası, "Türkiye"nin değil, Mısır"ın arabulucuğunu destekliyoruz"  denilen bu açıklamada, İran"a da tepki gösteriliyor; HAMAS"a, İran"dan uzaklaşması çağrısı yapılıyordu..

Ama, en azından, bir söz, tarihin seyrini değiştirebilecek bir manivela gücüne sahib olduğunu göstermiştir.. "Dayanabileceğim bir yer gösterin, dünyayı yerinden oynatayım.." diyen Arşimed"in 2 500 sene öncelerdeki arayışı, bir daha çıkıyor karşımıza..

haksözhaber

Bu yazı toplam 751 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim