• BIST 97.713
  • Altın 144,103
  • Dolar 3,5652
  • Euro 3,9996
  • Ankara 23 °C
  • İstanbul 22 °C
  • Konya 16 °C
  • Antalya 21 °C
  • Diyarbakır 24 °C
  • Erzurum 17 °C
  • İzmir 25 °C
  • Rize 20 °C

Allah’ın hür kullarını, ‘Osmanlıcı’ veya ‘Kemalist’ saltanatçıların kulu

Selâhaddin Çakırgil

Bu kavmiyetçi bakış açılarından kurtulamıyacak mıyız?

1- Lübnan-Hizbullah lideri S. H. Nasrullah"ın bir sözündeki yanlış bakışı açısına değindim diye geçen hafta bir hayli eleştiriler aldım..

Şimdi de, benzeri bir durum daha ortaya çıktı..

2 Ekim 09 günü akşamı, Şam"da, Selahaddin Kalesi"nde, (Kudüs"ün, arab dünyasının 2009 Kültür Başkenti seçilmesi münasebetiyle tertiblenen törenlerde) konuşan HAMAS lideri Khâlid Meş"âl, "Kuzey Afrika"dan Mısır, Suriye, Arabistan, Arab Körfezi, (Khalic-i Arab), İran, Malezya ve Endonezya"ya kadar bütün İslam ülkelerinin, 2009 yılında, düşman karşısında tek saf olacakları"  temennisinde bulunmuş..

Bu söz, İİC medyasında tartışma konusu oldu..

Çünkü, İran  makamları Şahlık zamanında da "Persian Golf" (Halic-i Fars) terimini kullanıyorlardı.. Arab rejimleri ise, ısrarla "Halic-i Arab" diyorlardı..  Ancak, İslam  İnkılabı"ndan sonra (merhûm) İmam Rûhullah Khomeynî, bu körfezin, "Halic-i İslam" olarak anılmasını istedi.. Ancak, bu tavsiye, bir takım gizli ellerce ört-bas edildi ve "Halic-i Fars" deyimi daha bir muhkem vurgulandı..

25 sene öncelerde, Mîr Huseyn Musevî, İİC Başbakanı olarak Libya"ya yaptığı gezi esnasında, Halic-i Fars deyince, Kaddafî‚ "Halic-i arab.." diye itiraz etmiş ve diplomatik bir soğukluk yaşanmıştı.. Ki, Osmanlı ile İran arasında geçmişte yapılan andlaşmalarda da, İran tarafı burayı Fars Körfezi / Halic-i Fars  diye isimlendirirken; Osmanlı tarafı ısrarla Basra Körfezi diye isimlendiriyordu.. Halbuki, Basra deniz kıyısından kilometrelerce içerde bir şehrin adı idi ve bu körfe / khalic"in Basra ile direkt bir ilgisi yoktu..

Ve TC rejimi de bu ismi, bugün ısrarla Basra Körfezi olarak anmakta.. Yani, böylece arabî de saymamakta, farsî de.. Ve yakın bir şehrin adı ile anmakta.. Galiba, bugün için en mâsumu..

İİC makamları ise, rahmetli İmam"ın isimlendirmesine rağmen, -İmam hayatta olduğu zaman da dahil- "Khalic-i Fars" adını kullandırmaktadır..

Ve İİC medyası, "Khalic-i Fars" denilmeli diye farsçı bir yaklaşım üzerinde hassasiyetler oluştururken, karşı taraf da, arabçı bir yorum yapılmasını istemekte..

Bu çarpık hassasiyetlerden kurtulamıyacak mıyız?

İslam Milleti mensublarının nice seçkin isimlerinin bile, nasıl bir takım kavmiyetçi eğilim ve yaklaşımların  yaptırım etkisinde olduğunu görüp de, üzülmemek elde değil..

*

"Ceylan"ımı parçaladılar.."

 

2- 12-13 yaşlarında bir kızcağız, Ceylan isimli bir kızcağız, Diyarbekir-Lice kırsalında, askeriyenin bir operasyonu mu, manevrası mı, her ne ise, oradan atılan bir havana topuyla parça parça olmuş; annesi o parçaları birer birer toplamış...

"Bir insanı haksız yere öldüren, bütün bir beşeriyeti öldürmüş gibidir.."  hükmünü veren bir dinin mensubları açısından, ne kabul edilmez bir korkunç cinayet..

Genelkurmay"ın öyle bir hadise meydana gelmemişçesine umursamaz biri tavır takınması, mazlumların nice "ahh"larının üzerinin nasıl örtüldüğünün bir diğer örneğini oluşturuyor.. Kazaen olmuş denilecek bir durumun olup olmadığı bile belli değil.. Çünkü, TSK bu hususta sus-pus.. Ya, suçluluk duygusuyla, ya da, dağ başlarındaki insanların yaşamalarıyla ölmeleri arasında onlar açısından bir farkın olmaması yüzünden..

Biz orada havan topu atmadık diyor..

Sen ülke güvenliğini korumakla vazifeliysen, hakttâ sen atmamışsan bile, burada patlayan bir havan mermisinin nereden, nasıl, kim tarafından atıldığını en iyi belirlemek durumunda olan, teknik olarak sensin..

Resmî ideolojinin korunması yolunda hayatlarını kaybeden ve hele de yüksek rütbeli birileri olsaydı, o zaman siz görürdünüz tumturaklı nutukları, suçlama ve görkemli törenleri..

*Genelkurmay"ın bu konudaki ilgisizliğini ve suskunluğunu, gecenin karanlığını bir top mermisinin yırtışı gibi bir feryad yırttı..

 

"Kurtarın beni, komutan bana taktı!"

Adana"da bir ana Fatma Solgun, Şırnak- Cizre"de uzman çavuş olarak askerlik yapmakta olan 24 yaşındaki oğlu Ahmet Solgun"un ölüm haberini almış.. Cenazesine gelmek isteyen komutanları terslemiş bu ana..

"Benim evladımı iki ayda yediniz, cenazeye gelmeyin.." diyen bu ana, oğlunun son telefon konuşmalarında, "beni kurtarın, komutan bana taktı.." diye korkular ve çaresizlikler içinde olduğunu dile getiriyor..

Siz olsanız, bu konuşmalardan sonra, oğlunuzun/ kardeşinizin/ eşinizin/ babanızın ölüm haberini alsanız; bunun bir kaza eseri olduğuna dair resmî haber ve izahlara inanır mısınız?

*

Alınız size bir diğer taze haber cinayet haberi daha:

-Şırnak'ın Gömeç ve Güneyce köyleri arasındaki askerî birlikte meydana gelen silah kazası sonucu hayatını kaybettiği bildirilen  Muş'un Varto ilçesinden Çvş. Erol Bingöl"ün yakınları,  "ölümün kaza eseri değil, vurularak öldürülme" şeklinde olduğunu iddia ederek, otopsi raporu kendilerine verilmedikçe cenazeyi teslim almıyacaklarını bildiriyorlar ve Muş Valisi Erdoğan Bektaş, raporun ulaşması için bizzat kendisinin ilgileneceğini taahhüd ederek, cenazenin defnini sağlıyor..

*

Ve böyle, kazaen diye can vermiş ve tutulan resmî tutanaklarla ölüm şekli gizlenmiş, çarpıtılmış kimbilir daha ne cinayetler var ki, onların sesi de çıkmadı, bugüne kadar..

Ama, artık, itiraz sesleri duyulmaya başlandı..

Unutulmamalı ki, Sovyet Rusya"nın Afganistan"daki işgaline son verdiren, sadece Afgan halkının kahraman direnişi değildi; rus analarının, Moskova ve diğer şehirlerde, gelen her askerin cenazesi sonrasında, yüzler, binler- onbinler halinde yaptıkları gösteriler ve o gösterilerdeki, "Biz oğullarımızı, birilerinin topraklarını işgal etsinler ve de, sivil halkları öldürsünler diye yetiştirmemiştik!." şeklindeki itiraz sözleri de olmuştur..

Bu gibi itirazlar, bizim toplumumuzda da, sadece kendi çocuklarımız olduğu zaman değil,  ateş bize dokunmadan da o dile getirilmeye başlanırsa..

İşte o zaman, bu kirli savaşın sona ermesine yardımcı olunabilinir..

Bu değinmelerden sonra gelelim, asıl konumuza..

**

Biz "efendi"lersiz yaşıyamaz mıyız?

 

Geçen hafta, Osmanlı Hanedânı"nın Saray"da doğmuş olan sonuncu torunu Osman Ertuğrul Osmanoğlu Efendi"nin 97 yasında vefatı ve onun İstanbul- Divanyolu"ndaki Sultan makberelerinin bir köşesine defnolunması münasebetiyle, topluma ilginç tablolar yansıdı..

Cenaze merasiminde her cenahtan ferdler ve topluluklar vardı.. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül"ün cenaze merasimine C. Başkanlığı Gn. Sekreteri"ni göndermesi ve yurt dışında bulunan Başbakan"ın 5 Bakan"ının cenaze merasiminde yerini alması çeşitli şekillerde ve özellikle de, "Cumhûriyet"in artık Osmanlı ile barıştığı" şeklinde yorumlandı, tabiatiyle..

*

Önce, bir anekdot:

30 yıl öncelerde, birgün, İstanbul"da, bir yazarın çalışma odasındayım ve daktilo ile bir makale yazmakla meşgulüm..

Odanın kapısı açıktı.. Sözkonusu yazar gelen birileri olduğunu görmüş olmalıydı ki, bir anda‚ "Vayy efendim, sultanım.." diye ayağa kalktı ve kapıya doğru koştu..

Ve, içeri girmekte olan ve girerken  ingilizce "Hello.." (merhaba)"dan başka bir selâmlama ibaresi de telaffuz etmeyen ve kendisinden en az 20 yaş küçük olduğu anlaşılan bir zayıf, ince -uzun boylu açık tenli, sarışınımsı ve mavi gözlü birisinin ellerine sarılıp öpmeye başladı..

Ben gelenin kim olduğunu bilmiyordum.. O yazar büyüğümüzün de kendisinden onlarca yaş küçük birisinin elini öylesine heyecanla ve helecanla öpmesine akıl erdiremedim..

O kişinin kim olduğunu bilmediğime ve benim bulunduğum tarafa  herhangi bir selamlama ibaresiyle atf-ı nazar eylemediğine göre, ben istifimi hiç bozmadım ve ilgisizce yazıma devam ettim..

Ama, zihnimden, bu gelen kişinin, Osmanlı saltanat ve khanedanının uzantılarından birisi olduğunu zihnimde geçirmiştim, hemen..

Yazar büyüğümüz, benim ilgisiz duruşuma biraz da hayret etmiş bir yüz ifadesiyle, "Selâhaddin, efendimiz!... Şehzade Ömer Fâruk Efendi"nin torunu…" gibi bir şeyler söyledi; "Ne duruyorsun, elini öpsene.." der gibi bir hayret ifadeleri arasında..

Ben yine umursamaz bir yüz hattıyla işime devam ettim..

Onlar ise, aralarında, bir tercüman aracılığıyla biraz konuşmaya çalıştılar.. 1920"lerdeki Şehzade Ö. Faruk Efendi"nin torununun hiç türkçe bilmediği  anlaşılıyordu.. (Bunu bir noksanlık olarak değil, onun kendi ailevî köklerine ilgisizlik olarak belirtiyorum..)

Onlar da çay-kahve içip, 10-15 dakikalık bir tevekkuftan sonra ayrıldılar..

Yazar büyüğümüz, bana biraz da kırgın bir yüz ifadesiyle, ilgisiz kalışım dolayısiyle serzenişlerini hissettirmeye çalıştı; "Padişah efendimizin torunları.. Sen ise, en küçük bir saygı ve ilgi göstermedin.." gibi cümlelerle..

Ben ise, konuyu latifeyle geçirmeye çalışmıştım:

"-Ağabey, o Padişah torunuysa, ben de Peygamber torunuyum.. Hz. Âdem Peygamber"in torunu.."

*

Sahi, insanların doğuştan eşit ve hürr olduğuna inandıktan sonra, doğuştan sonra kazanılan sıfatların, unvanların ve birbirine "efendi" olmaya çalışmaların veya birilerini "efendi" kabullenmelerin bir mânası olabilir mi?

 

*

Varlığımızı kimseye borçlu değiliz; Allah tarafından yaratılmışız..

 

Önce, konumuzun anahtar kelimeleri olan Khâliq (Yaratıcı) ve "abd" (kul) kelimeleri üzerinde duralım..

 İnsanlar dünyaya hür olarak gelirler.. Kimse, kimseye köle, kul olarak gel gönderilmez, yalnız Allah"a, Yaratan"a kul olarak gelir.. "Lailaheillallah"  (en ezeli ve ebedî hürriyet / özgürlük manifestosudur.. Bir hadis-i nebevî  "rivayet"indeki gibi, "Qûlu, lailaheillallah , tuflihû.." ("Allah"dan gayri ilah/ tanrı yoktur!" deyiniz,  kurtulunuz..")

Bu kadar sâde ve açık..

İnsan"la Yaratan"ı arasındaki ilişki, "Khâlîq- kul"  ilişkisidir.. Allah"a kul olan, başkasına kul olamaz..

Fâtiha Sûresi"ndeki‚ "iyyake nâ"budi ve iyyake nesta"în.." (yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Sen"den yardım dileriz..) mâna, bu özgürlük manifestosunun bir diğer beyan şeklidir..

*Böyleyken..

Geçmişte, nice padişahlar, hükmettikleri insanlara, "kullarım.." diye hitab eden ve sultan fermanlarında insanlardan kullarım diye bahszetmeyi sultanlık hukukunun vazgeçilmez bir hakkı ve yetkisi olarak gören anlayış, asırlarımızı aldı..

Ve sonra.. öyle bir "kurtuluş" ve "kurtarıcı"ya rastlandı ki, pudişahların kulluk  hitablarındarn daha da pek farklı olmayan ve daha da beter , önceki tarihi silip, sanki yeni baştan bir halk oluşturduğu iddiasıyla, kendisini millete "ata, baba" olarak takdim dayatan ve hayatın, bütünüyle ve onun ilke ve prensiplerine, tasavvurlarına, zannlarına göre şekillendirilmesini şart imiş gibi dayatan bir resmî ideoloji sultasına ulaştık..

Yani, kan soyuna dayanan bir saltanattan kurtulduk derken; ideolojik bir saltanata çattık ki, zihinlerimiz hâlâ da, o ideolojik saltanatın "ikon"laştırılmış isminin fikirleriyle kelepçeli...

*

Osmanoğulları, "Moğol İstilası"nın tarûmar ettiği müslüman coğrafyalarında, hemen bütün yönetimler gibi, Selçuklular"ın da çökmesi sonunda, Selçukluların uzantısı olarak ortaya çıkan onlarca beylikten sadece birisi olan bir sülale olup, o günkü dünya şartlarında ve kurdukları devlete  625 yıl hükmetmiş bir ailedir..

Yanlışıyla, doğrusuyla, bizim geçmiş tarihimizdir..

Bu, saltanat sisteminin teyidi mânasında değildir..

Ama, onu bütünüyle teyid etmek kadar, onu reddetmek de, geçmişimizi de reddetmek olur..  Halbuki, bizim geçmiş asırlarımızın arka planını dolduran bir tarih yönlendirici ailesidir onlar.. Onların doğru veya yanlışlarından alacağımız yığınla dersler vardır..

Esasen tarih de, ders alınmak olmazsa, sadece bir hikayeler yığınına dönüşmez mi?

Hele, "Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövmek.."  bizim şiarımız olamaz.. Elbette geçmişin mefahiri de bize aiddir, yanlışları da.. Geçmişin hatalarına gözlerimizi kapamadan, o mefahiri ve iyileri ileriye taşımakta elbette biri mahzur olmadığı gibi, bu bir gereklilikdir de..

*

Varoluşumuz ve hayatımız konusunda ancak Allah"a sorumluyuz..

 

Bu hatırlamalardan sonra, gelelim, Osman Ertuğrul Osmanoğlu Efendi"nin cenaze töreni etrafındaki tartışmaların en can alıcı noktalarına.. yazılıp çizilenlere..

Önce, cenaze namazını kıldıran Sultan Ahmed Camii  İmamı Emrullah Hatiboğlu dostumuzun, cemaatten "helâllik"  istemek yerine, Osmanoğlu Ertuğrul Efendi"den helallik istememiz gerektiğini söylemesi ve "bugün burada varoluşumuzun sebebi.." diye Osmanoğlu saltanatını temcid etmesi, üzerinde durulması gereken en temel konu olsa gerek..

Emrullah Hoca"nın söylediği medyada geniş şekilde yer alan ve yalanlanmayan ve açıklama da getirilmeyen, "Bizim onlara değil onların bize hakkını helal etmesi gerekir" sözünün, bizi, 80 yıldır, "…. (filan) olmasaydı, biz bugün olmazdık, varlığımızı ona borçluyuz.." gibi laflarla uyutan kemalistlerin sözlerinden, özü itibariyle ne farkı vardır?

Biz varoluşumuzdan dolayı sadece Allah"u Tealâ huzurunda sorumlu değil miyiz?

*

İlgi çekici bir nokta da şu idi...

Her cenaze merasiminde, cenazeden, kemalist ideolojiye bir propaganda imkanı bulmaya  vesile olacak her türlü törende dikkatle bulunan TSK"nın bu cenazede bulunmaması, kemalistliğin belgelenmesi idi, herhalde.. Halbuki, M. Kemal de, Ertuğrul Efendi"nin ilk 10-12 yaşında, Osmanlı saltanat rejimine bağlılık yeminleri eden bir Osmanlı subayı idi..

 

Nitekim Prof. Nevzat Tarhan 28 Eylûl günlü yazısında,  "30 yıllık fiilî askerlik hayatımı gözümün önünden geçirdim. Bir tane askeri kışlaya Fatih"in ismi verilmemişti, bir kışlada Yavuz"un ismi yoktu. Abdulhamid bize "Kızıl Sultan" diye öğretilmişti.

Bu ordunun Osmanlı Sultanlarına hiç mi vefa borcu yoktu? Bir çelenk"i çok görmüşlerdi.. (…) Silahlı kuvvetlerimizin mensublarına tek tek sorsak hepsinin o kalabalıkla aynı hisleri taşıdığından eminim ancak işte halktan kopuk TSK yönetimine bir örnek  böyle oluşmuştu."  diyordu..

Nevzat Tarhan, sözlerinin devamında,  M. Kemal tarafından yapılanları -ismini vermeden-hatırlatmadan edemiyor ve  "Anadolu"da pek çok tarihi şehirde tarihî mezarlıklar ve eserler yok edildi. Gerekçesi de Tek Parti Cumhuriyeti döneminde çıkarılmış olan "Alâmet-i Osmaniye"nin ref"i"ne dair kanun.. Yani, Osmanlı hanedan üyelerini sürüm sürüm süründürmek yetmemiş, hızını alamayanlar Osmanlı"nın  alâmetlerini yok etmeye dair kanun çıkarmışlar.

Tarihçi değilim, fakat Cumhuriyetimizin siyasî ve askerî değil ama en azından sosyal tarihinin âcilen yeniden yazılması gerekiyor.  

Cenazede toplum, artık resmî ideolojinin Osmanlı düşmanlığını çöpe attığını gösterdi. Orgenerallerimiz görmese de.."  diye belirtiyordu görüş ve duygularını..

*

Ertuğrul Efendi"nin vefatı sonrasında ortaya çıkan tablo dolasiyle kaleme alınan yazılardan birisi de Ahmet Hakan"ınki idi.. Hakan, 29 Eylûl tarihli yazısında,  şöyle diyordu, (özetle): 

* 

(Cumhuriyet kurulmasaydı “padişahımız efendimiz” olacak olan Son Osmanlı Şehzadesi Ertuğrul Osman öldü ya...

Herkes öyle bir vecde geldi ki sormayın gitsin.. Hükümetimiz “beş bakan” ile çıkarma yaptı cenazeye... (…) İtkiler ve heyecanlar farklı olsa da burjuvazimiz de orada, baldırı çıplaklarımız da orada... (…) Tarikatçılarımız orada... Mesela hastalık nedeniyle hiçbir yerlere çıkamayan (…) “Mahmud Efendi” bile, (…) müridlerini alıp koştu cenazeye... Muhafazakarlarımız giden tabuta bakıp, “Hey gidi Sultan Hamid'in torunu hey” diye gözyaşı döküyor... (…)

Hadi asalet meraklılarını, soylu düşkünlerini, “Şehzade bilmem ne efendi” ile samimiyet tesis etmeyi marifet sananları, hanedan goygoycularını bir tarafa bırakalım... Onlardan dünyanın her yanında var!

Peki ama dincimize, tarikatçımıza, şeriatçımıza, muhafazakarımıza, baldırı çıplaklarımıza ne oluyor?

Onlar neden bu kadar galeyana geliyorlar? Neden heyecana gark oluyorlar?

Bunun üzerinde durmaya değer...

*

Dincimiz, şeriatçımız, muhafazakarımız, sağcımız zanneder ki: (…) Hanedan mensupları da şeriatçıdır... Hanedan mensupları da “İlây-i kelimetullah” için yanıp tutuşur...

Hanedan mensupları da geceler boyu post üstünde İslam'ın zaferi için dua eder... Hanedan mensupları da Cumhuriyet'in bir toplumsal model olarak benimsediği Batı kültürüne toptan karşıdır... (…) Osmanlı'yı o kadar gözü kara bir şekilde kutsarlar ki, işi saltanatı ve saltanat mensuplarını kutsamaya kadar götürürler..

Oysa acı gerçek şudur:

Cumhuriyet, toplumsal model olarak neyi getirmek istiyor idiyse...

“Hanedan”, çoktan o modele adapte olmuştu...

Yani “Cumhuriyet” ile “Osmanlı Hanedanı” arasında kültürel açıdan bir çelişki yoktur...

Osmanlı'nın son döneminde saray ve üst sınıf hayat tarzı ile cumhuriyetin benimsediği hayat tarzı aynıdır." (…)

Evet, Hakan"ın bu tesbitleri üzerinde durulmalı değil midir, sahi..  

*Hanedan"ın kadın üyeleri, (cenazede bile) niye açık idiler?

28 Eylûl akşamı, CNNTürk"de yayınlanan "tarafsız bölge" proğramında da, konu çeşitli yönleriyle ele alınırken, özellikle "hanedanın kadınlarının bir tanesinin bile başı kapalı değil, mensupları içki içiyor. Laik ve batılı bir hayat tarzını benimsemişler. Dindarların burada işi ne?" yorumlarına cevab vermekte,  Osmanlı üzerine abartılı değerlendirmeleriyle dikkati çeken M. Armağan bile zorlanıyor ve "(Osmanlılar ) Batılı hayat tarzlarına daha önceden sahiplerdi. Ünlü besteci Wagner, Abdülhamid'den opera açılışına gelerek şereflendirmesini istedi. Özellikle Tanzimat"tan sonra Osmanlı Hanedanı karmaşık işe girdiler. İslamla birlikte modern çağın verilerini birlikte yürütmek istediler. Abdülhamid dindar olarak bilinir, ama, bir taraftan da bütün çocuklarına piyano öğretmiştir." diyerek, "modernlik" söylemine teslim oluyordu..

*

E. Aköz ise, 1 Ekim 09 tarihli Sabah"da, "Eski cumhurbaşkanlarının (…)mezarının yerini bilmeyen vatandaşlar, Osmanlı hanedanının en kıdemli üyesi Ertuğrul Osmanoğlu'nun cenaze törenine niye bu kadar ilgi gösterdi?" sorusuna cevab ararken şöyle diyordu, özet olarak : "Osmanlı sevgisi yeni bir olgu değil. Ulusalcılık ve laiklik eksenli kemalizm'e alternatif arayışları hiç bitmedi.
Dine bakışıyla, kapsayıcılığıyla ve kültürel zenginliğiyle Osmanlı birçok kişi için bir model olarak
kaldı.

***

Ama olay bundan ibaret değil. (…) 'ulus-devlet ideolojisi' olan kemalizm bu devirde çalışmıyor. Örneğin, damardan bir kemalist, Avrupa Birliği'ne girmek istemez, Suriye vizesini de kaldırmaz."
*

H.Uluengin
ise 30 Eylûl ve 1 Ekim 09 tarihli Hürriyet"te özetle şunları söylüyordu:

"Farkındasınızdır, epey bir vakitten beri hem ülkemizde, hem de Batı'da ciddi bir “ottomanya” modası hüküm sürüyor. Biri diğerinden, diğeri de birinden “feyz alıyor”.(…)  Nitekim, son olarak Osman Ertuğrul Efendi'nin Cumartesi günkü defn töreni sırasında ortaya çıkan manzara yukarıdaki durumu tamamen doğrular nitelikte bir delil sundu.  (…)

"…seküler cenahın “ottomanya” eğilimi simgesel bir nostaljiyle sınırlı kalırken ve her halükarda da “ottomanizm”e, yani siyasi bir “Osmanlıcılık” yüceltisine dönüşmezken, “asr-ı saadet” misâli, dindar-mütedeyyin kesim bu ekseni öne çıkartıyor.
(…), çok milletli, çok dinli ve çok etnisiteli fakat İslam eksenli bir emperyal devletten yukarıdaki modern ulus–devlete geçişin başka bir örneği ve emsâli yoktu.  

“Türk Devrimi” ancak İslam olmayan modellerin uyarlamasıyla gerçekleşebilirdi.  Ve de hemen diyelim ki, bu eğilim Türkiye'de laik ve dinî olmak üzere ikiye ayrılıyor.   (…)

Kendi meşruiyetini sağlamak için devr-i sabık yaratmakla yükümlü olan her devrim gibi Cumhuriyet de bir öncekini sildi. Zaten silmediği takdirde de o cumhuriyet olamazdı. (…)O halde evet, dün meşrû sayılması gereken tüm yanlışlarına rağmen (…)  imparatorluğumuza reva gördüğümüz reddi mirası aşmak, artık düzelmemiz gereken bu yanlışlardan bir tanesidir."

*

Evet, kemalist/laik rejim 100 yıla yakın zamandır küfretti diye, onların paraleline düşmeden ve keza, Osmanoğlu ailesini de kutsamadan ve sadece zaman değirmeninin hükmünü icra ederken, yaşanılan ibretli tablolardan ders almak için, bu birkaç küçük kesitle yetinelim..

haksözhaber

Bu yazı toplam 2102 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Tevhid Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0000 000 00 00 | Faks : haber@tevhidhaber.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim